UZAKLARI YAKIN EDEN ŞAİR

Şairin daha önce yayımlanmış “ Sonra Güller Kırmızı” kitabı 2003 yılında Kum Yayınevi tarafından basıldı. On yıl aradan sonra ise şairin ikinci kitabı “Mesafeler” okuyucusuyla buluştu. Geçirilmiş bu süreç bir şair için kazanım da olabilir bir kaybediş de. Ancak “iyi ki de bu kadar süre beklenmiş” diyebileceğim şiirlerle karşılaşmak beni mutlu ediyor.

en büyük yanılgıdır bir boşluğa inanmak / yine de inanır insan (s:7)

Ben en çok insan ilişkilerinde yaşarım bu yokluğu, bu gidişi, bu vedayı bazen çaresizliği, yine de boşluklarını inandığı doğrularla dolduran bir özne var karşımda, yalnızlıklarını kendi bildiği bir dille iyileştiren bir ruh geziniyor şairin şiirlerinde.

sabrını verecek ateşlerden kurtulmuş mesih,

arınsın günahtan dudakların diye, tüm yalanlarını bağışlayacak geceye

Yoğun bir şiir diye nitelendirdiğim dizelere; öğrendikleriyle düşündükleriyle yaşamı çok iyi anlayarak yürümüş Saraç ve şiire. Karanlıkların dokunduğu anları, kendi döngüsünde kaybolmadan akabileceği  yolculukları kestirebilmiştir şair. “Bu akşam görkeminin eşiğindeyim” diyen Furuğ Ferruhzad’ın dizelerini hatırlattır şairin şu dizeleri geceye bak çıkarmış dantelâsını / en mahrem yerimden öpüyor beni

 

Kitap iki bölümden oluşmakta, ilk bölüm geçerken; tam da birilerin hayatından geçerken dokunduklarımız, ya da tutunamadıklarımızı anlatan şiirler var, ilerleyen bölümlerinde isimleriyle örtüşmüş kısa şiirler çoğunlukta, “Yüzler için” bölümünde: sanrılar büyütüyorum köprüde / sınıyorum kendimi, bir cevabım yok (s: 35) diyor şair ve okuyucuyu da kendi hayatına yönelik bir sorgulamaya itiyor.

Zaman zaman bizi içine alan sabit fikirler olasıdır. Beki de şairlerin küçücük biriktirmeleridir o’anlar, yaşamın içinden sızmayı sağlayan.

ağırlaşmış saçlarımda birikiyor alevin / bırak bu öykü de böyle olsunliş

Bu dizelerini, hayat arkadaşı Vural’a ithaf ediyor. Lirik dizelerden aşkın kızılına biraz serzenişle uzanıyor şair, dil evreninde.

terzi kumaştan biçiyor beni / acıyor muyum, kanıyor muyum bilmiyorum, beni benle dikmeliydi oysa / bir ben daha ister miyim sormalıydı

Bazen dizeler alıp götürür bizi, kendi etrafımızda dönüp durmaya. Şairin dizeleri “ben” merkezinde duruyor, o korkuyu duyumsatıyor acıyan yerinden. Diğer taraftan içselleştirilmiş bir şiirin toplumcu bir şiire evirildiğini fark ediyorsunuz. Modern şiirin özelliklerinden biri de, duyguları bütün karışıklığı ile ifade etmektir aslında. Şair zaman zaman bu teferruatta dağılıyor görünse de bir oyundan çıkar gibi şiirlerinde yolunu buluyor. Derin dehlizlere girip çıkıyor Saraç dizeleriyle, düşündürüyor ve başka anlamlar üretmeye sevk ediyor okuyucuyu. “Mesafeler” okunmalı.

 

Dergilerde şiirlerini,  kitaplar üzerine yazılarını, denemelerini okuduğum şair, “Kum”, “Damar” “Deliler Teknesi” ve Akköy Edebiyat dergilerinin bir zamanlar içinde yer almış, halen; “Akköy” Dergisi’nin Ankara temsilciğini sürdürmekte ve “hayata yansıyan yüzler beni çok ilgilendirmektedir; o nedenle fotoğraflarla belgeliyor ve yazıyorum” cümlesiyle ifade etmektedir kendini.

 

Reklamlar

VERLAINE: aşktan şiire uzanan ölümsüzlük

*“Ne sadesiniz Ey erkek sevgililerim

Ne ateşlisiniz!

Aksiliklerimi giderin,

Yorgunluğunu üstümden atın süslü sözlerin,

Sen, güzel çocuk, kaldıralım kamışımızı argoyla,

Siz, köylü yiğitler, kütükten sözedin taşra ağzıyla,

Vuruşa düzüşe

Dalalım savaşına

Utangaç öpücüklerin

Gür ormanlarda…..”

 

Kendi özelinde olduğu kadar başkalarının yaşamlarında da imzası olan insanlarla tanışmak ilginç. Elbette ilginçlik imzanın atılışını sağlayan koşullarda.Konu şairler olunca kapılar aralanıyor ve şunu merak ediyorsunuz bugün dahi eserleri okunan bu insanları günümüze ulaştıran sadece ürünleri mi?

 

Gerçeğe ilişkin kareler bugün bile uçlarda yer alıyor olmasına rağmen, geçmiş yüzyıllarda cesurca tercihlerde bulunmak nasıl kolay olabiliyor. Kurulmuş bir düzeni yıkma cesareti, artı değer yaratır mı genellikle? Başkalarının öykülerini dinlerken ya da izlerken dışarıdan bakmakla onun penceresinden bakmak aynı değil elbette.

 

Bir farklılığı yaratırken sanatınıza bunu aktarabilme gücü önemli, kalıcılığa giden yolda kıyınızı genişletecek ne varsa, sadece sanat adına yapılmıyor. İçsel dürtülerimiz, içsel kaygılarımız, dış dünyayla hemfikir olmayan içsel çıkışlarımız vs. yaratıcılığa bir zemin oluşturuyor.İnsanlar “yaşadığı yere benzer o yerin  toprağına” ama, aynı zamanda yetenekte gerekmez mi? bunları sanatsal ifadeye çevirebilmek için.Ve aşk sanata kadir midir.? Aşk kural tanır mı, kendi kuralları içinde kuralsızlık mıdır yoksa. Ne kadar yanında ya da yakınında olabiliriz. Ya onlar ne kadar içimizdedirler?

 

Verlaine ve Rimbaud’un sıra dışı hikayeleri, çağı aşan  yanıyla –herkes için bir yaşam biçimi olmasa da- örnek oluşturmuş mudur, kimbilir! Bu yazıda neden Verlain’le Rimbaud birlikte anıldı? Sıra dışı aşk kahramanları hep kazanır, ya da ikisi de kaybeden olur, bu öyküde en fazla kaybeden Verlaine’dir.Başat karakterse Rimbaud’dur. Bu üçlü aşk sarmalında beklide en fazla kazanan Mathilde olabilir mi? tüm kaybedişlerine rağmen. Bazen büyülü hayatlar yakınımızdakileri bu büyünün dışında bırakabiliyor.

Verlaine, 30 Mart 1844 yılında Fransa’nın Metz kasabasında doğar. Pariste okur ve lise döneminde şiirle ilgilenmeye başlar. İlk şiirini, henüz 14 yaşında iken, büyük usta Victor Hugo’ya okur ve edebiyat tartışılan kafelerde çağdaşları olan  Stephane Mallarme, Villiers de Isle-Adam ve Anatole France ile hem masa arkadaşlığı yapar hemde şiir yolculuğuna çıkar. Daha sonra bu grup, anlamı doğrudan söyleyerek değil de örtük önermelerle vermeyi amaçlayan devrimci sanatçılar grubu yani Sembolistler olarak tanınır.. Sonrasında oyun yazarı Maurice Maeterlinck ile besteci Claude Debussy de bu edebiyat akımına katılır. Genç yaşın getirdiği heyecan, merak ve şiir aşkı ona hareketli ve bedelini ödemek zorunda kalacağı bir yaşamı getirecektir. Mallarme, Villiers de L’isle-Adam gibi şiirlerle ve Parnasçı şiir akımının temsilcileriyle tanışır. 1866 yılında “Çağdaş Parnas” adıyla yayımlanan derlemeye o da sekiz şiiriyle katkıda bulunur. Aynı yıl, Baudelaire ve Charles-Marie-Rene Leconte de L’isle’in etkisindeki şiirlerinin yer aldığı ‘Zühal Şiirleri’ adlı ilk kitabını,yirmi bir yaşındayken de diğer şiirlerini ve Baudelaire üstüne bir incelemesini yayımlar.
Çapkın Törenler” (1869) Parnasçı şiir öncüsü Gautier’nin savunduğu, ‘resmi şiire dökme’ anlayışına uygun olarak, 18. yüzyıl ressamlarının yapıtlarını, şiirlerinde yansıtmaya çalışmıştır. Şiirleriyle olduğu kadar şiir ve şairler üstüne yazdığı yazılarıyla da sanat evreninde önemli bir yer tutan Verlaine, ilk dönemlerinde romantizme tepki olarak başlayan ve biçimsel yetkinlik temelinde öznellikten uzak, arı bir şiire yönelen Parnasçı şiir akımından etkilenir, ancak daha sonraki yıllarda Parnasçılık’tan uzaklaşır. Tüm dünyada kendinden sonra gelen şairler üzerinde iz bırakan Verlaine için önemli olan; kesinlikten uzak, yer yer belirsiz ve kapalı, kolay yakalanamayan, esnek ve uçucu bir şiir dilinin yaratılmasıdır. Şiirlerinde değişik ölçüler kullanarak ölçüde tekdüzeliği bozar, durakları kaldırır, özgür dizenin ve serbest şiirin kuruluşunu hazırlayarak kendi devrimini yaratır. Verlaine, doğallıktan uzak yapay güzelikleri sevmez, “tül altından görünen, örtülü, duygulu, ince bir gü­zelliği” yazar o, geleneksel biçime bağlı kalmaz aynı zamanda yeni biçim araştırmaları da yapar. Verlaine “Tekli dizeden şaşma” derken; beş­li, yedili, dokuzlu, onbirli hecelerle dizeler de yazar. Bazen aynı şiirinde değişik hece sayılarından oluşan dizeleri birlik­te kullanır. Farklı olanı çalışmak ona göredir.  Bir kaç yıl resimle uğraşır ve Fransızca öğretmenliği yapar bir süre.

İçindeki yalnızlığı paylaşacağını düşündüğü ve aşık olduğu Mathilde Maute’yle evlenir, aynı yıl yayımladığı “Tatlı Şarkı”, kitabı karısına yazılmış aşk şiirlerinden oluşmaktadır. Matilda’ ya duyduğu aşk, Rimbaud’un yaşamlarına katılmasıyla, altüst olur. Rimbaud küstah ve tahrik edici tavırlarıyla Verlaine’i baştan çıkarmış ve ikili gerek özel yaşamları gerekse şiirlerinde bu sıra dışılığın etkisini görürler. Mathil’daya iki seçenek düşmektedir: kalıp içinde olmadığı bir aşka tanıklık edecek ya da gidecektir. O, çocuğuyla birlikte evliliğinin birinci yılında gitmeyi tercih edecektir. “Sözsüz Romanslar” ve  Rimbaud’a ait olan“Cehennemde Bir Mevsim” bu aşka ve iniş çıkışlara dahildir. Ancak ilişki yolunda gitmeyecek ve bir dönem sonra gerçekleşen silahla yaralama olayı ikiliyi bir dönüm noktasına getirecektir. Hapishanede iki yıl alkolün ve seksin uzağına düşen  Verlaine Roman Katolikliği’ni yeniden keşfeder. 1880 yılında yayımlanan “Usluluk” şiirleri, Verlaine’in içsel çöküşüne tanıklık ederken, inanç noktasında Katolik döneminin duygusal arayışlarını dile getirir.

 

Mathilde ve Rimbaud tarafından yalnız bırakılan Verlaine İngiltere’ye gider. Yazmaya, yazdıkları da yayımlanmaya devam eder ve edebi açıdan yıldızı yeniden parlamaya başlar. Fakat 1886’ya gelindiğinde, Verlaine yeniden içkiye başlar, düzensiz bir yaşam ve sefalet içinde olmak bir kader değildir. Çünkü iç huzursuzluğu o nereye gitse onu takip  edecektir. On yıl sonra ise, bir kadının evinde 8 Haziran 1896 yılında ölü bulunur.

Neler öğrendiğiniz, neleri nasıl yorumladığınız ya da ne için savaş verdiğiniz kaşığınızın aldıklarıyla veya kaşığınızdan taşanlarla ilgili. Ve doğaldır ki bunlar da  yaşam biçimini belirliyor. İster sanat insanı olun, ister sıradan bir yaşam sürün hiçbir şey sizin dışınızda değil.Onun bir parçası olmak ve bunun bedelini ödemek zora soksa da öznesini, yaşanmış yaşanmışlıktır. Ve onlarınki aşktan şiire, aşktan sanata uzanan bir ölümsüzlüktür.

*Paul Verlaine     -Erkekler / xıv  şiiri

-Erdoğan Alkan – Şiir Sanatı, inkılap yayınevi

-Paul Schmidt    – “Rimbaud Ve Verlaine Hakkında”  yazı

Çev: A.Arzu Çakır

TRAVMATİK BİR YAŞAM VE ŞİİR PERSPEKTİFİNDEN: Ben Arthur Rimbaud

                     Aykırı, hırslı ve bağımsız yaşam biçiminden kimler esinlendi bilinmez ancak, o kendi sınırlarını aşan gelişimini bu özellikleriyle başarmış olabilir. Bu aitlik duygusunda; Verlaine’in, birikimlerinin, farklı çevre edinme düşünün ve doğrudan olmasa da onun geleceğini etkileyen çocukluğunun da rolü vardır kuşkusuz. Onun yaşam öyküsünü okuyan birçok insan, çocukluğunda dahi, kurulu ve verili düzene karşı hep bir duruş sağladığına tanık olur. Özellikle olumsuz yaşam biçimlerinin insanların; bir yerde saf tutmasını ya da diğerine daha fazla inanmasını sağladığından ileri gelebilir bu durum. İçinde bulunduğu akımın ortak amaçlarından ipuçları yakalayıp benim gibi basit bir mantık geliştirmenizde mümkün, hem yaşam tarzı hem de şiirdeki söylemi, yaşamda bir taraf olmasını sağlamıştır diyebilmek için. Sağlanan başarılar iyi ya da kötü olsun; çocukluğun ayakları üzerinde kurulur inancından yola çıkarak Arthur Rimbaud profili nasıl çizilir?

