Kıvrılarak İçine Dönen Söz ve Anlam: Aydanur Saraç’ın “Mesafeler”i

1997 yılından itibaren farklı edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanan Aydanur Saraç’ın 2003 yılında “sonra güller kırmızı” ile başlayan şiir serüveni şairin ikinci kitabı: “Mesafeler” ile devam ediyor.

Bir dönem tiyatroyla ilgilenen şair, aynı zamanda tutkuya dönüşen ilgiyle eski kapıları ve damlaları ölümsüz kılmak için fotoğraflamış.
Hayattan daha fazla yansımaları ile ilgili.
Boşluğu tasarımın ana ögelerinden sayanlardan. Kitabın epigrafı da bunun kanıtı: “en büyük yanılgıdır bir boşluğa inanmak / yine de inanır insan”.

Kitabın temel izleklerinden olan hüzün, ayrılık ve yalnızlık erotizm ile taçlanır. Mecazlara boğmadan eşyayı adıyla çağıranlardan Aydanur. Ayıp adlı şiirlerinde “arınsın günahtan dudakların diye, tüm yalanlarını bağışlayacak geceye / geceye bak çıkarmış dantelasını / mahrem yerimden öpüyor beni” (s.9) derken de sakınmaz sözlerini.
Hayat “göğüslerinden çekiştiren çocuğa” benzer. Unutabilmenin erdemine dikkat çeker aynı şiirinde:
“bu yara iyileşmez / sen unutmazsan eğer”.

Ayrılığın sesine rengine dikkat çeker.
Sabah yeli ile dalda eriyen çiğe, düşen damla ile yenilenen aşka dikkat çeker. (Satır, s.12)

“Akan kordur, sardunya
kokulu aşk” (İç, s.13)

“bir sırrı taşır gibi
geçerken ayak izlerinden” (İç, s.14)

sisli odalardan bakar hayata

“…geçer gibi yangının, bu acı
ellerinden kalan mühürse
varsın kanasın içim” (İç, s.14)

içimizdeki nar için yeni masallar anlatanlardan…

Ayın eşiğinden geçip arsız rüzgârlarla boğuşarak kuruyor şiirini…

Düş evrenindeki her ev ancak hüzünlü bahçesiyle anılmaya değerdir onun için.

Şiirleri, çok yüzlü bir ayna tutar hayata, kayıtsız kalamayacağımız duyarlılıklara…

“…uzun bir yola bakar gibi… ustalık işidir yaşamak” (İnanç, s.20)

“…ki pas demeniz incelikler ânı,
varım deseydi eliniz bu kumar
hiç bitmeyecekti…” (mesafeler, s. 21)

“…en çok gündüzleri bakmalı suya,
mesafeler dar sokak gibi uzamamalı…” (mesafeler, s. 21)

“… dilimin öpüşteki hissizliği bu yüzden…” (inkâr, s. 22)

Kadınlığın hizmete koşulan inceliklere indirgenmesine karşı çıkanlardan…

“…bilin ve sırrımı ilkel yanıma verin” diyor Bulutlu gece’de…
“içi çürüyen çınarın tözü”ne dikkat çekerek

Umudu her ne pahasına olursa olsun yitirmeyenlerden…
“bu yüzden içim bulutun yağmura
durmasıdır, bir taşın diğerine
durmasıdır,
bir böceğin diğerine,”

Hep bir yalnızlık izleğiyle anılacak olan “sahradan” (s.24) adlı şiirinde, gecenin gergefine takılmış kara bir elmas gibi yanan ateşe yüzünü dönenlerin şiirini yazıyor
Ona göre aslında başka baharlar ve yorgun sulara yapılan uzun bir yolculuktur şiir. Sözcüklerin günebakan gibi size dönen boyutunu, dizelerin iç dünyanıza yapılan kesintisiz yolculuğunun şiirini yazar.

