TÜM ŞAİRLER KENDİ CİNSİYETİNE DÖNEBİLİRLER ARTIK

Her  üründe olduğu gibi şiirin de bir alt betiği vardır.. Kendi içinde öyküsünü kurar  ve anlatır. En ince ayrıntısıyla ve en yalın (öyküsel dil ise, fondadır ). Şiirle evlilik, onunla buluştuğun/uz, onu çalıştığın/ız noktada, onunla boyut değiştirmektir. Sizi sözcüklerle tanıştıran o enerji şiirin büyüsüyle ilgilidir.Ya da  ilgilendiğiniz sanatın büyüsü ile. Şiir, şairinin içsel serüvenin de yolunu buluyor ve nasıl şekil alacağına da kendisi karar veriyor. Şairin onunla oynaması kadar, şiirin şairi yönlendirmesi de doğal. Daha sorası” şairin şiirine yabancılaşması” bir okur olması sürecidir. Neyi nasıl düşünüyor ve hayata nasıl geçiriyorsak aynada kendimizi  öyle buluyoruz. Bu bakış, bakmak değil de görmekle ilgili ise, daha fazlasını gerçekleştirmek mümkün.

Öyleyse  yaşamda şirin bir karşılığı olmayabilir mi ? Şiirin bir iktidar alanı yarattığını ve kişinin kendini gerçekleştirdiği iç merkezi, içevi olduğunu düşünürsek, o zaman bir insanın kendi ihtilalini yaratan şiirin hayatta bir karşılığı olmayışından söz edilmemeli. Belki birebir karşılığı olmadığından ya da ekonomik anlamda var olmayan karşılığından söz etmek mümkün diye bir yanıt verilebilir.. Ayrıca yaşamda emek verilen hangi düşüncenin, yapılan işin ve beklentinin karşılığı var ki ! Yüzyıllarca şairin / şiirin örgütleyici yanından, kendini fark ettirme özelliğinden ve geleceğe ilişkin tespitleri yapabilme yetisinden korkulmuş, bu yüzden dışlanmaya çalışılmıştır. Eğer bir işlevi  ve karşılığı yoksa neden  zorlu bir serüven yaşadı şair ve şiir ?

Yaşamdaki karşılığını bulması ise ; var olan tekil ya da çoğul beklentilerle ne kadar örtüştüğüyle de ilgili. Ya da yaşamı nasıl içselleştirdiğinizle.  İşte bu yüzden; herkesçe bilinen muhalif yanıyla arkada kalmayı sevmeyen şiir, üstü örtüldükçe bunu lehine çeviren bir nergis kadar direngen oluyor.. Yaşanılan olumsuzluklar karşısında yapılabilecek bir şeyler var. Ve şiir kendi evrenini, kendi varoluş nedenini işaret etmekle kalmayıp gösteriyor. Başka iktidarları tanıması, onun bu kararlılığını  mücadeleden yana, ama hep bir güzellik için kullanmasını sağlıyor. Sırası gelmişken L. Aragon’dan “şiir sanatı, çirkini güzele dönüştürmenin simyasıdır ” cümlesini hatırlatmak isterim. Şiirin,  sağladıkları için de sarsıcı ve yıkıcı yanıyla önde durması bir gereklilik. .Öte yandan bu özellikleriyle şiirde kendi iktidar sahasını oluşturmuyor mu, bir kazanım için eşit şartlarda olmak gerekmez mi,  gibi  soruları  sormak da mümkün.

Şiirde  güzellik  ve yıkım ; duruş açısından ne kadar uzaksa, sonuç açısından da birbiriyle o kadar ilişkili. Ortaya çıkarılan her doğru üretim deneyimlerin ürünü olmaktan ileri giderek  somut olana varıyor. Bu varış öncesinde kötünün ve iyinin  karşıtlığı tartışılmış ve yanıt bulunmuş olsa da evren sürdükçe ikisinin tezatlığı devam edecektir, etmelidir de. Şiir, çelişkilerin, hesaplaşmaların söylendiği arenadır denilebilir, ancak çözüm anlamında bir görev yüklemek haksızlıktır.  İçsel bakışın sorgulanmasına ya da tavrın  açığa çıkmasına olanak verir.

Bunlarla birlikte şiir (ister bireysel , ister toplumcu – gerçekçi olsun) üreticisinin kaleminden çıktığı ve okuyucusuyla buluştuğu andan itibaren de toplumsal bir yapının içinde yerini alır. Bir anda okuyucu üzerinde olağanüstü değişiklikler yaratmayabilir ancak onun kendi serüvenini başlatmasını sağlar. Kişisel gelişim ve toplumsal dönüşüm de bir uyarıcıdır çünkü. Bunların da ( zamanla)  toplumsal bir  tepkiyi oluşturabileceğini düşünürsek şiirin işlevi hiç de yabana atılacak gibi değildir. Hem okuyucu, hem de şair için.