I

19.yy’ın ortalarında Romantizm, Naturalizm ve Parnasse Okulu’nun öğretileri  karşısında ortaya çıkan  sembolizm akımının (Verlaine, Baudelaire, Mallarmé) kurucuları arasında yer alır ARTHUR RİMBAUD. Geleneksel şiirin, teknik ve tema açısından katı kurallara sahip oluşundan dolayı; tepki olarak bu akımın ortaya çıktığı söylenir. Erdoğan Alkan “Parnasse Okulunun sanat görüşü, geleneksel biçime, dizeye ağırlık veriyordu. Sembolistler dörtlüğü, üçlüğü aşan bağlama öncelik tanıdılar. Şiirde, artık dize değil bağlam önemli”dir der. Sembolistlerin ortaya çıkış nedenleri özetle şöyle tanımlanır:

                “Soğuk plastik güzelliği, nesnelliği savunan, özdekçi (matérialiste) ve olgucudurlar (pozitiviste). Parnasse’cılara tepki olarak ortaya çıktılar, ülkücülüğü (idealizme) ve sezgiciliği (intuitionizme) savundular. .Bütün ülkeler ve dönemler için bir güzellik kavramı olacağına inanmazlar. Durağanın (statique) karşısında yer alır, oluşumu kutsarlar. Klasizm’e ; şiir sesi söylevci olduğu ve akıl hocalığı yaptığı için, Romantizm’e; gözyaşı tecimiyle uğraştığı, anlatımı pek yalın olduğu için, Naturalizm ‘e (doğalcılık ); şiirlerinde ruh bulunmadığı için kızarlar. Örtülü güzelliği severler. Doğaya, nesnelere, olaylara buğulu bir camın ardından bakarlar. Anlamda da örtülüyü severler. Gerçeğin yalın, çok açık biçimde değil, sembollerle sunulmasını, şiirin anlamına okurun, bilinciyle, bilinçaltıyla, sezgilerle yaklaşmasını isterler.

……..

Sembolistler, en büyük devrimi şiirin özünden çok biçimin de yapmışlardır. Özgür dizenin, giderek, bugünkü serbest şiirin kurucusu onlardır.” Bu akım içerisinde Rimbaud, “Mayıs Sürgünü” şiirini uyaksız di­zelerle yazdı. Giderek, ölçüyü tümüyle atıp “Gemicilik” ve “Devinim”de özgür dizeye yöneldi. Gü­neyin baş kaldıran çocuğu, sonunda dizeyi de atıp şiirin tanrısı dediği Baudelaire gibi yapıtını düz yazılmış şiirlerle vurguladı. “Llluminations” (Aydınlanma) ve “Cehennemde Bir Mevsim”den önce yaz­gının, ölçülü dizelerinin yakılmasını istedi “

               Ancak, biçimsel olarak bağımsız dize üzerinde devrim yaratmışlarsa da, teorik tanım getiremezler. Çünkü onların şiirinde dize değil, dörtlük egemen olandır. Ancak şair, kendi şiir gelişiminde özgür dizeyi kurabilmiş ve şimdiki çağdaş şiirin temellerine –bir akım içinde yer alarak- kaynak oluşturabilmiştir.

Bir insanı anımsarken onun geçmişiyle olan bağını göz ardı etmek mümkün mü? Ya da alanını özelinden ayırmak! Elbette, ancak ben öyle yapmayacağım.

 

II

20 Ekim 1854’te dünyaya gelen küçük Arthur, diğer üç kardeşiyle birlikte annenin (Vitale Cuıg) kurallarıyla büyütülür. Uzakta olan baba (Frederıc), bir dönem sonra yakın bir çevrede görev yapmaya başlar, ancak ebeveynler arasındaki farklılıklar da kendini göstermeye başlamıştır. Arthur’un kişilik gelişiminde ve yaşam tarzında anne ve babanın ilişkileri belirleyicidir.

Anne, almış olduğu eğitimi, çocuklarına aktarmaya çalışan; ciddi, despot, geleneksel yapısını koruyan, dinine düşkün, başkalarının düşüncesine önem vermeyen, epeyce sorun yaşayan ve yaşatan biridir. Eğitim anlamın da en çok problem yaşadığı çocuk ise Arthur’dur. Başkasının sorumluluğunu alamayacak kadar uzaktı çünkü, aslında böyle olmasından birinci derecede anne sorumludur. Bir anne travması demek mümkündür Arthur için. Yaşadığı kentten ölesiye kaçar, anne gölgesi onu hem üşütür hem de siler ama büyük bir bağlılık da söz konusudur anneye. Ne zaman başı sıkışsa anneye dönüşü de yolunda gitmeyen bir ilişkideki araları kapama çabasıdır. Güvenli bir alan arama arayışı. Çocuk olarak anneye duyduğu ihtiyaçtan başka bir şey değildir bu bana kalırsa. Hayatı boyunca baskıdan kaçarak başkası olmak için çabalayan genç adam büyük ve içi dolu aşağıdaki cümleleri kurar hocasına yazdığı mektubunda:”Ben bir başkasıdır”*. Amacı da budur zaten.

Baba, anneye göre esnektir. Daha özgürlükçüdür. Çok okuyup, yazan baba çok da gezen bir insandır. Kendi çabalarıyla Arapça öğrenir ve kuranı Fransızca’ya çevirir. Serüvenci yanı onun başka yerler tanımasını ve yaşamı karısından farklı algılamasını sağlamıştır. Aile  sorumluluğunu almaktan kaçmasını da biraz buna bağlamak mümkün elbette. Arthur’un babasını model alması, geleceğini belirlemesinde önemli bir etkendir. Ebeveynler arasındaki bu uzaklaşma bir zaman sonra, babanın evden ayrılmasıyla kapanmayacak yaralar açar çocuklarda. Annenin babaya olan öfkesi yıllarca sürecektir -şairin yaşamında ki iniş çıkışların kaynağını bulmak zor olmayacaktır-. Tüm hayatı boyunca yaşanan olumsuzluklar şiirlerinde öfkeyle  dile gelir. Bu şekilde kızdıklarına meydan okur. Kendi yenilgilerinin altından kalkma, doğrulma cesaretini böyle yakalar Rimbaud. Burbon sokağında yaşananları “yedi yaş ozanları” şiirinde şöyle dile getirir.

 

“  pek çalımlı, halinden hoşnut annesi evin,

                    gidiyordu kapayıp sayfasını ödevin

                    görmüyordu mavi gözlerinde çocuğun

                    yankısını çirkefe terk edilmiş bir ruhun”

 

İçinde bulunduğu yalnızlığı ve savaşı anlatır. Loş odasında özgürlüğün düşünü kurar, Kilisede geçen saatlerden çok o “ kara tulumlarıyla varoşlarına dönen, işçileri kendine daha yakın bulur. Düşleri bittiğinde, içindeki boşluk  ve  gerçekler, düşlerin yerini alır. Charleville Kilisesinde  eğitim almaktadır.

Arthur içine dönük, durgun ancak bir o kadar da aykırıdır. Yavaş yavaş çevre edinmeye başlar ve Ernest Delahaye ‘le tanışır. Onunla şiire ilişkin dostluk kurar. Başarılı bir öğrencidir. Şiire ve yabancı dillere karşı büyük ilgisi vardır. Babası gibi yazmaya da başlamıştır. Bu arada Latin ve Yunan şiirleriyle ilgilenir. Okul öğretmenlerinden Ariste Lheritier onu şiire özendirir. Labarrirere sayesinde Parnasse dergisini okur. O sıralarda Théophile Gauiter, Théodore de Banville, Léon Dierx ve Paul Verlaine gibi şairlerin şiirleriyle tanışır. Okulda yapılan Akademik yarışmada ( Numaidie kralı Jagurtha konulu şiirle) birincilik alır. Arthur’un bu başarısıyla ilgilenmeyen anne, daha da ileri gider ve şiirin gereksiz bir uğraş olduğunu söyler. Kısaca onun yeteneği görmezlikten gelinmektedir. “Öküzlerin yılbaşı armağanları” adlı uzun bir şiiri  Paris’te  Revue Pour Tous dergisinde yayınlanır. Aynı yıl okula, “Devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür” düşünceden yana bir öğretmen,  Georgez İzambard gelir. Ve A. Rimbaud’un yaşamına bir ivme kazandırır. O ana kadar okuduğu klasikleri bırakır ve Baudelare, Banville, Saint Simon, Lamartine, Rahelars, Villan vd.  yazar, şair ve düşünürleri okumaya başlar. Sürekli okumasının ona kazandırdığı şiirleri: Demirci, Ofelya, İzlenim,  Güneş ve Ten’dir. İzambard’la şiirler okurlar ve şiir üstüne tartışırlar.1870 yılı  haziranında, konusu Sanço – Pança’nın ölü eşeğine söylevi olan akademik bir yarışmaya daha girer ve birincilik alır. O sıralar, Prusya ve Fransa arasında ki ilişkilerin bozulduğu bir dönemdir. Arthur savaşa karşıdır. Birçok dergi savaş çığırtkanlığı yaparken o “doksan iki ölüleri “ şiirini yazar. Aynı döneme denk gelen bir tarihte Pariste La Charga gazetesin de “üç Öpücük” şiiri yayınlanır. Şair 17 yaşına geldiğin de “Asılmışların Balosu, Tartufe ‘un yazgısı, Sudan Doğmuş Venüs ve Roman “ şiirleri bu serüvendeki yerini belirlemeye başlamıştır.

Bu süreç sonunda o, Paris’e  ve Edebiyat çevresine ulaşmanın yollarını aramaya başlar. Ödül olarak kazandığı kitapları satar,  annesinden ve yaşadığı şehirden ilk kaçışını gerçekleştirir. Ancak yolculuk çok zordur. Eline geçen para bilet için yetmediğinden yolun yarısını kaçak yolcu olarak yapar, yakalanır ve cezaevine girer. Yazdığı mektuplara karşılık bulur. Hocası İzambard sayesinde gerekli para sağlanır ve salıverilir. Kaldığı süre içerisinde büyük zorluklar yaşar, bu dönemin ürünü olan “Bit Ayıklayan Ablalar” ve bu kaçışla başlayan yol şiirleri yazılır: “ Gönlümce Bir Kış”, Yeşil Meyhanede, Çapkın Kız, Kuytuda Uyuyan Asker, Aylaklığım, ve Dolap” gibi. Arthur Rimbaud, karar alabilecek kadar bilinçli ve cesurdur. İkinci kaçış planı içinde saatini satar, Paris Trenine tekrar biner, ancak annesinin baskıları ve okulu dolayısıyla tekrar evine döner. Sıkıcı olmayan tek şey, Delahaye ile Rousseau’nun, Rabelais’in, Edgar Allan Poe’nun eserlerini okumaktır. Bir ara, bir gazetede işe girer, fakat savaş dolayısıyla iş yeri kapanır. Tekrar Paris düşü için daha zorlu bir yolculuk onu beklemektedir. Ayakta kalabilmek için istemediği savaşın içinde bulur kendisini. Kışlada kaldığı sürede bir yüzbaşı tarafından eşcinsel ilişkiye zorlanır. Kötü geçirilmiş bir çocukluğa ek olarak bu olay, onun da ret edemeyeceği bir gerçeği ortaya çıkarır.“Çalınmış Yürek “ şiiri o günleri anlatır. Bu deneyimden sonra Charleville döner; huzursuz, aykırı, dik başlı,  bir o kadar da gelişmiş şiir aklıyla. Bir çok kişi, şair ve yazar hakkında yorumlar yapmaktadır. Parnasse okulundan ise dikkatini çeken Albert Merat ve Paul Verlaine’dir. Şehirde kaldığı süre içerisinde Kütüphane müdürüne “Oturmuşlar” şiiriyle öfkesini dile getirir. Bu aynı zamanda, yaşadığı haksızlıklara ve sisteme karşı olan tavrını da ortaya koyar. Kudas töreni için yazdığı “ilk kudas töreni “şiiriyle de Kiliselere olan düşüncelerini ağır bir dille anlatır. Ona göre Kiliseler dokunulmazlığının arkasında farklı amaçlar yaşatmaktadır. Çocuklar ise seçilmiş kurbanlardır. Yazdığı “Çiçeklerle ilgili Ozana Söylenenler” şiiri ile Paris şairlerinden Théodore de Banville’ye eleştiriler getirir. Bu şiiri ile yaşamda var olan gerçeklerin altını çizmeye çalışır. Bir süre sonra Paul Verlaine’le mektuplaşmaya başlar ve bir davet alır. Çünkü Varlaine,  A.Rimbaud’un şiirinden etkilenmiştir ve onu tanımak istemektedir. Paris’e gitmek için yola çıkar. Bu karşılaşmadan sonra kurulan dostluk, tutkulu bir ilişkiyi de beraberinde getirir. Sanat çevresinde yer edinmek bir yana  o agresif tavırlarıyla gruptan dışlanır. Ona ayrılan aidat kesilir. 1872’de Charleville’e dönmek zorunda kalır. Paul Verlain’in  hayatı da eskisi gibi değildir. Mektuplaşmalar ve şiirler devam eder.” Cassis Irmağı, Gözyaşı, Susuzluk Güldürüsü,Yüksek Kulenin Şarkısı “ gibi şiirleri bu dönemin ürünleridir. Ve Verlain’in çabalarıyla yeniden Paris’e gider. Birlikte İngiltere’ye kaçarlar. Londra’da kaldığı süre içerisinde şiirindeki dize anlayışı yerini tümcelere bırakır. İkisinin de hayatında var olan olumsuzluklar, Brüksel’ de çıkan bir kavgayla son bulur. Verlain cezaevine girer. Arthur ise yaşamına kaldığı yerden yalnız devam eder. En önemli eseri olan ”Cehennemde Bir Mevsim” de şöyle der “Asla bu toplumdan olmadım ben; asla Hıristiyan olmadım; ben işkence altında şarkı söyleyenlerin soyundanım; yasaları anlamam, sağduyum yoktur, bir hödüğüm...” der bu kitapla Paris’e döner. Birçok şair ve eleştirmene verir, ancak yanıt bile alamaz.