“başka baharlara çıkmalısın
venüs tepesine çıkartmalısın
indirmelisin ıslak mevsimlere
kendini, usul usul
bu sular yorulmalıdır artık” (içsel konuşmalar, s. 25)

Karanlığın kendimize yaptığımız en yalın ve çıplak yolculuğa yol açtığını, sıcağı ve soğuğu da bu yüzden sevmemiz gerektiğini dile getiren bilge bir deyişle karşı karşıya kalırsınız:

“… parmak uçlarında oynaşan
serçeyi sevdi,
sıcağı soğuğu sevdi
ve dervişten öğrendi
karanlığı” (kış uykusu, s.28)

zaman hızla geçiyorken biriken suyun sadeliği kadar yalın bir hayatın izini sürenlerden:

“hızla geçiyor zaman,
biriken suya benziyorum,
savrulan kuma,” (giderken, s. 29)

“bitirilmiş bir çağ”ın sözcüsüdür, akıp giden hayatın… “…öznelerin önemi yok, yoruldum dindirmekten ağrımı bırak, içimde ne varsa taşsın bir yaprağın en olmadık kıvrımından sürmesi gibi…” “eski esriklik, s. 32)

Çalınmış harflerle yazılan öykülerin takipçisi.

“Frida için” adlı şiirinin şu dizeleri de kanıtlıyor ki en temel izleklerden biri olan çocukluk Aydanur için de onsuz olunamayan kaynaklardandır:

“… çocuk olmalıydım, döndüğümde
bulmalıydım kendimi,”

Bütün anlatma çabalarına karşın gizemi yine de korur. “kendini saklayan içdeniz”dir, farkında olunmadan “içinden geçilen ayna”(nar için, s.40).

“İçinde bitmez bir kokunun”, yanlış zamanda açılan aldanmış, savunmasız erik çiçeklerinin sözcüsü. (anlam için, s. 41).

Sözcüğün bütün anlamlarıyla şiddeti öteki’ne değil de kendine yönelten insanların derin sabrına ve direnme gücüne dikkat çekiyor:
“… ne kadar vurabilir insan aynı
yerinden kendini…” (lâl ve şarap için, s.43)

Şiirlerinde yer yer aşk döner kırık bir siyaha… Dışa değil, içe dönük, içsel olanın derinliğine ve gizemine…

“…ancak bir orman
gömer uğultusunu içine…” (öp için, s. 49)

Gürültünün değil sessizliğin yanında, sessizliğe bakmanın öğrenilebileceğine inananlardan… Zaman zaman içinden bir çölün tüm sertliği geçenlerden… kalp ağrısının sisi anımsattığı zamanlardan haberdar. Yüzünü yağmur sonrası avluların serinliğine dönenlerden… (aşk için, s. 52).

Doğanın onsuz olunamayan bir parçası gibi:
“… birikmiş suya
benziyorum
tortulaşmış taşa…” (zaman için, s. 55)

“kilitlenmiş göğüs kafesi”yle hayata katılanlardan, “göğüs uçlarında kim bilir kaç parmak izi” (sen izi, s. 57) hatta “göz izi” (incinme için, s. 58).

Bazı yolculuklar bitsin istemezsiniz, bazı filmler sizi koltuğa yapıştırır, bazı tatlar damakta kalsın diye uzun sürer fasıl, adından itibaren öyküsüne birinci elden tanıklık ettiğim “mesafeler”i okuyup okutunuz…

Yitireceğiniz zamana değecek.