Bu farklılığı yaratan şair ve şiir,  kendi yaralarını da iyileştirebilir. Belirlediği yöntemlerle, yetkinliğiyle ve kendini bağışlayarak. Ki bu bağışlama birçok şairin kendi ekseninde kayıp oluşlarını  yeniden var edebilmesi anlamına gelecektir. Bu var oluşta sınırlarınızı zorlayansa ambarınızda sahip olduklarınız, değerleriniz ve bunların sanatsal bir ürün olarak şekil alması sürecidir. Kaldı ki şiirin ‘derdi’  heves olmadığı gibi,  evrende var olan tüm canlı ve cansız varlıklar için hayatta kalmaktır amacı. Şair  bu amacın gerçekleşmesi için bir aracıdır. Doğanın ona sunduğu güç ve sanat ruhuyla. ..

Şiirin hayat bulması, dingin ya da hiperaktif ruh halinizin tavana vurmasına, isimsiz bir çocuğun size gülümsemesine işarettir. Ne kadar süreceği belli olmayan bu bekleyiş sizi, yorgun, ama bir o kadarda mutlu edinceye kadar devam edecektir. Bu noktada bütün erkek şairler kadın, kadın şairlerde erildir. Şair ve şiir ilişkisindeki bu önemli birliktelik evrensel bir dil içindir. Kendini anlatan  şiir için susma zamanı .

Şimdi tüm şairler kendi cinsiyetine dönebilirler artık

 

Aydanur Saraç

nisan 2002 / Kırşehir

 

Reklamlar

Ayşe Kaygusuz “mesafeler” kitabı söyleşisi

 

Sevgili Aydanur  uzun zamandan sonra ikinci şiir kitabın “mesafaler” çıktı. Şiir emekçisi ve şiiri yaşam biçimi olarak benimseyen biri için on yıl çok uzun değil mi ?

Oldukça uzundu, ama imkânsız değildi. Bunun nedenleri vardı elbette, birincisi yayınlatma fobisi olan biriyim, ancak bu sürede konuya ilişkin daha rahat düşünmeyi öğrenirim diye umuyordum  ancak eşim ve Sevgili Cennet zorlamasaydı bu kitap çıkar mıydı bilmiyorum, demek ki bu anlamda on yıl çok işe yaramamış (gülüyor),  ikincisi şiirlerimin değişmesi ve de gelişmesi gerekiyordu, sanırım bu uzunca süre aksayan yan için yeterli geldi ancak daha iyisi/iyileri olduğunu biliyorum ve bundan da büyük keyif alıyorum ama bu da şu anlama geliyor aynı zamanda; çalışmadan yeni bir ses yaratmak mümkün değil. Yoksa kendini tekrar etmeden öteye gidilemiyor.

Sanırım Cennet Bilek’le aynı yayınevinden çıktı kitaplarınız, sınırsız’dan…

Evet, güzel arkadaşımla aynı yerden çıkarma fikri çok heyecan yarattı, ikna olma nedenlerimden biri de bu.

“mesafeler” kitabı biçimiyle, zarif albenili bir kitap olmuş bunu belirteyim. Şiirler iç ses ağırlıklı, yani çekici bir ruhu var…

Böyle bir duygu bırakmış olması güzel elbette, kapak çalışması Sevgili arkadaşım Leyla Kılıç ‘a ve diğer teknik çalışmalar da Sevgili Serkan Akkuş ve Sevgili Esen Rüzgar’a ait. Başarılı bir iş çıkardılar sağ olsunlar.

Evet iç sesi olan ama okunması zor şiirler,  genelde kendiyle konuşan şiirlerdir. Öyle gürüldeyen, yüksek sesle bağıran şiirler olmadı hiç. Alt perdeden konuşurlar. O nedenle sevgili okuyucumun/okuyucularımın sesli okumasını zorlaştırmış olabilir bu durum. Ama etkinlikte, sevgili şair/im Emel Güz’ün muhteşem söyleyişine sen de tanıklık ettin.

Şiirlerini çok beğenen iyi bir okurun “Şiirdeki metaforlar mükemmel kullanılmış. Tek kelimeyle harika ama metaforu metafora katması, okuyucunun şiiri anlamasını zorlaştırmış”  demekte bu görüşe katılıyor musun?