Öğretmeni İzambard’a yazdığı bir mektupta yaşadıklarına ilişkin özeleştiriyi şöyle yapar Şair.

                “Kendimizi topluma adamak zorundayız demiştiniz. Ben de kendi ilkelerimi izliyorum. Eski budala arkadaşlarımı bulup, sıkılmadan onların sırtından geçiniyorum. Aptalca, pis, rezilce sözler söylüyor, şaklabanlıklar yapıyorum. Onlar da bana bardak bardak şarap ısmarlıyorlar. Annemin durumuna gelince, çarmıha gerilmiş İsa karşısında ki Meryem .Ben de kendimi topluma feda ediyorum Neden mi? Ozan olmak istiyorum. Basitlik, rezillik, tekdüzelik içinde ölüyor, parça parça oluyorum burda. Aslında hemen çekip gitmeliyim, kol saatimi satıp yaşasın özgürlük diyebilmeliyim. Kaldım işte yine kaldım“. Arthur Rimbaud olanlardan sonra Londra’ya döner. Oradan Almanya, İsviçre, İtalya gibi birçok ülkeyi gezer.Charlestown’a döner; paralı askerlik dönemi derken, bir gemi yolculuğuyla birçok ülkeyi daha gezer. Marsilya ‘da karar kılar. Bir şirkette çalışmaya başlar. Hastalanır ve genç bir yaşta hayatını kayıp eder ( Kasım1891).

Ölüm bir sonsa ondan bir şiirle bitirmek gerek yazıyı.”Helecanlar” şiiri Reha Yunluel’in  çevirisi ile;

……………

“konuşmayacağım, düşünmeyeceğim bir an bile:

lakin tırmanacak içimde bitmek bilmez aşk

ve ben uzağa, uzaklara gideceğim derbedercesine

doğayla, ve mutlu, sanki bir kadınlaymışçasına”

                                                                           

Kısa ve çılgın bir yaşam ve şiirler. Bütün mesele Arthur Rimbaud olabilmekte.

 

 

Aydanur Saraç

Nisan 2006/ Ankara

 

 

  • Arthur RİMBAUD

Dizeler ( Çeviren; Erdoğan Alkan, Cumhuriyet Dünya Klasikleri dizisi : 153 )

  • Erdoğan ALKAN
  • (Şiir Sanatı,Yön Yay.1995)

Aydın Şimşek,

  • (Siyasal Tarih Sürecinde, Sanat ve İktidar Ümit yayıncılık )
  • Arthur RİMBAUD “Ben bir başkasıdır” Çev: Özdemir İnce

 

 

 

 

 

 

 

 

 

TANRI VE ŞEYTAN İKİLEMİNDE BİR CHARLES BAUDELAİRE (1821-1867)

 

Yaşadığınız yüzyılın insanı olamamak çok kışkırtıcı olsa gerek. Ya da anlaşılmama durumunun anarşist duruşla ilişkilendirildiği bir çizgide sınırlandırılmış olmak. Orta sınıf bir ailede büyümüş, ihtirasları ile çevresi arasında kalmış genç  bir insan düşününüz. Dayanma ve mücadele gücü, içinde yeni savunma teknikleri geliştirecektir. Bence Baudelaire bu kişiliklerden biri.

Çatışmalar ve engellemeler yıkıcı sonuçlar doğursa da diğer bir taraftan yaratıcılığı artırır. Nasıl eğitiliyor ve kendinizi nasıl eviriyorsanız, yanıtlarınızda o anlamda idealinizdekine yakın bir yere geliyor. 300 yıl önce – gerek sembolistler gerekse diğer akımlar içinde yer alan – edebiyatçılar kendi ideallerine ne kadar yaklaştılar bilmiyorum ama birçoğunun eksik ülküleriyle öldüğüne eminim.

“Bırakmıştı kendini koynuna sevgilerin / Süzüyordu divandan o güzel bakışları / Bir deniz kadar tatlı, bir deniz kadar derin / Kıyıya çarpar gibi ona vuran aşkımı. Gözleri gözlerimde sanki evcil bir kaplan / Düşle dolu biçimden biçime giriyordu / Şehvete ve arzuya kucak açmış saflığı / Her tavrına yeni bir albeni veriyordu.” Çev: Erdoğan Alkan.

“Kendimi öldürüyorum, çünkü başkaları için yararsız, kendim için tehlikeliyim.” diye yazar, Baudelaire. Ve kendini yakaladığı derinlikte “yararlı bir adam olmak bana hep iğrenç bir şey gibi geldi” diyerek bir önceki düşüncesini de destekler. Yaşadığı düşünsel gelgitler, bilinçaltı ve bilinçüstü yolculukları, çoğunlukla kendi yalnızlığını, kararsızlığını, keşfettiği özel alanıdır da aynı zamanda. Ve çelişik ifadeler en çok da bu süreçte yaşanır.Çünkü yetersizdir, içinde bulunduğu bu sıkıcılığı anlamlandıramayacak kadar hayalidir düşünceleri. Öyle ki, bu duygusal gelgitler içinde kitabının ulaştığı başarı onu uzun süre mutlu etmeyecektir. Belki de kendi ilgilerini “ciddiye almadığı” içindir bu yılgınlığı. En çok bilinçliliğini bastırmaya çalıştığı süreçlerde patlama ve yeniden dirilmeyi gerçekleştirir. Uzun süreli hiçbir girişim ona göre değildir. Bir sonsuzluk saplantısı vardır ve onu tanımlayan varla yok arasında olandır. Dokunulandır ama aynı zamanda da ulaşılamayandır. “Göz ucuyla görülen”dir kanımca, bu da kayıp etme olasılığı ile içi doldurulmuş bir bakıştır. Bir çelişkidir belki de sonsuzluk onun için; bahsedildiği gibi, hem var olan hem de olmayandır. Kendini anlama ve tanıma biçimine “Her insanda, her zaman, eşzamanlı iki eğilim vardır; biri Tanrı’ya, öteki Şeytan’a doğru.” düşüncesi açıklık kazandırır. Farklı düşünebilen insan, aynı zamanda girift bir özellik taşır. Felsefecilerin aşkınlık olarak anlamlandırdığı bu durum Baudlaire’i anlatmaktadır. İki tezat yönelimin biri iyi olmayı, diğeri kötü olmayı simgelerken total olarak içsel dağınıklığına da işaret eder şairin. Bu baskılanma duygusunun, sıyrılmaların, ikilemlerin altında yegâne özgür olma/olamama kaygısı yatıyordur. Özgürlüğünün kaynağı kendisidir. Başkalarının yarattığı bir dünya değildir. O bu dünyanın içinde gelip uçurumun başında durur ve bakar, kendi içinde saklanmayı, kaçmayı bir oyun haline getirir. İçinde, büyümeyen, başkalarının yanında saklı kalan ve en çok da annesinin yanında ortaya çıkan bir çocuk taşır Baudelaire.

Annesine yazdığı mektuplardan anlaşılır ki, anne hem öfkesini kustuğu bir arkadaş, hem de bir limandır. “Durumumu sana açmak için ne zaman kalemi elime alsam, seni kahretmekten, zayıf düşmüş bedenini incitmekten korkuyorum. Her an canıma kıydım, kıyacağım, bundan hiç kuşkun olmasın. Beni çok, çok sevdiğini biliyorum; aklın kör ama yüce bir karakterin var! Canıma kıymam sana saçma geliyor değil mi? ’Demek yaşlı anneni, yapayalnız bırakmayı düşünebiliyorsun‘, diyeceksin. Buna doğrudan hakkım olmasa da otuz yıla yakın bir süreden beri çektiğim acılar bağışlanmama yeter. Allah korkusu da yok mu?, diyeceksin. Görünmez bir dış varlığın kaderimle ilgilendiğine inanmayı ne kadar isterdim (bu konuda nasıl içten olduğumu benden iyi kimse bilemez); buna inanmak için ne yapsam bilmiyorum ki? Ben senin yanında hep yaşayan bir varlıktım; yalnızca benimdin artık. Hem putum, hem arkadaşımdın. Çok çok gerilerde kalmış yıllardan tutkuyla söz etmeme belki şaşacaksın. Ben bile şaşıyorum. Belki de ölümü bir kez daha arzulamamdan, geçmişin, eski vakaların aklımda lif lif çözülmesinden kaynaklanıyor bu. Daha sonra, bilirsin, kocan,  ne acımasız bir eğitim seçti benim için; kırk yaşındayım ve hâlâ o kolej yıllarını ve üvey babamın oluşturduğu korkuyu acıyla hatırlıyorum. Yine de onu sevmiştim, zaten bugün ona hak verecek olgunluktayım. Hasılı sakat tutumunu ısrarla sürdürmüştü. Bu meseleyi geçelim; zira, gözlerindeki yaşları görür gibiyim. Sonunda kurtuldum ama tümüyle terk edildim.”

İnandığı ilkelerden sapmayan, inatçı, tembel, aşırı derecede uyuşturucu kullanan, cinsel açıdan kesinlikle tuhaf sayılabilecek biri olarak anlatır onu Sartre. İç disiplinle değil de güdümlenerek hızını kullanır. Bundan memnun olmasa da öyle olmasını ister. Kendisiyle verdiği savaşı sürekli canlı tutmasına, çok erken yaşlarda babasını kaybetmesi -baba sevgisini gözetmenlerinde bulma arayışı- ve annesine olan düşkünlüğünün ensest denilebilecek boyutlarda olması bir neden oluşturur. Ancak yine de yaşadığı süre içinde anneye maddi bağımlılığının devam etmesi ve buna rağmen kendini sefaletin içinde bulması, şair olarak oradan beslenmesini sağlamış olabileceğini de gösteriyor. Fakat aynı zamanda bir sona gidiştir de bu.

Paris Sıkıntısı ve Kötülük Çiçekleri kitaplarında bu hayal kırıklığı ve hayata karşı duyduğu öfke öne çıkar. Onu bu kadar öfkelendiren toplumun -burjuva devrimleri ile- kötü koşullarda yaşaması ve bu değişmelere toplumsal tepkinin gösterilmemesidir. Çünkü bu değişim halk tarafından bir tehdit olarak algılanmıştır. Şair bu kötü giden yaşam koşullarını iyimserlikle karşılamaz, bunları çok açık bir biçimde ürünlerinde anlatır. Sembolist olmasının yanında realist bir duruşu vardır Baudelaire‘in. “Sıkıcılık” ve “Tepkisellik” onu anlatacak iki kelime olmasının ötesinde toplumsal tekdüzeliğe karşı geliştirdiği önemli savunma aracıdır. Fransız Devrimi’nin idealist yanı istenildiği gibi gerçekleşmemiş, aydınlar ve halk bu süreçten bir hayli etkilenmişlerdir. Şair olumsuzlukları anlatırken yolsuzluklara, yoksulluklara neden olanlara ve bu yükün altında ezilenlere de öfkesini dile getirir.

Genel olarak kişisel gerginlik ve öfke hali, bireysel ve toplumsal sorunların karşısında duyarlılık gösteren bir şairin iç sıkıntısıdır. İç döküm, iç haykırış yazılırken bireysel incinmişlikler ve psikolojik tepkiler de gerçeklerle birlikte verilir. O nedenle Baudelaire‘in anlaşılmasını ağırlaştıran bir olumsuzluk olarak yansımıştır bu durum bana kalırsa.

Geçmişi ele alındığında: Charles Baudelaire’in babasının erken yaşlarda öldüğü, üvey babası tarafından, “Lyon Krallık Koleji”ne yatılı öğrenci olarak yerleştirildiği görülür. Ki bundan dolayı onu hiç affetmeyecektir.“Balkon” şiiri bu sürece aittir. Ölçüsüz tavırları nedeniyle liseden atılır, okulu dışarıdan bitirir.

İç karışıklığın yükseldiği dönemde, albay olan üvey babası onu Hindistan’a göndermek isterse de o, Bourbon adasında aile dostları olan, Adolphe Autard de Bragard’ların yanında kalır. Yolculuk sonrası “Albatros” şiirini yazar. “Sömürgeli Bir Kadına” şiiri yolculuk sırasında yazılır. O sürece dahil diğer şiirleri ise, “İnsan ve Deniz”, “Alıp Götüren Koku”, “Moesta et Errabunda” ve “Yolculuk” başlığını taşır. Tiyatro oyuncusu olan Jeanne Duval ile tanışır; “Elem Çiçekleri” onun için yazılır. “Füzeler”, “Çıplak Yüreğim” isimli şiirlerinde aşk ve kadın imgesi kullanılır. “Benim güzelimin tanımını buldum. Bu güzel, yakıcı, hazin, anlaşılmayı zamana bırakan, biraz kapalı bir şey. Fikirlerimi bir kadın yüzünü örnek alarak açıklayayım.” der.