Yazan: Celal İnal

 

Şiirin açtığı kapı: Bir zaman kitabı “lal zamanlar”

Şiir, öncelikle şairin kendisiyle olan yolculuğudur. İster toplumcu- gerçekçi bir dili olsun isterse içselleştirilmiş bir dili, onun öznel dünyasında başlayan ve hayatın içinde karşılığını bulan sestir şiir. Bireyin sesi. Bazı şairler bu sese, hissettiklerini masa başında imgelere boğarak ulaşmaya çalışır, bazı şairler ise hayatın içindekilerini, yaşadıklarını, sezgilerini, yeteneğiyle ve şiir bilgisiyle tamamlar. Celal İnal’in ikinci gruba dahil olduğunu düşünmüşümdür hep. “İmge çapkınlıklarını değil, anlaşırlığı seçtim” demesi de onun şiirine yakın duruşumun en önemli nedenlerindendir elbette.

Şairin yayınladığı tüm şiir kitaplarına (Dil zaman şiirleri, Antik kahveden sarıya dönüşürken, Geniş zaman şiirleri, Şüpheli ve sakıncalı, Edip Cansever’e güzelleme) yazılan yazılarda şiirleri üzerinde durulan; sade bir dil ve de sahiciliğidir.

Lal Zamanlar kitabını bu anlamda da görmeye çalışarak okuyorum. Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, hayata dair. İkinci bölüm; aşka dair, üçüncü bölüm ise vefaya dair şiirlerdir. Onun şiirlerinde anlaşılır olma hali genel anlamda şiire bakışıdır da. Birinci bölümde yer alan, Konuşsam şiirinde bunu görebiliyorum”… zaman salkımsöğütler gibi yayılırken üstümüze/akşam koyu bir yalnızlık oluyordu/hüzünlü bir gün batımına dönüyordu resmim/geriye bizi erken terk etmiş dostun özlemi kalıyordu”  Ve hemen arkasından ey hayat şiiri; sadece Furuğ’u değil aynı zamanda Nilgün Marmara’yı da selamlayan bir şiirdir bana göre. Öyle ki; “ey hayat senin bütün arka bahçelerini gördüm” haykırışında ki o isyan vardır bu şiirde de.  Gidişleri kalıcı kılan da sanırım biraz da nasıl gittikleridir. Ve elbette her şey hayata dair ve elbette aşk olmazsa olmazdır. Şiir ses olursa aşka nasıl varır sanıyorsunuz. Okurken bir bakıyorsunuz sizi alıp küçük bir sözün ucunda dolaştırıyor, bir bakıyorsunuz kanatlanmış bir aşkın peşinden koşturuyor sizi; sözün büyüsü böyledir işte. Sana dokunuyorum/bademler çiçekleniyor/karanlıkta seninle buluyorum yolumu… ya da aynı şiirin … eski bir takvimin yaprağında/havaya suya, toprağa değil/sana düşüyor cemre  “ hayatı nasıl da kavrıyor. Cemre düştüğünde o aşk hayata sunacak kendini. Yalnızlık onunla bir anlam kazanacak.

Şiirde özdeşleştirme her zaman bir kalıcılık yaratmıştır kafamda, vurguyla yaratılan estetik anlatımlı dizeler etkiliyor beni. Misal kitabın, otuz bir günü takip eden aşk günlüğü, yani “AŞKA DAİR” şirinin IV. bölümünde sevgili başakla özdeşleştirilir ve çok da hoş erotik dizeler ortaya çıkmış olur: iri bir başak gibi salınıp duruyorsun göğümde/çıplak bir buğday tanesi oluyorsun/beni boydan boya geçen bir çiğ damlası… Demek ki erotik dizeler de böylesine incelikli bir sunumla yaratılabiliniyor ve de kör gözüne parmak niyetinde de yazılmayabiliyor.

Celal İnal şiirinde –tüm kitaplarında- aynı şiir dilini izliyor. Şairin kendi sesini bulmuş olması açısından istikrar önemli ama diğer taraftan da şiir de bir rutine de işaret edebilir. Ama onun şiirlerine denge kurulmuş. Çoğu şiirinde –tekrara düşmeyen- sınırı aşan ve dokusunu koruyan bir dil hakim. Bilge bir dil, sorgulayan bir dil. Deyim yerindeyse kendi “canına okuyan” bir dil. İrdeleyen ve ayıklayan. Bu irdeleme üçüncü bölümde daha çok ön plana çıkıyor.