“metaforu metafora katmak” derken acaba çok yaygın bir kullanım mıdır kast edilen, yoksa “mükemmel” bir kullanım okuma kolaylığı da sağlamalı. Bu görüşün kendi içinde bir çelişkisi olduğunu belirtmek isterim. Ama yine de şiirime bir eleştiri olarak alıyorum bu cümleyi ve not düşüyorum elbette. Öte yandan şiirlerimde imgeyi ve anlam aktarımlarının öğesi olan metaforu, eğretilemeyi ve benzetmeyi kullanan biriyim. Ve bu bahsedilen bilinçli kullanım kitabın bütününde vardır ve bana göre şiirin kendisi çok metaforik bir sanat dalıdır. Ve de Platon ve Aristo’dan günümüze şiir de özellikle metafor kullanılır, tartışılır ve de ilgi çeker. Bunu bir kat daha abartmış olabilir miyim şiirlerim de bana abartılmış gibi gelmiyor, belki de – kitap yeni olduğu için-şiirime uzaktan bakmayı henüz beceremiyorumdur.

Tiyatro ve fotoğrafla ilgilendiğini biliyoruz. Şiirle tiyatro arasındaki bağlantı nedir? Şiirdeki iç sesi fotoğraf ve tiyatro için söyleyebilir misin? Ya da fotoğraf ve tiyatro için iç ses nedir?

Tiyatro bir zamanlar çok isteyerek ve de heyecanla içinde yer aldığım bir uğraştı. Tamamen üniversite öğrencileriyle çalıştığımız için okul bitince grup da dağılınca aktif olarak bitti bu iş. Ama tiyatroyla olan ilgim izleyici koltuğunda devam ediyor, laf aramız da böyle daha iyi. Tiyatro ve şiir, çok eski geçmişi olan iki ayrı sanat dalı. Her ikisinin de ortak yanı yazılı sanatlar olması elbette, ünlü filozof Sokrates izleyicilerini hem tiyatral hem de şiirsel sunumuyla büyülemiştir mesela. Bu da sözün ve sesin, vurgunun yarattığı güce götürüyor bizi.

Tiyatro eserlerinin bazılarında mesela;  Shakspeare’in Romeo ve Juliet’in de, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın örneğin şu sözlerin de “Biz gölgeler, kusur işlediysek eğer, Şöyle düşünün ve bizi hoşgörün: Bu hayaller görünürken sahnemizde, Siz de biraz kestirdiniz yerinizde.” böyledir. Aklıma gelen diğer bir oyun da Cyrano de Bergerac’dır. 3 saatlik muhteşem performans da müzikal olmasının dışında şiirdir. Daha fazla anlatmaya gerek var mı bilmiyorum.

Ah evet! fotoğraf ve tiyatro da iç ses, şiirin bıraktığı sesle aynı mıdır demiştin sanırım.

Evet hemen hemen böyle Aydanur’cuğum.

Ama ben son iki sorunun cevabını birlikte vermek istiyorum, çünkü grift bir ilişki, bir ortaklık görüyorum her iki soruda. Üç sanat dalı da o duyguyu, heyecanı hissetme anlamında birbirinden çok da uzağa düşmüyorlar bence. Asl’olan bireyin yaratma güdüsünde, durumu nasıl anlamlandırdığı ve bu anlamlandırmadan aldığı hazdır. Tüm sanat dalları varoluşsal bir inancın parçasıdır. Kendin olma ve de kendini gerçekleştirme için bir araçtır. En fazla ilk yaratı “kendin olma” sürecinde biriciktir, sonrakiler bu sürecin devamında hava kadar gereklidir, bireyin kendi hayatına hizmet eder çünkü. Her farklı oyun, her farklı fotoğraf bireyin kendini gerçekleştirme ritüelinde bir rütini de kırar.

Her üç sanat dalı için –kendi hayatıma ilişkin- şunu söyleyebilirim  kişisel yolculuğuma büyük katkısı oldu. Görme, hissetme ve bunu söze dönüştürme ilişkisini daha iyi kavramamı sağladı. Örneğin insan ilişkilerinde dönüştürme becerimi fazlasıyla zenginleştirdi. Bu bile tek başına şiirin kendisidir, fotoğrafın ve oyunun.

Sevgili Aydanur toplumsal duyarlılığı olan, insani değerlere sahip bir insansın. Buna karşın şiirlerinde toplumsal olaylar işlenmemiş. Bu konuda ne söylersin?

Kendimi mutlu etmenin bir yolu bu, iyi insan olurken hayata izler bırakma gayretini değer olarak algılıyorum ve geçmişten bana aktarılan,  kalan bir miras gibi görüyorum. Bu anlamda kırmadan dökmeden yaşanılabilir bir dünya yaratma uğraşım olmazsa olmazlarım arasındadır. Bunun dışında sağır ve kör değilim, benim de bir duruşum var ve bu şiirlerime girmiştir.