Fransız Devrimi sırasında (1848) Baudelaire barikatlarda yer alır. Bireysel bir başkaldırıdır da bu aynı zamanda. Üvey babası ve annesi ile – varisi olduğu 100 bin frank için- yol ayrımındadır. Bu anlaşmazlık büyük bir öfkeyi doğuracaktır onda. Aile kavramının parçalandığı bir süreçtir bu dönem. İhtilalden yedi yıl sonra “Modern Şiir‘in ilk örnekleri arasında yer alan “Kötülük Çiçekleri”, “Les Fleurs du Mal” ismi ile kitap olarak yayınlanır. Kitabın yayınlandığı yıl, bazı bölümleri gayri ahlaki olarak değerlendirilir ve dava açılarak “Takılar, Léthé, Pek Neşeli Kadına, Lesbos, Lanetlenmiş Kadınlar, Vampirin Değişimleri, Non Sataita, Güzel Gemi ve Kızıl Saçlı Dilenci Kız.” şiirlerinin “aktöreye saldırı” olarak kabul edilir; “Aziz Pierre’in İsa’yı İnkârı, Habil ile Kabil, Şeytan’a Methiye ve Katilin Şarabı” isimli şiirleri de, “dinî inançlara saldırı” ithamıyla yasaklanır. –Yasaklama eyleminin günümüzde bir gelenek haline alması ilginç bir tesadüf olsa gerek. Théophile Gautier üstüne kaleme aldığı çalışma, Victor Hugo’nun, Kötülük Çiçekleri üzerine yazdığı bir mektupla beraber yayınlanır ve Victor Hugo, “Elem Çiçekleri’niz yıldızlar gibi parlayıp, ışık ve kıvılcımlar saçıyor” diye yazar. Bu beğeninin aksine başka bir yazıda kitabın rezalet olduğu “İğrençlik, rezillikle dirsek dirseğe; kokuşmuşlukla, çirkef kolkola girmiş”. cümleleri ile verilir. Diğer bir yazı ise bu düşünceleri destekler yöndedir. Çünkü “Bu kadar az sayfada, bu kadar çok memenin ısırıldığı ve çiğnendiği hiçbir kitap da görülmemiştir; bu kadar iblis, cenin, şeytan, kemirgen, kedi ve kurtların cirit attığı başka bir kitap da yoktur. Bu eser, aklın tüm delilik ve saçmalıklarına kalbin tüm kokuşmuşluklarına açık bir hastanedir…Kötülük Çiçekleri şiir kitabı Madame Bovary kitabı ile kıyaslanır ve “roman bile ağzı süt kokan bir çocuk gibi kalır.” denilir. Bütün bu yazılanlara şairin de bir yanıtı vardır elbette: “Şiirin amacının şunu veya bunu öğretmek olduğunu düşünen bir yığın insan var. Şiir, gelenek ve görenekleri yetkinleştirmeliymiş, şuuru güçlendirmeliymiş, kısaca yararlı olanı göstermeliymiş. Kişi kendine eğilme, ruhunu sorgulamak, coşkulu hatıralarını yadetmek istesin, yeter, o zaman şiir’in şiirden başka amacı olmadığını görürüz. Sözüme kulak verilsin, şiir, gelenek ve görenekleri soylulaştırmaz, demiyorum; son amacının, hedefinin, insanları bayağı çıkarlar üzerine yükseltmek olduğunu yoksaymıyorum. Söylemek istediğim şu: Eğer şairin tek amacı aktöreyi izlemek ve savunmak olursa o zaman eserinin şiirsel gücü de zayıflamış olur. Hatta denebilir ki, böyle durumda ortaya çıkan eser de kötüdür.” Bu tartışmalar uzun süre devam ederken aynı süreçte POE‘den yaptığı çeviriler kendi şiirleri ile yayınlanır. Reuve des deux Mondes isimli dergide de on sekiz şiiri çıkar. Le Pre’sent isimli dergide “Gece Şiirleri”. Artiste dergisi için de Flaubert hakkında analiz çalışmasını kaleme alır.

Baudelaire’in sağlığı gittikçe bozulur –Frengi hastasıdır; ancak yazma ediminden de uzak duramaz. Bunu afyon ve geyikotu gibi uyuşturucu maddeleri kullanarak gerçekleştirir. 1860 yılının Mayıs sonunda diğer kitabı Paradis Artificiels-Yalancı Cennetler yayınlanır. 1864’te Le Figaro‘da, altı şiiri kapsayan “Le Spleen de Paris”i yayınlanır.

Dönüp yukarıda onun için yazdıklarıma/yazılanlara bakıyorum ve Baudelaire profilini yeniden çiziyorum. Toplumsal anlamda ideolojik duruşu belli olmayan şair, bohem hayatı yaşar. İçsel bungunluğunu tetikleyen sosyal statünün sarhoşluğu, bireysel ilişkiler ve toplumsal alanda yaşanan kaos, onu ilginç bir sınıra getirmiştir. Kendisiyle uğraşan, kendini yoran, zaman zaman intiharı düşünen – başkalarına acı çektirme içgüdüsü ile olabilir – bir çizgidir bu. Elbette şair olarak yargılanması noktasında koyduğu tavır çok ciddidir ve şimdi içinde bir örnek oluşturur. Şu bir gerçek ki hangi dönemde kitaplar yakılırsa yakılsın, verilen emek anlaşılmıyor olsa da zaman içinde daha çok değer kazanıyor.

Şairin ve – senbolist diğer şairlerin çıkış noktalarını oluşturan – klasik gelenek ve baskılara karşı şiirleriyle varoluşları, “avangard sanat” ve edebiyat için bir temel sayılmaktadır. Diğer yandan Baudelaire de olmak üzere özel yaşamları birbirine benzeyen diğer şairleri incelerseniz, temel olarak travmatik geçmişlerinin uzantısı olan duygusal tercihlerinin hep risk taşıdığı ve o risklerin bedellerini ödeyerek yaşadıkları görülür. Elbette sanat onlar için vazgeçilmezdir. Koşulları ve tercihleri ne olursa olsun, aynı anda iyi eserlerin de sahibi olunabiliyor pekâlâ.

 

 

 

 

Not: Bazı yazılarda “Kötülük Çiçekleri”, “Elem Çiçekleri” olarak geçer.-

Kaynak

-Jehan Poul Sartre, Beaudelaire (İthaki yayınları 2003)

-Sinami Orhan, Charles Beaudelaire yazısı

(Akademya’ya Doğru Kültür ve Sanat Platformu)

 

 MALLARME BİR ŞEY SÖYLÜYOR

şiir sanatı,  görkemi  dile getirmek için kuruldu

1842 yılında Paris’te doğar Mallarme, annesini kaybedince anneannesi tarafından yetiştirilir. Babasından -hangi nedenle bilinmez- hiç bahsedilmez. Dine dayalı bir okulda eğitimini tamamlar. Dinsel baskı ve içsel bunalımlar onun şiirle tanışmasını sağlar. “Altın Kadeh” ve “Koruyucu Melekler” bu döneme ait şiirlerindendir. Okul bittikten sonra işe girer, işini sevmez ve Maria ile tanışır, onunla İngiltere’ye gider. İyi bir Poe hayranıdır.Onun şiirini, anlamak için İngilizce dersleri alır, öğretmenlik yapmaya başlar ve Poe’dan  şiir çevirileri yapar. Kişilik olarak, uysal, içine kapanıktır ve sevilen bir şairdir.

Erken yaşlarda, Hugo ve Musset etkilerinin olduğu şiirlerini “Dört Duvar Arasında”  başlığı altında toplar. Yine bu yaşlarda bir şiir seçkisine sahiptir ve bu onun için önemlidir. Bu seçkide, ileride en iyi dostları arasında olacak olan, Baudelaire ve Poe’nun, şiirlerine ilişkin çalışmaları da yer alır. Bu dönmede ilk olarak “Maskeli Balolar” şiirini yayımlatmak isterse de, bu istem gerçekleşmez, ancak tiyatroya ilişkin makaleleri yayınlanmaya devam eder. 1862 yılı çıkış anlamında onun için iyi bir yıl olur. Şiirleri o dönemin önemli dergilerinde yayınlanır. Papilon ve Journal des Baigneurs bunlardan bir kaçıdır. Aynı yıl “Sanatsal Günah; Herkes için Sanat” bildirisinde şiire bakış açısından ve şairlere kıymet verilmediğinden bahseder ve “sanatçı halka indirilir ama, sanat indirilmez” der. Sanatı adına ciddi anlamda gerçekleştirdiği bir eylemdir, söz söyleme iradesidir bu bildiri. “Zavallı Solgun Çocuk” ve “Sonbahar Sızlanması”nı içine alan Laterna’yı, Dizeler ve Düzyazı ile şiir üstüne yazılmış Divagations’u, Soneleri ve birçok ürününü ilerleyen sanat yaşamı içinde yayınlar. Onu üne kavuşturan birçok şiirinin yanında, yayınlanmayan diğer şiirleri de ölümünden sonra “Şiirler” kitabıyla basılır.

Sembolistlerin ustası olarak kabul edilir Mallarme, o bunu kabul etmese de söylemleriyle ve edebiyattaki duruşuyla yeni bir hareketin öncüsüdür. Usta sayılmasını iki nedene bağlar; genç şairlerin fikirlerine inanmasına ve onlara neden inandığına, ona göre; gençler klasik Fransız şiirinde, dizesinde akıcılık ve hareketlilik yaratacak, bu da şiire soluk aldıracaktır. Hangi alan olursa olsun inanma ve karar vermeyle kendini gerçekleştirebileceğini bilir, hayatı kendine, öyle öğütler, örgütler ve içinde hissettiği şiiri anlatır.

 

Mallerme, modernizmin farklı yaklaşımlarına yakın durarak oluşturur şiirini. Dört büyükler olarak bilinen ve aynı akımın kurucuları olan Baudelaire, Verlaine, Rimbaud ve Mallarme için akımın amaçları ortak buluşma noktaları olsa da, şiirde yakaladıkları “modernist anlayış”ta önemli farklar vardır. Döneme ilişkin toplumsal yapıya çok da ters düşmeyerek daha çok bireysel başkaldırıları ile ön plana çıkarlar. Paris’in değişim sürecine tanıklık etmiş olmalarının etkisi olmuştur şiirlerini içselleştirmelerinde. Bir şairin sosyolojik ve toplumsal değişimlerin uzağına düşmesi anlaşılır bir şey olmazdı. Ve Mallarme bu etkilenimlerin yeni şairleri ortaya çıkarmış olmasından sıkıntılıdır. Ressam Degas’ın, ona yazdığı bir mektupta; “çok güzel duygularım var, ama şiirde başarıya eremiyorum. Neden?” diye sorar, o da “Dostum, şiir sözcüklerle yazılır. Herkesin duyguları, düşünceleri var, yetseydi herkes şair olurdu” diyerek belki de bir yanıt verir. Şiirin müzikalitesinden bahseder. Mallarme’ye göre iyi bir “şair sözü, ses değeri kazanan, müzik notalarına dönüşen sözcüklere bırakır”. Öyle olmalıdır ki, şiir akıl damağında bir tat bırakmalı ve bir kez daha söylenebilmelidir. Çünkü şiir de; kalbin, düşün, duyguların yansımasıdır. Etkileme ve etkilenme öznesine göre bir farklılık yaratsa da Mallarme tam bu noktada şirini “enstrüman” gibi kullanmaktadır. Ona göre şiir kendi sıkışmışlığında çeperini zorlar, kendini aşar ve enerjisi sınırları zorlamaya devam eder. “Şiir sözcüklerin dinidir” ve her sözcük şiir için vazgeçilmezdir.

 

*“Devirdim sayfaları!, gönlümde yine hüzün var.

Kaçmak! oralara kaçmak! Nasıl da mutlu kuşlar

Göklere köpükler arasında kanat çırpmaktan!”…

 

Şiir anlayışını“…Bir nesneyi nitelendirmek, açıkça belirlemek şiirden alınacak hazzın dörtte üçünü yok etmektir. Simgeyi oluşturan şey gizemin en yetkin bir biçimde kullanılmasıdır. Bir ruh halini göstermek için nesneyi azar azar, yavaş yavaş çağrıştırıp düşündürtmek  ya da tersine, bir nesne seçmek ve bir dizi ipuçları vererek, bu nesneden kalkıp ruh halini ortaya koymak…cümleleriyle ortaya koyar. Gizemden söz eder Mallarme, en iyi anlatımın dolaylı anlatım olduğunu söyler. Doğrudan anlatımın okuyucunun imgeleminde ve çağrışımsal dünyasında coşku ve keyif yaratmayacağının altını çizer. Güzel dize önemlidir ancak Parnasse’çıların yaptığı gibi sadece bu güzelliğe hayran olmak yanıltıcıdır. Orkestrada yer alan nefesli çalgıların sesini sürekli olarak duymak rahatsızlık vericidir örneğinden yola çıkarak şiiri tek düzelikten kurtarmanın ve ona nefes aldırmanın gerekliliğine inanır. Şiirinde -ona temel oluşturan- Parnasse Öğretisi’ne karşı geliştirdiği düşüncesini de dile getirmiş olur. O bir gizemcidir ve şiirinde inandığı bu düşüncesini de kullanmıştır.

Mallarme meraklı ve araştırmacı bir şairdir. Şiirindeki her tema onun ruhunda ve kaleminde bir anlam bulur. İzlenimci ressam dostları, ışığı ön plana çıkaran nesnelerden çok, ışığın kendisiyle ilgilenmesini sağlamıştır. Muhtemelen ışığın kırılması rengin şiir içindeki yerini de belirlemiştir. Işık ve güneş evrenin iki yapı taşı olduğuna göre güneşin şiirinde olmaması düşünülemez. Güneş onun için dünyayı aydınlatan, enerji yükleyen bir parıltı olmasının yanında imge olarak da birçok şiirinde “anlam genişlemesinin” yarattığı zengin “yan anlamları” ile yer alır. Düş teması, bir ütopyadan söz etmez ama uzakta olanı, ulaşılamayanı simgeler ve zaman zaman düş, küçük bir arzu olarak karşımıza çıkar. Görüntü şiirinde bunu görmek mümkün. “Şiirler” kitabında hiçlik teması “üç temel benzetme”de ele alınır: deniz, gece ve kış. Deniz, uzaklığı; gece, dünyayla yaşamın ayrılışını; kış ise dünyanın giderek yok oluşunu, yitişini simgeler. Hiçliği, umudunu kıran bir güçlük olarak sunar. Ancak Cazalise’e yazdığı bir mektupta o, “biz maddenin boş biçimlerinden başka bir şey değiliz- ama Tanrıyı ve kendi ruhumuzu yaratacak kadarda yüceyizderkengerçeğin kendisi olan hiçliğin önünde” söyleyeceği yalanlar onu cesaretlendirir.

Şiir zor olanın karşısında, onda varolan bir güçtür aslında. Ve bu gücü deneyimleriyle ve söz ustalığıyla iyi birleştirir. Onun söz dizimindeki bu inceliğini –“özenticilikkibarlık”ını, Gabriel Bounoure -Kahire dergisinde (1942)- şöyle ifade eder  “Mallarme’de bir Çin efendiliği, çelebiliği vardır; sözcüklerin o enfes kullanılışı, o ölçülülük, o eksilti, sözcüklerin kılı kırk yararak seçilmesi, anıştırmalı ve dolaylı anlatım, o bilgece ifade biçimleri. Nesneyi bıraktıkları yoklukla simgeleyen sayfa boşlukları, sessizlikler, kayboluşlar”. Özenticilik, sanırım duyguya özendirmeyi, duygularda olması gereken; incelik ve zarafeti anlatmaktadır. Şiirlerde nesneye -Biblo Teması’na- yer verme, Mallarme için önemlidir. Özel bir anlam taşır, mesela; nesneler hiçlikten ve kaybolmuşluktan onu koruyan eşyalardır. “Dizeler yelpazenin kanat vuruşlarına” benzetilir. Diğer taraftan, yelpazenin kanat vuruşu bir isteme bağlıdır. Tabii olan şeydir. “Düş kırıcı gerçeği saklamak için boşluğu maskelemek” ve “temel hiçliği bir dekor ile kaplamak” gerekir. Bunlar, Mallarme şiir sanatının iki önemli noktasıdır. Yani “düzgün- yapaylık” kusurları yontmanın ve estetikle sunmanın diğer bir yolu olmalıdır ki bu da şiirinde bahsedilen özendirme ve kibarlığıyla örtüşmektedir. Geleneksel bir yapıyı sorgulaması da bu yolla olur.