Üçüncü bölüm şiirleri “ vefaya dair” “gölgesine sığınabildiklerimiz için” ayrılmış. Daha çok düz yazı formunda yazılmış şiirsel metinle başlıyor arp ve ney, çok hoş ve bir yerde pat diye yakalanıyorsunuz şaire, “çocukluğumuz yüzümüzü gömdüğümüz iri bir pamuklu şekere benzerdi” dizesinde, benim gibi. Çocukluğumuz/çocukluğum, nedense annemsiz bir çocukluk gelmiyor benim aklıma. Ve öyle karışıyor ki duygularım; içim sonsuz bir yola girmiş, bölünmüş ve de yarım. Eksik bir çocukluk aklımda kalan ama bu haliyle bile özel.  Ancak yine de ”kör kuyularda merdivensiz“ bırakılmak gibidir çoğumuz için geçmiş. İşte sözünü ettiğim büyü, kendine ayna tutmayı öğretiyor.

Sonra yine hayatın içinde hiç acısı dinmeyen bir gerçeğe götürüyor “ateşin köklerine” şiiri “etinde mızrak gibi yanan uzak şehirler taşıyor kadınlar, dizesi tam da adandığı şaire göre bir dizedir. Ayten Mutlu şair olmasının yanında birey olma cesaretini toplumda ötekileştirilen özneleri anlama ve onlarla birlikte savaşma cesaretini göstererek bulur, çünkü o ‘çevrenin, toplumun, iktidarın sana öğretmiş,  hatta dayatmış olduğu  “sen”i  yeniden yaratman gerektiğini’ bilir ve bunu hatırlatır yazılarında, şiirlerinde bunu duyumsatır. Aynı şiirin şu iki dizesini okumadan geçmek haksızlık olur Celal’in bu şiirine “sararmış bir fotoğraf gibi hüzünlüyüz/kanatlarımız kırık acemi göğün altında” İnsanı kendi gerçeğine yakın tutan dizeler. Her şeye rağmen inşa ettiğiniz geçmişinize sahip çıkma güdünüz… Yanlış ya da doğru ama size ait olan odur. Bu şiiri sevdim,  bir bağ kurmuş olmalıyım, diğer şiirleriyle kurduğum bağ gibi.  Misal; “kartanesi”ndeki kendine yabancılaşma ve geçmişi hatırlatan o ince ritüeli, lal’de kayboluşun yarattığı o boşluk ve de yanlışlaşan birey ilişkisini, tarçın kokulu akşamlar’da özlemi, küçük bir istasyon’da tebessüm ettiren anımsamaları sevdim ve yeniden anlamlandırdım: Uzun bir yolculuktur hayat, geriye dönüp bakmak için bir fırsatınız olmuşsa ne mutlu size, olmamışsa eğer hayat bir sıfır sizden önde ve elbette size borçlu. Cemal Süreyya’nın dediği gibi “üstü kalan” bir hayatı almak için yeniden dönmeyi denemelisiniz geriye.

“Lal Zamanlar” Kitabı özetle hayata çevrilen bir göz. O vizörden neler geçirdiğiniz, neleri avucunuzda tuttuğunuz, nelerin iz bıraktığı, o izlerin hangisinde durakladığınız; hepsi sizin kiracı olduğunuz evreninizin iç yüzü. O yüzü yeniden görmek zorluyor olsa da bu aynaya bir kez daha bakmak da yarar var. Çünkü orada olan “ ben” dir. Bir ruhu taşıyan, o ruhu geliştiren ve bir gün kavını bırakır gibi evrene dağılan o ruh için ev sahipliğinizi göreceksiniz.

Evet bu kitabı sevdim.

 

Ankara 2012- şubat