Toplumsal olayların şiirlere yansıması şairin kendi söylem dili ile ilintilidir bana kalırsa, kendi şiir algısıyla. Her şair kendi diliyle inancını, inançsızlığını yazar aslında, “Cezayir menekşesi” şiiri bir Halepçe şiiridir,  ölüm getiren o güzelim elma kokusunu anlatır.

Bu ülkenin en temel sorunlarından biri kadının ötekileştirilmesidir, katledilmesidir. Bu mesele topluma dair değildir diyebilir miyiz? İnkâr şiiri bir kendini ret etme şiiridir, ayıp şiiri bir tecavüz şiiridir, inanç şiiri insanın inanarak da öldürebileceğinin şiiridir…

Cemal Süreyya bir aşk şairi olarak bilinmesine rağmen “Kan Var Bütün Kelimelerin Altında” ve “Afrika Hariç değil” şiirlerini nereye koyacağız. Ya da “Hukümet” hiciv şiiridir, “Kısa Türkiye Tarihi “ mesela… Ve yine aynı şair şöyle düşünmektedir ”Şiir dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle «yeri ve formülü» bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat? Vardır böyle bir hayat. Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat.

Şimdi, hepimiz hala yukarıda şairin söyledikleriyle aynı duyguları hissediyoruz, ama benden bir nazım şiiri çıkar mı çıkmaz, çıkarsa da zorlama olur zaten.

Dergiler yazılı arşivler olduğu için sormak istiyorum;  Aydanur Saraç kimdir?

O halde klasik bir özgeçmiş vereyim.

Artvin’in-Ardanuç’da 1968 yılında doğdum. İlk ve orta öğrenimini çeşitli illerde tamamladım. Atatürk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümünü bitirdim.

 

Damar, Papirüs, Kavram Karmaşa, Kıyı, Bahçe, Agora, Kum, Akköy, Ağır ol bay düzyazı, Beşparmak, Çıkın, Kül, Paspatur, Güzel Yazılar, Şiir Ülkesi, Öteki-siz, Çalı, Değirmen, (online dergiler; Yaprak, Anafilya, Mavi Ada, Cafrande, Gerçek Edebiyat) Tay, İle, Nikbinlik, Deliler Teknesi, Sincan İstasyonu, Zalifre, Ay Dili, Thmolos Edebiyat  ve Şair Dağın Doruğunda Seçkisi’nde  şiiri, bir çoğunda yazılarım ve denemelerimle yer aldım, Damar ve Deliler Teknesi Dergileri’ne omuz verdim, halen Akköy Dergisi’nin temsilciliğini sürdürmekteyim.

Sonra Güller Kırmızı, (2003) Kum,  mesafeler (2013) Sınırsız yayınlarından çıkan iki şiir kitabım var.

 

Ve hayat ve hayata yansıyan yüzler beni çok ilgilendirmektedir.

 

Sana ve dergi emekçilerine çok teşekkür ederim sevgili Ayşe.

MESAFELER Ahmet Günbaş

Mesafeler Aydanur Saraç, Sınırsız-Şiir, 1.basım, Mayıs 2013,

İlk kez Sonra Güller Kırmızı’yla (2003) görünmüştü şiir âleminde Aydanur Saraç. On yıl sonrasında Mesafeler kitabı geldi. Her iki yapıt arasındaki şiirsel mesafeyi ölçmeye kalkıştığımda, şiirin daha incelikli bir hale geldiğini söyleyebilirim. Şiirin içine girmek boşluğun içine girmek gibi bir şey!.. Şiir de boşluk da gizemini koruyor sürekli.

Biraz da tehlikeli bir yolculuk boşlukla oynamak!.. Uçurum kıyısı bir yolculuk!.. Kendi boşluğunu ölçmekse daha zor, daha keskin dönemeçlerle dolu…  Kolay değil, ayıplar yasaklar dünyasında kadınlık acılarının nerede başlayıp nerede bittiği?.. Aşağı yukarı bir yaşam yarası bu! Ölçüye de vurulamaz pek:

“yitiriyor eğrisini akşam,                                                                                                        aşkın gölgesinde kayıyor yakamoz                                                                                         söyle hangi dilbaz iyileştirir,                                                                                                               hayatın kendisiyse yara” (s:11)

Demek ki yaşamı yara haline getirmişiz tümüyle! Böyle bir ortamda yaşar gibi yapmanın ne önemi var? İki de bir yara anımsatmaz mı kendini? Sonra uzun bir tarihtir bu yara bere içinde… Evet, kadınların tarihini ayrıca yazmalı. Yazmalı ki kimi ayrıntılar daha iyi gelsin dile. Şair de onu mu işaret ediyor, ne?..  Asırlar öncesinden seslendiğine göre:

“anne bildim kendimi kırılan ellerimi                                                                                     öptüm, asırlar öncesinden baktım                                                                                             kendime, o taşın ağırlığında                                                                                                            bir yüktüm dünyaya,                                                                                                                             o taşın altında yara” (s:15)

‘Taş’ sözcüğü çok geçiyor şiirlerde nedense!..  Örneğin, “bugün ağır bir taş gibiyim” (s:20) deniyor bir başka şiirde. Duyguların kıstırılmışlığı böyle olsa gerek…

Sonra Ayna’daki o büyük kırılmaya geliyoruz. Onun da ilk dizesi ‘taş’ sözcüğünü barındırıyor. Aşkla eşdeğer ‘çok yüzlü bir ayna’ dır bu, bir avuç cam kırığı gibi kırılıveren:

“çok yüzlü ayna öldü ve yağmur koca bir                                                                                gürültüdür ayrılık için” (s:18)

Asıl boşluk bundan sonra başlıyor. İlk deneyimden sonraki mutsuzluk ölçümünde kendiyle başkaları arasındaki mesafeleri de duyumsuyor kadın. Yaşayıp görmek ve sonunda yine büyük yalnızlığına çekilmek!..  “Bir tümörün ölümü yatmasıdır / ki rengim artık siyah” (s:21) itirafı ölüm halini andırıyor sanki! O mesafe ki insanlardan, karşı cinslerden geçilerek yaşamla arasına bir duvar çekmiştir. Çok yüzlü aynanın kırılması, renkleri, sesleri de alıp götürmüştür. Toplamında çok yüzlü bir ölümden söz edilebilir. Kişilik yarasında sonrasında süregiden oyunun artık gerçek ilişkiyle ilgisi yoktur. Şair bunu, “aynı replikleri olan benzer oyunlar / oynuyor kadınlar, önce kırılgan bebek / oluyorlar az sonra çocuk, sonrası / hizmete giren incelikler” (s:22) şeklinde ifade ediyor. Aşk oyunuyla edilgenliği yan yana koyarak… Farkındalıksa bambaşka bir şeydir. Kadının varlığı, insani tanımı orada başlar. “boyu uzun, boynu uzun bir kadın” (s:25) olmanın bilinen güzellik ölçütleri daha içseldir. Cinselliğin keşfi kadar her konuda yaşama yabancılaşmanın kırılmasıyla ortaya çıkar kadının özgürlüğü. Çıkar çıkmasına da, erkeğin bunu nasıl gördüğü ve karşıladığı önemlidir. Bu noktadan hareketle İçsel Konuşmalar’da yer alan ıslak duygular, tek yönlü bir sevişme çağrısı değildir. Şu işe bakınız ki kadın, hep içsel konuşmalarla açıklar duygularını. Sesli düşünmek ya da yüksek perdeden konuşmak alışkanlıkları arasında yer almaz. Ayıplı/yasaklı geleneksellik kapıları baştan kapamıştır kadının kendini açıklamasına. Issızlığında çabaladığı oranda var ya da yoktur. Taş Toplayan Kadın’ndaki ketumluk aynı şeydir hemen hemen! Kum falına, mehtaplı gecelere yüklemiştir tüm özlemini.

Ancak şair, böylesine durgunluğun izdüşümüyle pek oyalanmaz. Çağdaş bilinç ağrısıyla bireysele taşır kadının yalnızlığını. Boşluğu da gösterdiği yalnızlığın ipuçlarından okumaya çalışırız. Örneğin, “içi çürüyen Frida’yım şimdi” (s:39) dizesinin derinliği hayli fazladır. Özgür kadın eyleminin sembollerinden biri olan Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo, çocukluğunda felç geçirmiş, aynı zamanda ressam eşi tarafından aldatılmış, uğradığı bir kaza sonucu yatalak kalmış, son yıllarında ise  bacağının birisini yitirmiştir.. ‘Acının Ressamı’ adıyla da anılan Frida, Picasso’nun da büyük hayranlık duyduğu bir ‘oto portre’ ressamıdır. Her türlü acıyı resimle onarmaya çalıştığı söylenir. Gelin görün ki bozulan sağlığı ile birlikte düştüğü çıkmazlar onu erken bir ölüme sürüklemiştir denebilir. Firida’nın çırpınışları, bir yerde modern kadının çırpınışları sayılır.  Fridaca çürümek ise bu açıdan oldukça anlamlıdır! Zaten Yarım İçin başlıklı şiiri incelediğimizde, ‘derinliğe ulaşmak’ gibi bir sorunla karşı karşıya kalırız ki, yol da yolculuk da değişik boyutlar kazanır:

“ay yanığı masallara gebe olsa ne çıkar,                                                                                 narlı bir yara değil midir dilimi yoklayan                                                                                    hatırımda kalan izbe bir yüz                                                                                              geç kıblesinden sözlerin, derdime                                                                                           dermansın, derinliğime inmez bu yol” (s:36)

Bastırılmışlığın acısını her alanda duyumsayan kadının, “bir ölü dili” edinmesi gayet normaldir. Çünkü Öp İçin’deki çağrısı bile solgundur. Doğrusu “kaç yolu vardır gel demenin” (s:49) sorusu bile zül gelir ona. Yanıtı bilinsin ister. Böyle bir solgunlukta aşkın siyahî kırıklığı pek şaşırtmaz kimseyi:

“kör bir saate eğdim başımı,                                                                                                    evlerim ışıkları kadar solgundum                                                                                               durup eşik başında saydım,                                                                                                                        aşk kırık bir siyahtır çünkü                                                                                                            kendim gibi sevdim” (s:48)

Bu öyle bir çıkmazdır ki, kadın kendini onarmayı yine kendine kalmakta bulur. “kapatın üstümü usulca iyileşeyim” (s:50) isteği, yeterli işarettir yöntem belirlemede. Ancak kendine kalmanın da riskleri vardır. O bir türlü alışamadığı her aşk oyunu bir intihar denemesi sanki.  Vurulduğunu belli etmeden aynı yerden vurmaya çalışır kırılgan hevesini:

ne kadar vurabilir insan aynı                                                                                                yerinden kendini                                                                                                                elimi bırakmış aşk, tek kişilik                                                                                                            bir oyuna vedayım artık” (s:43)

Sonra bir söylenceye karışır gibi varlığına uçuk harflerle yer açar. Solgundur her şey ve kırık döküktür. Mesafesi de solgundur bu adı yok zamanın. “hızla geçiyor zaman / birikmiş suya / benziyorum / tortulaşmış taşa / çerçöp hepsi buramda / uyuyup uyandığım / sarıldığım yara / buramda / bir eli bende diğeri / rüzgârdadır aşkın/ anlatmaz kendini” (s:55) derken, yine bir ‘taş’   sözcüğü, eski bir gezegeni anımsatırcasına ıslaklığından süzülerek yerleşir can evine.

Mesafeler neyi özetler, derseniz; sonsöze benzer uyarıcı küçük bir şiire dönelim yüzümüzü:

“bırak /  inceliğimi / bölmesin / hançerin /  aşkı öldürme” (s:62)

 

Yazan: AHMET GÜNBAŞ

Kıvrılarak İçine Dönen Söz ve Anlam: Aydanur Saraç’ın “Mesafeler”i

1997 yılından itibaren farklı edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanan Aydanur Saraç’ın 2003 yılında “sonra güller kırmızı” ile başlayan şiir serüveni şairin ikinci kitabı: “Mesafeler” ile devam ediyor.

Bir dönem tiyatroyla ilgilenen şair, aynı zamanda tutkuya dönüşen ilgiyle eski kapıları ve damlaları ölümsüz kılmak için fotoğraflamış.
Hayattan daha fazla yansımaları ile ilgili.
Boşluğu tasarımın ana ögelerinden sayanlardan. Kitabın epigrafı da bunun kanıtı: “en büyük yanılgıdır bir boşluğa inanmak / yine de inanır insan”.

Kitabın temel izleklerinden olan hüzün, ayrılık ve yalnızlık erotizm ile taçlanır. Mecazlara boğmadan eşyayı adıyla çağıranlardan Aydanur. Ayıp adlı şiirlerinde “arınsın günahtan dudakların diye, tüm yalanlarını bağışlayacak geceye / geceye bak çıkarmış dantelasını / mahrem yerimden öpüyor beni” (s.9) derken de sakınmaz sözlerini.
Hayat “göğüslerinden çekiştiren çocuğa” benzer. Unutabilmenin erdemine dikkat çeker aynı şiirinde:
“bu yara iyileşmez / sen unutmazsan eğer”.

Ayrılığın sesine rengine dikkat çeker.
Sabah yeli ile dalda eriyen çiğe, düşen damla ile yenilenen aşka dikkat çeker. (Satır, s.12)

“Akan kordur, sardunya
kokulu aşk” (İç, s.13)

“bir sırrı taşır gibi
geçerken ayak izlerinden” (İç, s.14)

sisli odalardan bakar hayata

“…geçer gibi yangının, bu acı
ellerinden kalan mühürse
varsın kanasın içim” (İç, s.14)

içimizdeki nar için yeni masallar anlatanlardan…

Ayın eşiğinden geçip arsız rüzgârlarla boğuşarak kuruyor şiirini…

Düş evrenindeki her ev ancak hüzünlü bahçesiyle anılmaya değerdir onun için.