Mallarme’nin hayatı salt şiirle geçmemiştir elbette. 1864’lere gelindiğinde – çocukken, annesinin ve kız kardeşinin ölümü– ve Genevieve’nin doğumuyla devam eden ruhsal değişimi ve baş ağrıları onu etkiler ancak yazmaya devam eder. “Herodiade” ve Genevieve geçimsiz iki sevgilidir, onun için. Bunalım yıllarına dair yazılabilecek diğer not ise, bitmek tükenmek bilmeyen yazma merakını sil baştan yeniden kurgulaması, estetik kaygılarının onu yorması ve Baudelaire ile Poe’ya olan bağlılık ve hayranlık duygusunun birbiriyle çatışması gösterilir. Yaşadığı gergin ve yorucu yıllara rağmen o, bir dirilişten ve şiir anlayışından söz eder 1865’de ona göre nesne, güzelliğe varmak için bir araçtır. “Yapıtımın konusu güzelliktir, görünüşteki konu güzelliğe varmak için bir gerekçedir” der. Onun serüveninde, birçok şiiri önemli olmasına rağmen, “Herodiade” şiiri farklı bir tarzda yazılmıştır. En azından o böyle değerlendirir. Çünkü amaçladığı onu anlatan, yeni bir dildir. İzlenimciliğe yönelim yaşarken Parnase Öğretisi’nden de yavaş yavaş uzaklaşma anlamına gelmektedir bu**. Herodiade tiyatro eseri olarak ele alınır, sonradan şiirleştirilir. Ancak okuduğunda, biçimsel ve anlatım yönünden şiirin hala, tiyatral dil özelliğini koruduğu görülür. Lirik anlatımlı güzel bir şiir olmasının yanında Dadı ve Herodiade arasında gerçekleşen uzun bir konuşma gibidir.

 

DADI

“Yaşıyorsun! bir ecenin gölgesi midir yoksa?

 Bu gördüğüm, yüzüklü parmakları dudağımda

 Yürümeyin bilinmez bir çağda….

HERODİADE

                                                      Uzak durun

Sarışın, coşkun seli tertemiz saçlarımın,

Yalnız bedenimi arıtıp yuduğu zaman

Ve büyük bir korku ile dondurduğu zaman

Ölümsüz olunca ışığı sardığın saçlarım

Ey kadın bir öpüşe

                              Feda olurdu canım…”

 

İyi bir sanat için şiir ve müziğin birlikteliğine inanan Mallarme, “Herodiade” ve “Bir Zar Atımı Asla Ortadan Kaldırmayacak Rastlantıyı” şiirinde müzikaliteyi ön plana çıkarmıştır. Düzyazı olarak ele alınan şiir- Zar Atımı –bahsedildiği gibi; biçimsel açıdan her sayfa tek başına okunduğunda, iç ritmin kırıldığını ancak sayfalar sağlı sollu okunduğunda ritmin tek düzlemde ilerlediğini ve bütünlük kazandığını göreceksiniz. Çünkü sağ ve soldaki dizeler birbiriyle ilişkilendirilmiştir. Şiirle ilgili olarak “metnin dizgisindeki harflerin çeşitlemesi büyüklük küçüklükleri, karakter değişiklikleri, biçimleri vb. ve düzeniyle, bir senfoniyi andırdığı” değerlendirmesi yapılır.

Bu değerlendirme ve genel değerlendirmeler birlikte ele alındığında Mallarme, sadece ülkesinde değil, dünya edebiyatında da duruşu ve yetkinliği ile etkileyicidir. Türk edebiyatına bakıldığında birçok şairin ve yazarın okumadan geçemeyeceği şair olduğu da görülecektir. İş onun dilinden ve kaleminden anlaşılmaya gelince bu zor olacaktır. Öncelikle birçok şairin ya da yazarın dilini bilmemesi ve çeviri anlamında, onun geç keşfedilmesi neden olarak gösterilebilir. Doğru çevirilerin yapılamaması, kullandığı şiir dilini, üslubunu, esinlenmeyi yaratan öğelerin tam olarak görülebilmesini engellemiştir. Yine de esinlenme anlamında çok olmasa da; Yahya Kemal, Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Haşim ve diğer şairler okurlar onu. Ve Ahmet Haşim’le Mallarme arasında “saf şiir” anlamında bir ortaklık kurulur, Yakup Kadri ile Abdulhak Şinasi tarafından. Ancak onu kendi doğasıyla anlayan iki yazar vardır ki, Nurullah Ataç ve A. Hamdi Tanpınar; her ikisi de onun çağını aşan gücü konusunda hemfikirdir. Nurullah Ataç Mallarme için “ şair olsaydım onun gibi yazmak isterdim” der. Sonuç olarak, Türkiye’de yazarlık kimliğine ilişkin “…çeviri engeline takıldığından yapıtının şiirimizdeki etkisi belirsiz, sınırlı, dolaylı, kimi kez çarpıtıcı, en azından geçici yansımalardan öteye geçmemiştir” diye yazılır onun için.

Stephane Mallarme’nin çeviri kitapları incelendiğinde, üzerinde durulan titizliği, kuramsal tanımlamaları, kendi deneyimleri, bilgisi, yeteneği okuyucunun kafasında bir Mallarme ismiyle tanışmasını sağlar. Söylediği ve yaptığı tespitlerin birçoğu genel-geçerliliği olan ve hala yaşayan bir gerçeği imlemektedir. Sanırım ona evrensel düşünür denilmesinde bir sakınca yoktur. Jules HURET’in, onunla gerçekleştirdiği röportajı okumuş olanlar bilirler ki söyledikleri ve onunla ilgili yazılanlar haklı bir nedene dayanır.

Yazın bireysel bir çabadır. Yazın insanının ya da daha iyisini yazmaya çalışan düşünce ve imge insanının yolunu seçmekten başka şansı yoktur. Ve o şansı denemekten.

Frost der ki, “…ormanda, önümde ikiye ayrılan bir yol vardı ve ben daha az gidileni seçtim, fark yaratan buydu…

 

 

 

Aydanur SARAÇ

Ekim 2006

 Kaynak

 

*İmbat şiiri – Mallarme(Çev.E.Alkan)

Erdoğan Alkan

Stephane Mallarme

Şiirler– Varlık Şiir

**Ömer Aygün

Stephane Mallarme Profil.

(Say: 15 ) YKY

“EY, İKİ ADIMLIK YERKÜRE/SENİN BÜTÜN ARKA BAHÇELERİNİ GÖRDÜM BEN”

Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kim bilir belki kendimle barışabilseydim…)” Z. Ekin Karabay.          

 

Nilgün Marmara  hakkında bahsedilirken intihar olgusuna da değinmek gerekiyor kuşkusuz. Nedenleri ve detayları bu yazıda tam ele alınmasa da bilimsel yaklaşımlara değinmekte yarar var. Çünkü intihar eylemi bireysel olmakla birlikte sosyolojik ve toplumsal öneme de sahip.

Tüm dünyada,  intihar ve intihar girişimleri için, ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda olduğu yazılır. İntihar ya da intihar eylemi nedir? *”İnsanın kendi kendisini cezalandırma veya kendisini kasıtlı olarak dünyadan ayırmak için girişilen eylem” ya da diğer bir anlamıyla” insanın yaşamına son vermek amacı ile yaptığı ve başarı ile sonuçlandırdığı patolojik bir davranış” olarak tanımlanır. Başka kaynaklara göre de davranışın başarılı olamamasının önemi yoktur. O da eylem olarak kabul edilir.

 

Çeşitli yaş gruplarında böylesine yaygın olan ve gerçekleştirilememesi durumlarında tekrar edilen intihar davranışı ya da intihar eylemi için uzmanlar;** “yaş, cinsiyet, psikiatrik bozukluklar, umutsuzluk hisleri, zorlu yaşam olayları, çocukluk dönemi yaşantıları, fiziksel ya da cinsel istismar, ailesel ve genetik faktörler, fiziksel hastalık öyküsü, psikososyal ve çevresel etkenler gibi çok çeşitli faktörler”in öneminden bahseder ve intihar biçimlerinde bölgesel farklılıkların, ekonomik ve sosyal statünün bu faktörlerde destekleyici rol oynadığından. Oysa intiharda amaç kişinin kendisini öldürmesi değildir. Dayanılmaz görünen bir soruna verilen cevaptır.*** Başka bir açıklamada ise “yaşamdan uzaklaşmak değil, kendine acı veren gerçekliğinden uzaklaşmak, kendi gerçekliğini değiştirme konusundaki bir çaresizliğin anlatımıdır”denilir. Bu durum, Freud’a göre ise “yaşam ilkesi”nin “ölüm ilkesi tarafından iptal” edilmesidir. Neresinden bakarsanız bakın, bilinçli bir tecih olduğu ve düşünsel hazırlık süreci geçirdikleri söylense de; anlık bir karar olmalı. Anlık ve güçlü bir ruh hali…

 

Nilgün Marmara, Sylvıa Plath üzerine hazırladığı tezinde yer verir bu saptamaya, ilginç bir buluşmadır aslında onlarınkisi. Aklıma işaretlenmiş buluşma olacağı geliyor, ancak yine de tez sonrası ölüme daha mı yakın hissetti kendisini diyorum. Sanatçı açısından intihar düşüncesinin altında yatan nedeni, şöyle açıklayacaktır Marmara: “Bazı sanatçılar verdikleri tepkiyi aşırılaştırıp, ıstırap verici bir şekilde kendi benliklerinden yoksun oldukları hissine kapılarak dünyada eylemlerde bulunmakatan vazgeçerler” Bu yorum kendi intiharına da açıklama getirebilir belki. Getirebilir mi? Olsa bile ya da bilinçli tercih olduğunu kabullensek bile düşünüyorum. İntihar eyleminde neler düşünülür? Değer mi, tüm eylemelerden vaz geçilir olmaya? Son eylem tüm eylemelerin toplamı mıdır?

″Sartre, İntihar dünyada var olmanın başka bir yoludur”der. Kişinin “kendi varlığının farkına varması mıdır”, “varlığının tanımını hiçlikle” sınaması mıdır? Öyle düşünülüyorsa; bedeli ağır bir son olmalı. Daha çok kaçış olarak düşünsem de intiharı; yaşamda acıyı atıl duruma getirmenin başka bir yolu olarak algılamaya ve yaşananları anlamlandırmaya çalışıyorum. Ölüm biçimleri ne olursa olsun: Pavese, Kafka, Woolf, Nerval, Mayakovski, Vincent Van Gogh, Sergey Yesenin, Silvia Plath, Attila Jozsef, İlhami Çiçek, Kaan İnce, Z. Ekin Karabay… vb. –hepsinin- dokunamadığı, dokunduğunda ise yaşama kanayan bir acısı olduğunu anlayabiliyorum. Paylaşılmanın belki de yararsız olduğunu düşündükleri o anları. Uzlaşmanın gereksizliğinden, bıçak sırtındaki sonsuzluğa varan vedaları…Bir hayat kaç kez yinelenir ki?. Bu büyük bir cesaretin sonrası. Bahçemizin eksik gülleri onlar.

 

İntiharlar duygusal anlamda geriye kalanlar için yıkım olsa da; aileler tarafından reddedilse de ve bundan utanılsa da, toplumsal ve devlet yönetimleri açısından iki uçlu öneme sahip. Geçmiş yüzyıllardan (Sanayi Devrimi ve Yunan düşüncesi içinde olmak üzere) itibaren intihar cinayet  sayılır. Bunun nedeni; -davranış biçimlerinin- devlet otoretisinin cezalandırma yöntemlerine ve doğa kanunlarına isyan anlamına gelmesi olarak gösterilmiştir. Diğer boyut ise, toplum sağlığı açısından değerlendirilebileceği gibi  dini ve ahlaki değerler açısından da ele alınabilir elbette. “Allah’ın verdiği canı sadece Allah”ın alıyor olması, bireysel yaşam hakkının “günah”la ilşikisine bir örnek olarak verilebilir. Ancak bu eğilimi taşıyan kişilerin intihar anında –günah ya da sevap ayrımını- düşünme mantığından uzakta yaşadıklarını sanırım hepimiz tahmin edebiliriz. Uzakta ama tek bir düşünceye odaklanmış şekilde. Kaldı ki, ideolojik tepki olarak gerçekleştirilen eylemler psikolojik temelli olan intihatların dışında tutulmalıdır. İntiharlar genel olarak ele alındığında; devlet otoritesi, toplumsal baskı, tanrısal korku ya da bireysel otoriteler engelleyici bir unsur olmaktan çıkıyor ve tetikleyici bir olgu haline de gelebiliyor. Çünkü her iki düşünce biçiminde de ortak olan otoritedir. İntihar ise bir karşı çıkış ve redediş noktasıdır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bir yanıttır.

 

Duygusal boyutun, yaşanılan gerçekliği nasıl anlamlandırdığı ve nasıl algılayacağı ve gelecekte neyin temelini oluşturacağı, kişi açısından önemlidir ve diğerleri tarafından da önemsenmelidir. İster sanatçı, ister sıradan insanlar için intihar -ortak noktaları- öncelikle kendilerinden vaz geçme halleridir. Marmara, “Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi” kitabında, yer alan -“var olan otorite (her ne ise) tarafından tutuklanıp…”- devam eden cümlelerin ortasında parantez içine alınan kişisel düşünce, her türlü otoriteye, dayatmışlığa, duygusuzluğa, sahtekarlığa karşı ne düşündüğünün ipuçlarını verir. Ve belki de bunlar onun için önemi anlaşılmayan -sıradanlığa indirgenmiş-büyük beklentilerdi. Sıradanlık ise başkalarının elbette tek başına dayattığı süreç değildi.  Marmara açısından düşünüldüğünde, gözün gördüğü, kalbin, aklın ve başkalarının değiştiremediği olumsuz yaşanmışlık onun kendini bir savaşın içinde bulmasına neden olmuştur. Savaş meydanında kaybediş de vardır, kazanmak da.

 

Zaman Zaman bu tür kritik örneklerde ilişkilerin sağlamlığı kurtarıcı olabilir miydi? diye sorgulamaya çalışıyorum.Onun çok genç yaşta sevdiği yıldızlar gibi kaymasını ve pes etmesini kolaylaştıran  ya da ötekilerin vazgeçme özgürlüğünü kullanmasını engelleyen ne olabilirdi? Onun ve onların serüveninde en yakınları, arkadaşları, dostları gerçekten vardılar, ama nereye kadar vardılar okuyabildiklerimizle sınırlı. Ancak yavaş yavaş yaşamı yok saymaya başlayan şairi anlamak o kadar kolay olmamıştır. Fark edilmiyorsa insanları bir araya getiren araçlar ve amaçları düşünmek gerkiyor kuşkusuz. Benim aklıma gelen, dil olabilir, edebiyat olabilir, şiir olabilir ve bu ortaklık çıkar ilişkisi olabilir… Bu ilgilenmediğiniz bir yanı olabilir ya da çok ilgilendiğiniz bir yanı!… Ne yazık ki sadece amaçlar üzerinden kurgulanan ilişkiler yan anlamlar ve anlamsızlıklar yüklenerek “tüketiliyor”. Mutlak kendi içsel yolculukları zordu ve başa çıkabilecek kadar sağlam kişiliği yoktu, olabilir ancak bir insan ötekine/lerine kendi kapısını aralıyorsa  nefes almasını kolaylaştıracağı için yapıyordur bunu. Tarihte bu tür umursamazlıkların örnekleri görüldü ve günümüzde de görülmeye devam ediyor. Buna bağlı olarak  onun için dostları ne demişler, ona bakalım.

 

Cemal Süreya, 841. gün’de “Zelda”sını şöyle anlatıyor

Nilgün ölmüs. Besinci kattaki evinin penceresinden kendini asagi atarak canina kiymis. Ece Ayhan söyledi. Çok degisik bir insandi Zelda. Aksamları belli saatten sonra kisilik, hatta beden degistiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakıslarina çok güzel, ama ürkütücü bir parıltı  eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım ,otuzunada girmemişti dahaEce ile Gergedan için yaptııiıiz aylik söyleside ondan söyle söz ettim: Bu dünyayı baska bir hayatin bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu.
Dönüp baktıgımda bir aıi da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememisim. Bugün ortaya çııiyor.”

Nilgün’ün yüzünde kaçırılan başka neler vardı. Elbette çok şey.

“Nilgün Marmara’nın şiirinin dinamiğini oluşturan ruh durumu (ya da ruh durumları) ile yazı arasındaki ilişki sizce nedir? Nilgün Marmara’nın özel hayatına, şiirle olan ilişkisine dair anılar ya da birtakım diyaloglar hatırlıyor musunuz? “Ece Ayhan’a sorulur bu sorular, aslında 8 sorudan ikisini almak istedim, çünkü şair ve şair, şair ve dostlukları üzerinden kurduğum cümlelere denk gelen yanıtları bulmak istedim belki de. Ece Ayhan “128 Nilgün Marmara”sı için:

“Nilgün Marmara’nın şiirleri, yabancı etki aranıyorsa, en çok Dylan Thomas çizgisi vardır denebilir. Anglo-Sakson şiiri! (‘Milkwood’un Dylan Thomas’da ne anlama geldiğini bulursanız, bir ipucu yakalamış olursunuz. Nilgün Marmara’nın Kızıltoprak’ta, denize ters yönde, bir çığlık bile atmadan kendini 6. kattan aşağı bırakması üzerine ben ne söyleyebilirim ki. Kağan Önal, Perihan Marmara ve arkadaşları Gülseli inal, Mustafa Irgat, Emel Şahinkaya, Seyhan Erözçelik, Cezmi Ersöz, Ahmet Soysal., konuşabilirler bakın.Cihat Burak, pahasının sonucu için, kaç kez sormuştur bana “Ama niye?” Cemal Süreya hiçbir şey sormamıştı. Nejat Bayramoğlu ise “Bizim hiçbirimizin yapamadığı şeyi yaptı kız” demişti. İşte ancak bunları, bunları diyorum. Bu kadar. ” diyecektir. Neden Cemal Süreya “hiçbir şey” sormadı, bunun üzerinde durmalı mıyım bilmiyorum!..

“Büyük Nilgün”ünü, diğer adıyla Zelda’yı, 128 Nilgün Marmara’yı edebiyat camiasına ya da şiir çevresine tanıtan, İlhan Berk’tir. Ece Ayhan, Nilgün’ün ölümünden sonra kaleme aldığı yazısında öyle diyor. Ve arkasından çok şeyler yazılıp, çok şeyler söyleniyor. Ben ise sağlam ilişkilerin dostluklarda kurtarıcı rol oynayacağına inanıyorum.

Bütün bu psikoanaliz ve intihar nedenselliği içinde varılmaya çalışılan -ya da şairin varmaya çalıştığı- yer onu daraltan dünyayla savaşabileceğine inanmaması da olabilirdi belki. Bu gel-gitler, içsel çöküş, yeniden canlanma bilinci, bitişi,  günlüklere ve şiirlere yansıyor elbette.

          “Kırmızı Kahverengi Defter” günlüğünü okuyanlar; 1986 yılının Ağustos ayından sonra -ve öncesinde de var-  direncinin ciddi bir şekilde kırıldığını, ölüm imgesiyle çok fazla ilgilendiğini görür. 17 Eylül 1986 sonrası notlarında “Azımsanmayacak kadar ölmüşüm!/Azımsanmayacak denli ölüyüm!” der. Sayfa 51,53,55, ve 57’de Çöl, yalnızlığını, kaçışlarını, Ev, en yakınında onu güvensiz hissettireni; Dehliz,  kendi içselliğini, iç sesini; Tek sayı, netlik kazanmış korkularını; Çift sayı, alternatiflerini –denediği ama başaramadığı-; Elmas tanecikleri, umudu taşıdığını; Fal, yüzleşme anını anlatıyor bana. 14 Temmuz 1987 Çarşamba, sıkıldığı bir gündür. Beraber olduğu insanlardan uzaklaşmayı düşünürken neden onlarla, orada olduğunu anlamaya çalışacaktır ve İstanbul’a dönmek onu çok ürkütecektir. Binlerce düşü, dileği ve gerçekleştirmek istedikleri vardır.”Arzu yeterince varsa dönüştürme kolaylaşır” derken, “Megda Szaba, Yavru Ceylan’ı nasıl öldürüyor, onu özgürleştirmekle öldürmek arasında hiçbir fark yoktur belki de”diye yazacaktır. 9 Ağustos 1987’de ise notlarına şu cümleyi ekleyecektir.”…Dilsizliğimi, uzam ve insanın eksikliğinin genliğinde öğrendim. Çöl görmüş bir hali var! Ölürken kahkahamı ona bırakacağım…” Bunu sorgulamalarla ve hesaplaşmalarla yapıyor. Ve bekleme salonunda ona merhaba diyen birçok insanı bu hesaplaşmaya katarak bitiriyor notlarını.

Ve Marmara’nın, birey olarak yaşadığı yanlızlıklar, kırılmalar, düşle-gerçeğin girift hali en çok da şiirde hissediliyor. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” kitabında şiirlerinin izleği zor bir çizginin üstünde yol alıyor- bireysel ilişkilerinde ve bunun içsel yansımalarında etkili olan kırılmaları anlatıyor  ve tema olarak her şiir, şairin yanlızlığına dönüp geliyor. 1977’den 1980’e kadar olan şiirlerinde içsel durumlar ve psişik nedenler sorgulanıyor.“Çiçek Dürbünü Benzetisi İyimserce”,“Zorunlu Tünel” ve “Kopuş Beklentisi”inde yer alan sunular ve adı geçen şiirlerde bu olgular rahatlıkla görülebilir.”Ancak Yazgıdır Bu” şiirinde diğerlerinden farklı olarak çocukluğuna varan bir ayrıntı saklıdır. Ev ve  anne  imgesi ile -bu gerçeklikle- kendisi arasında ki özel alanı sorgular. Aynı ve daha yüksek sesle yapılan sorgulama “Dönüşsüz Yara”da net bir şekilde yer alıyor.

Sen ne getirdin çocukluğundan? Şen kahkahalar ulumalar dona kalmalar mı?

..…

Nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun anılarıma düz baktıran

Ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım, Dantelalı tafta yumuşaklıkla,

Savaşırdım kovmaya çifte yetkeyi, hiçlemeye annemi ve uykuyu

Öğle sonralarından ürkünç odaların!

Beni aşağılayan sarsan,

Aşan bizleri mor birliktelik” (“Ancak Yazgıdır Bu”)

1980 Mayıs’ından ve 1986’dan  sonra yazılan şiirlerde çok sık rastlanan sorgulamalar ve psişik kaygılara ölüm imgesi eklenmeye başlıyor. Haziran 1980 tarihli şiiri, “Öte Işıkların Arzusu” bu şiirlerden sadece bir tanesidir. Ancak 1980’lere kadar yazılan şiirler, çok uzun cümlelerle kurulmuş dizelerden oluşmakta, iç ritmi düşük ve düzyazıya daha yakın okuyucuyu yoran bir yapıya sahip. Aynı yılın ikinci yarısından sonra yazılan şiirleri, dil açısından rahat, yalın ve ritmi hissedilir bir değişiklik yaşıyor.Elbette duygusal değişmeleri de.1986 ve 1987 yılları şiir dilini tam anlamıyla yakaladığı yıllar olmuş ki, enteresan biçimde yaşamla ilişkilerini sorgulama sürecinde daha depresif olması beklenen şiir dili tam tersine dizeler arası ilişkilerde, şiir genelinde; tema ve anlatım niteliği bakımından başarılı bir şekilde yansımıştır.Anlaşılabilirlik, yalınlık ön plandadır.

Düşünüyorum, Nilgün Marmara denilince aklıma neler geliyor; yazdığı şiirlerin, günlüklerin ve Sylvia Plath üzerine hazırladığı tezinin kitaplaşmış halini göremediğini hatırlıyorum, günlüklerinde son tarihin Ağustos 1987, şiirlerinde ise  Nisan- Eylül 1987 tarihinin işaretlendiğini not ediyorum. 29 yaşında  ölüme  bu kadar erken yol almasaydı, Nilgün Marmara  bir az daha sabır gösterseydi bugün şiir anlanında konuşan biri olacaktı, aklımdan geçenler bunlar.

 

Kırmızı Kahverengi Defter’in kapağına geri dönüyor ve şu cümleleri kuruyorum. Pencerenin dışındasın. Güneş iki ağacın arasından parıldıyor. Oysa korkunç bir gece gibi duruyorsun. Sen kime ve nereye bakıyorsun? Baktığın oda “hangi gezegene” açılıyor.

 

                                                      

 

Kaynakça

 

*Dr.Levent Akduygu

İntihar nedir, Nedenleri?

akduygu.com

-**İnci Meltem Atay, Duru Gündoğar

İntihar Davranışında Risk Faktörleri: Bir gözden geçirme.

Kriz Dergisi (cilt 12, sayı 3, 2004)

-Nilgün Marmara

Kırmızı Kahve Rengi defter ( Telos yayıncılık, Haz: Günseli İnal, mayıs,1993)

Daktiloya Çekilmiş Şiirler  (Telos yayıncılık, Haz: Perihan Marmara, mart 2002)

Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi ( Everest yayınları, ingilizce’den çeviri, Dost Körpe, şubat 2005)

Ece Ayhan (şairin ölümünden sonra kaleme aldığı yazı)

tr.wikipedia.org/wiki/Nilgün_Marmara

 

 

SARIYATI ŞİİRİ ÜZERİNE

 

                güz ve bir sabah ölüsü

                kadifekale’den bir kahır vuruyor saçlarıma

                gene işçiler yayan gidiyor,ellerinde   

                sefertasları

                umut diye sarıldıkları

                sinema afişleri,kuponlar

                ve zam konuşmaları,paraya değişilen

                körpe bedenler

                yağmur yağıyor

                yürüyorum hiç bizim olmayan sabahla

                sırtımda parka

                ona da gerek.!..

 

               “ Güzde bir sürgün” diyen Ender Sarıyatı, 1948 yılında Uşakta doğar. Yaşam serüveni 15 şubat 1976‘da İzmir’de sona erer. Yaşadığı 28 yıllık süre içerisinde şiirle geçirir zamanını, yaşamı gibi şairliği de kısa sürer. Yanılgılarını, kırılganlıklarını, mutsuzluklarını ve belki de hak etmediğini düşündüğümüz sevgisizlikleri, vefasızlıkları, anlaşılamamanın yılgınlığını yanına alıp gider .“Üstü kalan” bir yaşamı bize bırakarak.

Damar dergisinin Cumartesi toplantılarının birinde, Özgen Seçkin, Sarıyatı’nın kitabını masaya bıraktığında, arkadaşlarla keyifli bir günü bitiriyorduk. Kitabın kapağında ki esmer delikanlının 25 yıl önce hayata veda ettiğine inanmak çok zor. Siyah-beyaz bir fotoğrafta kalan o bakış, bakıştaki o netlik… Yüzüne yansıyanlar, geçmişinde hissettiğimiz iniş çıkışları olabilir mi? Onun yaşadığı bir dönem için, beni yazmaya gönüllü kılanda bunlar. Belki de onu geç tanımanın vermiş olduğu bir sorumluluk.

Şair Sarıyatı’dan ve onun kitabına adını veren “Ölüme direnen şiirler” inden bahsediyorum. Kitap 1967 yılından,1976 yılına kadar yazılmış; dönemin Dost, Soyut, Yordam, Varlık gibi dergilerinde yayımlanmış, ancak şairin yaşadığı süre içerisinde kitap haline getirilememiş şiirlerinden oluşuyor. Yani gün ışığıyla ilk kez aydınlanan ve bu yanıyla da şiir severlerle buluşacak olan eski bir dost. Kitab, 120 sayfadan ve üç bölümden oluşmakta; ilk bölümünde, “ölüme direnen şiirler” başlığı altında 45 şiir, ikinci bölümünde ise 7 sayfadan oluşan ”yarım kalan şiirler” var. Üçüncü bölüm ise, Sarıyatı ile paylaşılan ya da yarım kalan anılar, mektuplar, şiiri hakkında yazılan bir inceleme yazısı. Özelikle Hüseyin Peker’le olan mektuplaşmaları dikkat çekici. İnsanı etkileyen yanı ise, çocuğuna adını koyacak kadar büyütülen bir dostluğun hissediliyor olması.