Şiirleri, çok yüzlü bir ayna tutar hayata, kayıtsız kalamayacağımız duyarlılıklara…

“…uzun bir yola bakar gibi… ustalık işidir yaşamak” (İnanç, s.20)

“…ki pas demeniz incelikler ânı,
varım deseydi eliniz bu kumar
hiç bitmeyecekti…” (mesafeler, s. 21)

“…en çok gündüzleri bakmalı suya,
mesafeler dar sokak gibi uzamamalı…” (mesafeler, s. 21)

“… dilimin öpüşteki hissizliği bu yüzden…” (inkâr, s. 22)

Kadınlığın hizmete koşulan inceliklere indirgenmesine karşı çıkanlardan…

“…bilin ve sırrımı ilkel yanıma verin” diyor Bulutlu gece’de…
“içi çürüyen çınarın tözü”ne dikkat çekerek

Umudu her ne pahasına olursa olsun yitirmeyenlerden…
“bu yüzden içim bulutun yağmura
durmasıdır, bir taşın diğerine
durmasıdır,
bir böceğin diğerine,”

Hep bir yalnızlık izleğiyle anılacak olan “sahradan” (s.24) adlı şiirinde, gecenin gergefine takılmış kara bir elmas gibi yanan ateşe yüzünü dönenlerin şiirini yazıyor
Ona göre aslında başka baharlar ve yorgun sulara yapılan uzun bir yolculuktur şiir. Sözcüklerin günebakan gibi size dönen boyutunu, dizelerin iç dünyanıza yapılan kesintisiz yolculuğunun şiirini yazar.

“başka baharlara çıkmalısın
venüs tepesine çıkartmalısın
indirmelisin ıslak mevsimlere
kendini, usul usul
bu sular yorulmalıdır artık” (içsel konuşmalar, s. 25)

Karanlığın kendimize yaptığımız en yalın ve çıplak yolculuğa yol açtığını, sıcağı ve soğuğu da bu yüzden sevmemiz gerektiğini dile getiren bilge bir deyişle karşı karşıya kalırsınız:

“… parmak uçlarında oynaşan
serçeyi sevdi,
sıcağı soğuğu sevdi
ve dervişten öğrendi
karanlığı” (kış uykusu, s.28)

zaman hızla geçiyorken biriken suyun sadeliği kadar yalın bir hayatın izini sürenlerden:

“hızla geçiyor zaman,
biriken suya benziyorum,
savrulan kuma,” (giderken, s. 29)

“bitirilmiş bir çağ”ın sözcüsüdür, akıp giden hayatın… “…öznelerin önemi yok, yoruldum dindirmekten ağrımı bırak, içimde ne varsa taşsın bir yaprağın en olmadık kıvrımından sürmesi gibi…” “eski esriklik, s. 32)

Çalınmış harflerle yazılan öykülerin takipçisi.

“Frida için” adlı şiirinin şu dizeleri de kanıtlıyor ki en temel izleklerden biri olan çocukluk Aydanur için de onsuz olunamayan kaynaklardandır:

“… çocuk olmalıydım, döndüğümde
bulmalıydım kendimi,”

Bütün anlatma çabalarına karşın gizemi yine de korur. “kendini saklayan içdeniz”dir, farkında olunmadan “içinden geçilen ayna”(nar için, s.40).

“İçinde bitmez bir kokunun”, yanlış zamanda açılan aldanmış, savunmasız erik çiçeklerinin sözcüsü. (anlam için, s. 41).

Sözcüğün bütün anlamlarıyla şiddeti öteki’ne değil de kendine yönelten insanların derin sabrına ve direnme gücüne dikkat çekiyor:
“… ne kadar vurabilir insan aynı
yerinden kendini…” (lâl ve şarap için, s.43)

Şiirlerinde yer yer aşk döner kırık bir siyaha… Dışa değil, içe dönük, içsel olanın derinliğine ve gizemine…

“…ancak bir orman
gömer uğultusunu içine…” (öp için, s. 49)

Gürültünün değil sessizliğin yanında, sessizliğe bakmanın öğrenilebileceğine inananlardan… Zaman zaman içinden bir çölün tüm sertliği geçenlerden… kalp ağrısının sisi anımsattığı zamanlardan haberdar. Yüzünü yağmur sonrası avluların serinliğine dönenlerden… (aşk için, s. 52).

Doğanın onsuz olunamayan bir parçası gibi:
“… birikmiş suya
benziyorum
tortulaşmış taşa…” (zaman için, s. 55)

“kilitlenmiş göğüs kafesi”yle hayata katılanlardan, “göğüs uçlarında kim bilir kaç parmak izi” (sen izi, s. 57) hatta “göz izi” (incinme için, s. 58).