Sarıyatı şiirini oluştururken merkezinde yer alan yaşamın kendisidir. Bu öğretiler ve hayatı gözlemleme yeteneği şiirine yansırken içselleştirmiş bir şiirle birlikte toplumcu–gerçekçi bir şiiri de ortaya çıkarmıştır.” Güzde bir Sürgün” (sf 65) şiiri buna örnek olarak verilebilir ya da birkaç şiiri daha “Sabah (sf11) “sıtma” (sf 14), “bir akın” (sf 38), “rakım bin üç yüz seksen” (sf 82 ), “umut” (sf 85) gibi.

İzlekteki sözcükler arasında; anneler, çocuklar, yalnızlıklar, hüzünler, savaşlar, terk edilişler, umutlar, umutsuzluklar, alkol ve günlük yaşamda ayakta kalmayı becerebilme gücü örnek verilebilir. Şiirindeki içselliği ve toplumcu bakışı ön plana çıkaran; özel yaşamının zorluğu, ülke gerçeğinin hayatına olumsuz etkileri… Sayılabilir. Biçim ve söylemde biraz Nazım biraz da Edip Cansever hayranlığı hissedebiliyorsunuz. Kendisinin de H. Peker’e yazdığı bir mektupta dediği gibi; Ben, şiiri daha yeni tanıyorum. Onunla arkadaşlığımız çok kısa bir maziye dayanır. Evvela kendimi giydirmeliyim sonra başkalarını, Ben hiçbir zaman toplum kargaşalıkları düzelmeden, şiirde gerçeküstücülük gibi dünyaya çığır açmanın gerekliliğini saçma buluyorum*der. Ali Rıza Ertan onun için  “sıyrılıveren ozanlardan gibi geliyor bana, yetkin bir açıdan bakıyor. Uzun söylemeye kalkışmasa! Bir yerde tükeniverecek gibi oluyor, kurtarıyor neyse” der. Genel anlamda Sarıyatı şiiri daha özgün bir şiir olabilirdi. Döneminin birçok şairi gibi o da şiirde payına düşeni mutlaka alabilirdi.

Genç yaşta kaybettiğimiz ne çok insan var. Arkadaş Z. Özger, Ali Rıza Ertan gibi. Neyse ki onların ve birçoğunun adına,  yarışmalar düzenleniyor ve biz de yitirdiğimiz şairleri yılda bir kez de olsa anmış oluyoruz. Bu anlamda Sarıyatı’nın bazı dostları çeşitli dergilerde duygularını şöyle dile getiriyor.

Sevgi Özcan Güven,  Öküz dergisinin Ocak 2001 sayısında Ender Sarıyatı için “68 kuşağının şanlı süvarisi, yoksullukla savaşan, bir az gelişmiş ülke çocuğu, bir emekçi, evet içiyor, ülkesinin yoksulluğuna baş kaldırarak, o bir şair, o bir yüce yürek “ diyor. Yine aynı sayıda, Cavit Kürnek şöyle yazıyordu “Ender’i her şey yadırgıyordu. Ben de ona alışamamıştım. Yeri yokken gülüyor, uluorta ağlıyordu. Sendikaya içkili olarak gelmesini yasaklamıştım.”Beni anla” diye yalvarıyordum. Beni anlıyor ve bitirdiği ucuz şarap şişelerinin üzerine bir avuç karanfil çiğneyip geliyordu yanıma.” Bak ağzımı kokla “diye diretiyordu. “ Şarap kokuyor muyum? “Anlatılan olayda olduğu gibi; insanlar, kaybettiklerini yeniden kazanamaya çalışırken çaresiz kalabiliyorlar. Kendi gerçeğini, Çizgi adlı şiirinde şöyle dile getiriyordu.

ve ben büyüyen boy  fotoğrafları

                    yarına cesaretle koşan

                    ölgün yüzlü bir baba 

 

                    gelecek günler    

kuvvetli kollarıyla beni

intihara hazırlar çarmıhında. “(sf 35

 

Alkolik olan, Sarıyatı bunun bir intihar olduğunun farkındadır. Kalabalık içinde ki yalnızlığının. O nedenle yalnızlığına ortak iki dostunu alır yanına:  hüznünü ve sigarasını.

Sahi neden mutlu değildir şair? Sanıldığı gibi ülkenin yoksulluğuna mı, yoksa içsel bir yoksulluğa mı  içerler ? Sabahı ayık görememe, şair için bir kader midir? Sormadan edemiyor insan. Çünkü okuyabildiğimiz, başarılı bir çok şairin öyküsünde alkolün efendiliği hissediliyor. Sanırım bunların nedenleri sorgulanırken var olan ruhsal çözülmelerin yanında toplumsal boyutunu da  ele  almak gerekli . Eğitim ve Fırsat eşitsizliğinin var olduğu, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu ,ekonomik yıkımın halka fatura edildiği bir sistem de yaşıyor olmak yaralar açabiliyor. Sarıyatı’yı kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçmiş olmasına rağmen, toplumsal değişim ve gelişim sürecinde  yol  almadığımız gün gibi aşikar. Değişmeyen şeylerse; Edebiyat çevresinin vefasızlığı, sistemin insanına ve sanatçısına olan duyarsızlığı. Buna rağmen şiir.

Son olarak H. Peker’den bir  alıntı. Cumhuriyet Kitap eki ocak 553.sayısında,  Sarıyatı için kaleme aldığı bir yazısında, şair dostlarına seslenir. “1968 yılında yazmaya başlayanlar, yazmayı sürdürenler, 1970’liler ve 1980’liler bir önceki dönemde yaşayıp şiir uğruna çok şeyini kaybetmiş bir Ender Sarıyatı  bugün size ne ifade eder,  bir şeyler anlatır gider mi  ne dersiniz ?” Sanırım Peker’in  dönem şairlerine birazda sitemkâr  bir söylem içinde olması  doğal, kendi kuşağımızı geleceğe taşımakta ihmalkarlık göstermişsek  şapkamızı önümüze koymanın tam sırası. Genç kuşak olarak bizler için Sarıyatı bir şeyler ifade etti. Onun için bu yazı ortaya çıkmış oldu. Kendisiyle şiir akrabalığımızın olduğu yerde buluştuk. O bir şeyler anlattı,  biz zamanı paylaştık onunla. Kaybettiğimiz diğer dostlar gibi o da yerinden gülümsüyor şimdi. İstiyoruz ki Ender Sarıyatı’nın birkaç dizesiyle selamlayalım onları.

“bu son çağrışım

                          bu son gökyüzü devrin

                          alçaldıkça gökyüzü alçaldıkça soluğu çiçeklerin

                          yaramaz bir çocuk, koşuyor sesinde

                          ellerinde oyuncak silahları

                          ellerinde mahsus yazılmış ölüm kağıtları

                          bir çocuk koşuyor yalınayak

                          sevdaya hasret , aysız bir çocuk bahçesinde.     (yarım kalmış şiirler) ( sf 89)

KAYNAK—

Ölüme direnen şiirler “ kitabı

Etki  yayınları

 

 

 

MİTOLOJİK BİR AŞK ÖYKÜSÜ: MUNZUR İLE PÜLÜMÜR

Efsaneye göre bilge bir kişidir Munzur, bir filozof. Halk ona tanrısal  bir güç  yükleyip, peşine düşmese, romana konu olup anlatılacak bir munzur suyu  da olmayacaktır. Mitolojik öykülere   ya da  kendi öykülerimize yüzümüzü döndüğümüzde mistik bir çok öğenin, gücümüzü aşan bir yanı olduğunu görürüz. Var oluştan bu yana doğa kendini hazırlarken insanlarda  güçlüye olan tapınmasını kurgulayor ve anlatacağı öyküleri  koynunda saklıyor.Eski- yeni yaşama dair ne varsa.

Munzur ile Pülümür; Seyitten Asme’ye giden yol. Seyit’n tüm kahramanları da kendi gibi düşsel bir karakterdir. Bu düşselliğin konusu olan mitoloji günümüze çevrilen bir bakıştır aynı zamanda, güncelliğini koruyan bir bakıştır  ve sarsılmaz geleneksel bir yapı  sağlam işlenmiştir . Munzur’un ad koyma şöleninden tutunda- onu doğuran ana hiç yaşamamış gibi yok sayılmıştır- Ultay’ın Hesne anayla olan hiyaraşik  ilişkisini içine alan, Munzur ve Pülümür’ün  şeyh tarafından alınan ayrılık kararını ileten kadına kadar varan bu zincir, geleneksel anlayışın kadını da erkeği de acımasızlığına ortak  ettiği sonucunu çıkarmamızı sağlıyor. Geleneksel yapıyı ayakta tutan, sosyolojik bir trajedi olduğunu düşündüğüm   töre/töresel teröre bakmak gerek: Pülümür  örneğinde olduğu gibi . Şeyh tarafından isteyerek ve bilerek alınmış  recm kararı belki töre cinayeti olarak tanımlanabilir ancak bir sistem bir islami(şeriatla yönetilen ülkelere bakınız) yönetimde kural haline gelen bu durum tanımla nasıl geçiştirilebilir bilmiyorum. Kurguya dönecek olursak  Pülümür’ün öldürülme sahnesinde halkın kendilerini maskeleyerek emri yerine getirmeleri işledikleri günahla yüzleşmekten korktukları  için olsa gerek.

Yaşadığımız yy’da  hurafeleri temel  alan (yönetim birimlerine sızan)  görünürde demokratik, arkada şeyh inancının içinde boğulan bir halk elbette töresini hukukun üstünde tutacaktır. Öyküye bağlı kalmaya gerek yok. Doğuda  bunun örnekleri fazlasıyla yaşandı, bu uğurda yüzlerce genç katledildi/ediliyor. Fırat’ın dili olsa da konuşsa, kuytu köşelerin ya da. Her dönem ve şimdilerde de olması mümkün; hacılardan hocalardan icazet alma alışkanlıkları kapalı odaların dışına, ülke yönetimine taşındı. Romanda böyle bir gerçeğe de vurgu yapılıyor. Yaşadığı topraklarda eşit haklara sahip olması gereken halk yine onun çocukları tarafından eziliyor ve yok ediliyor.Romanda ki ana  temayı destekleyen öykülerin ortak yanı,  bir şekliyle günümüzle yakınlık kurmaları; kitaptan  alıntıladığım  öyküye göre; köylünün altı ikiz oğlu vardır. Kral bu çocukları bir kese altın karşılığın da satın alır ve ardından  anne ve babayı öldürerek onları çocuk hasretinden kurtarır! Sonraki aşamada her çocuk için bir dadı tutulur. Çocuklar doyurulma karşılığında öldürmeyi bir oyun olarak öğrenir. Ve bu oyun başkalarını eğlendirmek adınadır. (yazar “ışığın çocukları “demesine rağmen onlara, ben gecenin  çocukları diyeceğim) Arenadaki ilk ölüm oyunlarını dadılarıyla yaparlar.

Tematik olarak iyi ve kötünün karşıtlığı işlenmiş, kötünün başarısı tanrısal bir sesle de bozguna uğramıştır.Yaşamın kimlerle, nasıl şekillendirildiğine dair eleştirel bir dil olup çıkmış Munzur ile Pülümür:

…”Asme; sonra  gözlerin senin, senin bakışların, ürkek baygın çocuk. Senin yüzün ilk bakışta iki kara göz…içine  alan, yutan” (s,22)  örnekseme  de olduğu gibi –okuduğunuzda- sizde fark edeceksiniz ki kitabın şiirsel bir dili var. Mitoljik efsanelere yakışan bir dil kanımca. Aşk’ın hedef olduğu katı iklim ancak şiirsel bir dille böylesine hafifletilebilir.  İlginçte bir kurgulaması var yazarın, Seyit’in düşle-gerçeğini ayırt edebilmemiz için sözü bir öykücüye bırakıyor. Ancak somutluk kazanmış bir yaşam ve düşler zaman zaman öyle iç içe geçiyor ki hangisinin nerede bittiğini anlayamıyorsunuz. Sanırım bu yazarın bilinçli olarak okuyucuyu şaşırtmak adına yaptığı bir oyun.eğer öyleyse başarılı olduğunu söylemem gerek.

Oluşturulan karakterlerden bazıları, sırası geldikçe  sahne aralarını dolduran figüranlar sanki. Bu anlamda kurguda bir zorlama var gibi duruyorsa da konuya yediriliş biçimleri ve gerçeğe yakınlık oluşturmaları yönüyle sırıtmıyorlar.Derik, Baybulat, Tuatay  karakterleri özellikle konuya dahil  edilmeden önce  kahramanın olumlu bakışıyla anlatılıyor. Yazar, kişilerle ilgili  olumlu izlenimlerinde ve onlar üzerinden kurduğu düşsel  planlarında  Seyit’i  şaşırtan ve onu düşündüren engeller koyuyor önüne. Okuyucu gözüyle masalsı bir kitap olarak algılanabilir ancak Munzur ile Pülümür’ün bir gerçeği vardır ve bu gerçek yaşamla örtüşmelidir. “sevda varsa kaygısı, korkusuyla vardır” (s,20)

Can dostum Seyit! gücün çoğalsın, diri yaşa(s,20), gün ışık olsun…atının tırnağına taş değmeye oğul, atın başını gün doğusuna çevirip sürdü” (s,25)… gibi dönemine özgü halk ağzı ya da şiirsel anlatılar (bana Karac’oğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı çağrıştırıyor nedense) sırtını dayadığı damarı besliyor. Sayfa 34’te çerçinin karşı kıyıdan Seyit’in yanına gelişi, kurşunların ırmakta balığa dönüşmesi, kavalın  yere düşüp birden söğüt ağacına dönüşmesi, kan damlalarının  göz olup köpük köpük akması gibi fantastik öğeler kullanılmış ve mitolojik bir öykü tadını daha çok hissetmenizi sağlamış.