Bazı yolculuklar bitsin istemezsiniz, bazı filmler sizi koltuğa yapıştırır, bazı tatlar damakta kalsın diye uzun sürer fasıl, adından itibaren öyküsüne birinci elden tanıklık ettiğim “mesafeler”i okuyup okutunuz…

Yitireceğiniz zamana değecek.

Yazan: Celal İnal

 

UZAKLARI YAKIN EDEN ŞAİR

Şairin daha önce yayımlanmış “ Sonra Güller Kırmızı” kitabı 2003 yılında Kum Yayınevi tarafından basıldı. On yıl aradan sonra ise şairin ikinci kitabı “Mesafeler” okuyucusuyla buluştu. Geçirilmiş bu süreç bir şair için kazanım da olabilir bir kaybediş de. Ancak “iyi ki de bu kadar süre beklenmiş” diyebileceğim şiirlerle karşılaşmak beni mutlu ediyor.

en büyük yanılgıdır bir boşluğa inanmak / yine de inanır insan (s:7)

Ben en çok insan ilişkilerinde yaşarım bu yokluğu, bu gidişi, bu vedayı bazen çaresizliği, yine de boşluklarını inandığı doğrularla dolduran bir özne var karşımda, yalnızlıklarını kendi bildiği bir dille iyileştiren bir ruh geziniyor şairin şiirlerinde.

sabrını verecek ateşlerden kurtulmuş mesih,

arınsın günahtan dudakların diye, tüm yalanlarını bağışlayacak geceye

Yoğun bir şiir diye nitelendirdiğim dizelere; öğrendikleriyle düşündükleriyle yaşamı çok iyi anlayarak yürümüş Saraç ve şiire. Karanlıkların dokunduğu anları, kendi döngüsünde kaybolmadan akabileceği  yolculukları kestirebilmiştir şair. “Bu akşam görkeminin eşiğindeyim” diyen Furuğ Ferruhzad’ın dizelerini hatırlattır şairin şu dizeleri geceye bak çıkarmış dantelâsını / en mahrem yerimden öpüyor beni

 

Kitap iki bölümden oluşmakta, ilk bölüm geçerken; tam da birilerin hayatından geçerken dokunduklarımız, ya da tutunamadıklarımızı anlatan şiirler var, ilerleyen bölümlerinde isimleriyle örtüşmüş kısa şiirler çoğunlukta, “Yüzler için” bölümünde: sanrılar büyütüyorum köprüde / sınıyorum kendimi, bir cevabım yok (s: 35) diyor şair ve okuyucuyu da kendi hayatına yönelik bir sorgulamaya itiyor.

Zaman zaman bizi içine alan sabit fikirler olasıdır. Beki de şairlerin küçücük biriktirmeleridir o’anlar, yaşamın içinden sızmayı sağlayan.

ağırlaşmış saçlarımda birikiyor alevin / bırak bu öykü de böyle olsunliş

Bu dizelerini, hayat arkadaşı Vural’a ithaf ediyor. Lirik dizelerden aşkın kızılına biraz serzenişle uzanıyor şair, dil evreninde.

terzi kumaştan biçiyor beni / acıyor muyum, kanıyor muyum bilmiyorum, beni benle dikmeliydi oysa / bir ben daha ister miyim sormalıydı

Bazen dizeler alıp götürür bizi, kendi etrafımızda dönüp durmaya. Şairin dizeleri “ben” merkezinde duruyor, o korkuyu duyumsatıyor acıyan yerinden. Diğer taraftan içselleştirilmiş bir şiirin toplumcu bir şiire evirildiğini fark ediyorsunuz. Modern şiirin özelliklerinden biri de, duyguları bütün karışıklığı ile ifade etmektir aslında. Şair zaman zaman bu teferruatta dağılıyor görünse de bir oyundan çıkar gibi şiirlerinde yolunu buluyor. Derin dehlizlere girip çıkıyor Saraç dizeleriyle, düşündürüyor ve başka anlamlar üretmeye sevk ediyor okuyucuyu. “Mesafeler” okunmalı.

 

Dergilerde şiirlerini,  kitaplar üzerine yazılarını, denemelerini okuduğum şair, “Kum”, “Damar” “Deliler Teknesi” ve Akköy Edebiyat dergilerinin bir zamanlar içinde yer almış, halen; “Akköy” Dergisi’nin Ankara temsilciğini sürdürmekte ve “hayata yansıyan yüzler beni çok ilgilendirmektedir; o nedenle fotoğraflarla belgeliyor ve yazıyorum” cümlesiyle ifade etmektedir kendini.