Roman Seyit’in kendi yalnızlığıyla son buluyor. Asme’yi gerçekten kaçırdı mı, hepsi bir düş ürünü müydü belli değil.İçinde ki öyküler çıkarılsa Munzur ile Pülümür yine uzun soluklu bir aşk olabilir miydi? Ek olarak kitaba dil olarak masal, kurgulama açısından bir roman denilebilir mi?  Romana “mitolojik roman” alt başlığı yazılmasına rağmen  mitolojik öykü demeyi tercih ettiğimi belirtmek istiyorum.

 

Aydanur Saraç

aralık 2004/ ankara

Şiirin açtığı kapı: Bir zaman kitabı “lal zamanlar”

Şiir, öncelikle şairin kendisiyle olan yolculuğudur. İster toplumcu- gerçekçi bir dili olsun isterse içselleştirilmiş bir dili, onun öznel dünyasında başlayan ve hayatın içinde karşılığını bulan sestir şiir. Bireyin sesi. Bazı şairler bu sese, hissettiklerini masa başında imgelere boğarak ulaşmaya çalışır, bazı şairler ise hayatın içindekilerini, yaşadıklarını, sezgilerini, yeteneğiyle ve şiir bilgisiyle tamamlar. Celal İnal’in ikinci gruba dahil olduğunu düşünmüşümdür hep. “İmge çapkınlıklarını değil, anlaşırlığı seçtim” demesi de onun şiirine yakın duruşumun en önemli nedenlerindendir elbette.

Şairin yayınladığı tüm şiir kitaplarına (Dil zaman şiirleri, Antik kahveden sarıya dönüşürken, Geniş zaman şiirleri, Şüpheli ve sakıncalı, Edip Cansever’e güzelleme) yazılan yazılarda şiirleri üzerinde durulan; sade bir dil ve de sahiciliğidir.

Lal Zamanlar kitabını bu anlamda da görmeye çalışarak okuyorum. Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, hayata dair. İkinci bölüm; aşka dair, üçüncü bölüm ise vefaya dair şiirlerdir. Onun şiirlerinde anlaşılır olma hali genel anlamda şiire bakışıdır da. Birinci bölümde yer alan, Konuşsam şiirinde bunu görebiliyorum”… zaman salkımsöğütler gibi yayılırken üstümüze/akşam koyu bir yalnızlık oluyordu/hüzünlü bir gün batımına dönüyordu resmim/geriye bizi erken terk etmiş dostun özlemi kalıyordu”  Ve hemen arkasından ey hayat şiiri; sadece Furuğ’u değil aynı zamanda Nilgün Marmara’yı da selamlayan bir şiirdir bana göre. Öyle ki; “ey hayat senin bütün arka bahçelerini gördüm” haykırışında ki o isyan vardır bu şiirde de.  Gidişleri kalıcı kılan da sanırım biraz da nasıl gittikleridir. Ve elbette her şey hayata dair ve elbette aşk olmazsa olmazdır. Şiir ses olursa aşka nasıl varır sanıyorsunuz. Okurken bir bakıyorsunuz sizi alıp küçük bir sözün ucunda dolaştırıyor, bir bakıyorsunuz kanatlanmış bir aşkın peşinden koşturuyor sizi; sözün büyüsü böyledir işte. Sana dokunuyorum/bademler çiçekleniyor/karanlıkta seninle buluyorum yolumu… ya da aynı şiirin … eski bir takvimin yaprağında/havaya suya, toprağa değil/sana düşüyor cemre  “ hayatı nasıl da kavrıyor. Cemre düştüğünde o aşk hayata sunacak kendini. Yalnızlık onunla bir anlam kazanacak.

Şiirde özdeşleştirme her zaman bir kalıcılık yaratmıştır kafamda, vurguyla yaratılan estetik anlatımlı dizeler etkiliyor beni. Misal kitabın, otuz bir günü takip eden aşk günlüğü, yani “AŞKA DAİR” şirinin IV. bölümünde sevgili başakla özdeşleştirilir ve çok da hoş erotik dizeler ortaya çıkmış olur: iri bir başak gibi salınıp duruyorsun göğümde/çıplak bir buğday tanesi oluyorsun/beni boydan boya geçen bir çiğ damlası… Demek ki erotik dizeler de böylesine incelikli bir sunumla yaratılabiliniyor ve de kör gözüne parmak niyetinde de yazılmayabiliyor.

Celal İnal şiirinde –tüm kitaplarında- aynı şiir dilini izliyor. Şairin kendi sesini bulmuş olması açısından istikrar önemli ama diğer taraftan da şiir de bir rutine de işaret edebilir. Ama onun şiirlerine denge kurulmuş. Çoğu şiirinde –tekrara düşmeyen- sınırı aşan ve dokusunu koruyan bir dil hakim. Bilge bir dil, sorgulayan bir dil. Deyim yerindeyse kendi “canına okuyan” bir dil. İrdeleyen ve ayıklayan. Bu irdeleme üçüncü bölümde daha çok ön plana çıkıyor.

Üçüncü bölüm şiirleri “ vefaya dair” “gölgesine sığınabildiklerimiz için” ayrılmış. Daha çok düz yazı formunda yazılmış şiirsel metinle başlıyor arp ve ney, çok hoş ve bir yerde pat diye yakalanıyorsunuz şaire, “çocukluğumuz yüzümüzü gömdüğümüz iri bir pamuklu şekere benzerdi” dizesinde, benim gibi. Çocukluğumuz/çocukluğum, nedense annemsiz bir çocukluk gelmiyor benim aklıma. Ve öyle karışıyor ki duygularım; içim sonsuz bir yola girmiş, bölünmüş ve de yarım. Eksik bir çocukluk aklımda kalan ama bu haliyle bile özel.  Ancak yine de ”kör kuyularda merdivensiz“ bırakılmak gibidir çoğumuz için geçmiş. İşte sözünü ettiğim büyü, kendine ayna tutmayı öğretiyor.

Sonra yine hayatın içinde hiç acısı dinmeyen bir gerçeğe götürüyor “ateşin köklerine” şiiri “etinde mızrak gibi yanan uzak şehirler taşıyor kadınlar, dizesi tam da adandığı şaire göre bir dizedir. Ayten Mutlu şair olmasının yanında birey olma cesaretini toplumda ötekileştirilen özneleri anlama ve onlarla birlikte savaşma cesaretini göstererek bulur, çünkü o ‘çevrenin, toplumun, iktidarın sana öğretmiş,  hatta dayatmış olduğu  “sen”i  yeniden yaratman gerektiğini’ bilir ve bunu hatırlatır yazılarında, şiirlerinde bunu duyumsatır. Aynı şiirin şu iki dizesini okumadan geçmek haksızlık olur Celal’in bu şiirine “sararmış bir fotoğraf gibi hüzünlüyüz/kanatlarımız kırık acemi göğün altında” İnsanı kendi gerçeğine yakın tutan dizeler. Her şeye rağmen inşa ettiğiniz geçmişinize sahip çıkma güdünüz… Yanlış ya da doğru ama size ait olan odur. Bu şiiri sevdim,  bir bağ kurmuş olmalıyım, diğer şiirleriyle kurduğum bağ gibi.  Misal; “kartanesi”ndeki kendine yabancılaşma ve geçmişi hatırlatan o ince ritüeli, lal’de kayboluşun yarattığı o boşluk ve de yanlışlaşan birey ilişkisini, tarçın kokulu akşamlar’da özlemi, küçük bir istasyon’da tebessüm ettiren anımsamaları sevdim ve yeniden anlamlandırdım: Uzun bir yolculuktur hayat, geriye dönüp bakmak için bir fırsatınız olmuşsa ne mutlu size, olmamışsa eğer hayat bir sıfır sizden önde ve elbette size borçlu. Cemal Süreyya’nın dediği gibi “üstü kalan” bir hayatı almak için yeniden dönmeyi denemelisiniz geriye.

“Lal Zamanlar” Kitabı özetle hayata çevrilen bir göz. O vizörden neler geçirdiğiniz, neleri avucunuzda tuttuğunuz, nelerin iz bıraktığı, o izlerin hangisinde durakladığınız; hepsi sizin kiracı olduğunuz evreninizin iç yüzü. O yüzü yeniden görmek zorluyor olsa da bu aynaya bir kez daha bakmak da yarar var. Çünkü orada olan “ ben” dir. Bir ruhu taşıyan, o ruhu geliştiren ve bir gün kavını bırakır gibi evrene dağılan o ruh için ev sahipliğinizi göreceksiniz.

Evet bu kitabı sevdim.

 

Ankara 2012- şubat

İZ VE KAÇAK; FAZLASIYLA YAŞANMIŞLIK

“beni susmaya çağırın / korkaklığımla yüzleşmeye, sıkıldım arsız bir gölgeyi kendim bilmekten/ son sözüm aşk üstüne olsun/ belki bir derinlik edinir alnımı bıraktığım uçurum.”

Kişilerin kendini anlatmasının birçok yolu var ve susmak sadece bunlardan biri. Susku, bir fırtınaya, ressesif bir yana ve düşünmek için de yakalanmış bir ana işaret edebiliyor bazen. Anlaşılmamayla başlayan soyutlanma duygusu, insanın kendini, başkalarını ve ortamı yadsıması, yaşamda yalnızlık duygusunu destekleyebiliyor aynı zamanda. Bu pencereden bakıldığında ‘bir olay, durum ya da bir yaşayıştan geriye kalan’ anılara, arakesitlere bakan bir özneyi anlayabilmek daha kolay oluyor.

Selami Karabulut’un İz ve Kaçak şiir kitabında üzerinde durmak istediğim, genel temadan yola çıkarak şiirin nasıl söylendiğinden çok, ne anlattığı olacaktır. Çünkü şiirlerin genel izleğini oluşturan (anlaşılmama, soyutlanma) yaşamın içinde bunlarla birlikte var olma yarışı, şair, şiir ve okuyucusuyla önemli bir bağ kuruyor. Kitaptaki ana yönelim de bu bağı oluşturan yalnızlaştırılma, yabancılaşma duygusunu içine alarak ortaya çıkıyor. İçinde kırılmaları, uzaklaşmaları ne kadar barındırırsa barındırsın sınırında gezindiği yaşamı şekillendirebilen bir ruh haline sahip şiirler. İçsel gelgitler, bunların yaşam pratiğinde bulduğu anlam… insanın kendini yok sayması, yüzleşmeler, kıyısını ezberlediği bir yaşamın sunmadığı farklılıklar… gelip durduğu ayna (bu bizim aynamız ya da paranoyamız olabilir mi?) Her şey gelip geçiyor ve özne olan yanı bir kuyunun başında sesinin kendisine dönmesini bekliyor. Dönüşünü beklediği sesin bu yolculuğunda, sorguladıkları ötekiler için ne ya da kim olduğu düşüncesidir. En yakınınızdan başlayarak, en dışa kadar yöneldiğiniz durumlarda, farklı olan yanınız, başkalarının anlamadıklarıyla ilgili olandır çünkü. ‘Ne’ soru imi bu anlamda canınızı yakıyor olabilir. Hangi sorunun şifresi kolay çözülüyor ki!

“öncesi yokmuş bu sayrının, sonrası da/ iki ucu kör bir karanlık/ her satırı boş ömrüm beni yalanıma bağışlasın / hep sona yürüdüm / kendi sonsuzluğuma / içimde taşralı, küllenmek bilmeyen bir heves… ufkumun sınırıydı acısına düştüğüm tuzak / bir kusur gibi taşıyıp durduğum yüzümde (s.9).”

Kendi kokusunu ünleyen bir hanımeli almışken sizi içeri… başka bir dil şah damarınızı çiziveriyor. Bir son mu olmalı bir başlangıç mı? Bu noktada yaşamı şekillendiren ruhtan ”eskimiş kaygıları akıtmalısınız önce” önerisi geliyorsa toparlayıcı, tetikleyici yanı önde olmasa da o umutsuzluğu tek başına bırakmayacaktır. Yukarıda yaşamı şekillendiren yan da bununla ilgilidir. Kırılmaları besleyense, içsel bir yolculuğun dış dünyayla olan tezatlığıdır ki bu da şiirlere güzel bir şekilde yansıyor. Şiir ki anlamsızlığın anlamını bir objeye, bir duyguya, bir varlığa olan açılımıyla ortaya koyuyor. Şiir, öznelden başlayarak ötekilere varan bir arya oluyor sonunda.

“ah! kendine düşten kaleler edinmiş ömür / bir kaçağın güzelliğidir aslında teninde gizlediğin / çok verip az alınmış razılıklı pazarda / alevsiz yanarmış, içinde bir gurbetle yaşlanan, kanmadım dese de ilk günkü yalana / bakıp durur öylece alnında bozkırın mührü / yorgun tebessümle hatırlanan uzaklardaki çocuk (s. 39)”

İç sesi karamsar (şairin tüm şiirleri için geçerli) olmasına rağmen bilge yanları var şiirlerin. Sahip olduğu ikircik bir ruh hali. Gölgesinde yaşadığı bir çınar, çınar altında bir sandık, onun içinde de şairin ve sizin koyduklarınız. Şiirlerin her biri, şairin kuytusundan gönderilmiş adresi olmayan mektuplar. Demek ki herkesin kapısına bırakılmış, açılmayı bekleyen, özleyen bir yanı var bu mektupların. Ya da adresi olan/ulaşılmayan bir yanı.

Yaşamla olan sorunu ve bu sorunun dizgeye girdiği dil rahat. Bu rahatlığı şairin içsel serüvenine olan eleştirel bakışı, kendisiyle olan hesaplaşması, durduğu yeri sağlıyor. Durulan noktaya ister kendinizi koyun, ister şairin öznelliğini, bir gerçek var ki duygusal kaosların dışa yansımasını sağlayan oluşum yoğun, yorucu bir laboratuvar çalışmasıyla gerçekleşiyor. İlk kitaptan çok, ikinci ya da üçüncü kitap tadı veriyor İz ve Kaçak.

İlk bölümü Tuzak şiiriyle başlayan kitap altı başlıkta toplanıyor; “yangın ve kül (6 şiir), delilik belirtileri (8), güz ve gece (5), zamansız fotoğraflar (7), güz senfonisi (1), son ve sonsuz (2)”. Kitabın kapak resmi Henri Fantin Latour’a ait. İz ve Kaçak 2003 yılında Sağlık Emekçileri Sendikası (S.E.S.) “5. Kültür Sanat Ödülleri” yarışmasında birincilik alıyor.

Selami Karabulut, İz ve Kaçak (Ağustos 2005, KÜL SANAT)