yol uzun, hayat kısa!

Gitmek üzere iken, kendi kendine söylenen yolcuyu zar zor arabaya bindiriyor genç adam. Sadece “sağol oğlum” diyebiliyor kadın, kapı hızla kapanıyor. Öndeki yolcunun yardımıyla yanıma oturuyor hanım.

Uzun yola başlamanın tedirginliği var üzerimde, diğer taraftan garip bir hafifleme. Bu kentin sıcağından çok; belki de çoraklığı, yalnızlığı beni rahatsız eden.Doğanın o gizemli eli Doğu Karadeniz’in en ücra köşesine kadar değmiş de, bir burası böyle çıplak bırakılmış. Çocukluğumda annemle Ankara’ya yaptığımız yolculuklardan, yolların darlığı dışında, üstümüzü örten meşeleri hatırlıyorum- gerçi hala da var ama sanki o görkem… “Çok mu eskide kaldı diyorsunuz,” “hayır” demeyi öyle çok isterdim ki! Ama işte ömrümüzün tükendiği bozkır, kavrulmuş yüzünü çeviriyor yüzünüze “evet eskide kaldı ”diyor. Hızla akan ve değişen dünyayla doğada değiştiriliyor. Zaman geçtikçe, akıl da büyüyor ve büyülü bir kalabalığı neden şehirlerin azalttığını anlamaya başlıyorum.

Otobüs Kırıkkale’yi geçerken yanımdaki yaşlı teyze “aman be kızım sus sus nereye kadar”  diyor. “Konuşmak lazım” diye de ekliyor ardından. Karadeniz şivesi ile muhabbeti öyle güzel açıyor ki, kocaman bir gülümsemeyi esirgemiyorum elbette. Beyaz yüzünde yıldız gibi duran mavi gözleri, ince dudakları, yıllara yenilmiş elleri de konuşuyor aynı zamanda.

“Nerelisin” diyor. “Artvinliyim” diyorum.

“Pek güzel” diyor. Ankara’da sürekli kalıp kalmadığımı soruyor. Evli miyim, bekar mıyım? Okuyup okumadığımı, ne iş yaptığımı…

Hepsini çok da detaylandırmadan anlatıyorum. Bazı şeyleri çok beğeniyor.Bazılarını ise onaylamıyor. Mesela çocuksuz oluşuma takılıyor. İstemeyişime bir anlam veremiyor. Kadının doğurganlığına bir ihanet olduğunu düşünüyor ve beni de ikna etmeye çalışıyor. Konuşma daha çok bunun üzerinden bir süre daha devam ediyor. Lafı ona getirmeye çalıştıkça o mavi gözlerini hayretle gözlerime dikerek, “Allah Allah, kızım bizden daha iyi ne biliyorsunuz da çocuk doğurmuyorsunuz” deyiveriyor. Susuyorum. Arabada değil ama ilk yarım saatlik arada ona anlatacağımı söylüyorum. “Tamam” diyor.

“Peki, neden bu kadar güzel bir yüzde hüznü büyütüyorsunuz?” diyorum. Bu ağdalı cümleyi yaşına göre çabucak kavrayıp, bakışlarını pencereden ayırıyor, önce ellerine bakıyor sonra bana, “öyle mi yapmışım” diyor. Bu soruşun onaylanmaya ihtiyacı yoktu elbette ama o, ta derinlerden gelen bir öyküye baktığımı hissettirmek istemişti böylelikle. İstemiş miydi sahi!

Bazen bu duyguyu seviyorum; söylenecek çok şey var da, bir susku içinde söyleniyormuş gibi, yoğun, tanıdık. Ama ille de o sırın bir perdeyle saklandığı sessizlikten bahsediyorum. Hani o an göz göze gelseniz, bir kuyudan bakacakmışsınız gibi. Yine de âmâ bir bakış olacaktır benimkisi, hem kim kimin içine bu kadar yakın olabilir ki?

…“Bilmem! Hem ben hiçbir şey bilmeden göçüp gideceğim biliyor musun?” diyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum, susmanın bir çözüm olup olmayacağını düşünüyorum. Ah hayır, olmayacak elbette ama ne söylemeliyim, çünkü kuracağım her cümle yeniden kanamasını sağlayacak kalbinin. “Neden böyle söylediniz şimdi, çok güçlü görünüyorsunuz oysa” demektense, içimin titreyişini hissetsin istiyorum.Gözünün ucunda biriken o yaş akıp gidecek ve ben ne yaparsam yapayım, engelleyemeyeceğim çünkü. O halde ne gerek vardı, eski cümleleri çeşitlendirmeye? Sus diyorum, sadece sus!

En iyi yaptığım şeyi yapıyorum bu yüzden, gözlerine değil, kalbine bakıyorum. Sürekli kaynayan bir suyu yatıştıran tahta kaşık gibi o el, öyle göğsünün üstünde. İçimin ezilip gittiğini, onun nehrine kavuştuğunu hissediyor, işe yarıyor. Yüzünü kuruluyor ve birden beni tanımaya çalıştığı haline dönüyor. Sanki bir yönetmenin işaretiyle an değişiyor. Bu kadın, hayatın kendisi, evet ta kendisi!

Bunları düşünürken ilk mola yerine de yaklaştığımızı okuyorum tabeladan. Sungurlu, on km. Yaklaşık üç saattir birlikte yolculuk edip, az az kendimize açıldığımız halde isimlerimizi bile söylemediğimizi fark ediyorum. Yan yana durmak için bazen hiçbir şey gerekmeyebiliyor. Muavin, yarım saat mola olduğunu söylüyor. Hazırlanıyoruz, ayakları tutulduğu için teyzem ağrılı bir yüzle, yardımcı olmamı işaret ediyor. Elinden tutup kalkmasına yardımcı oluyorum, otobüsten inerken de, “sizinle konuştuk ama henüz tanışmadık değil mi? Ben Nazlı.” diyorum. Teyzem, “haklısın evladım, ben de Ayşe” diyor. Son basamağı da inip, gördüğümüz boş masaya geçip oturuyoruz. Kalfa gelip iki çay bırakıp gidiyor.“Şeker” diyorum, diyabet hastası olduğu için geri çeviriyor teklifimi. İçiyoruz ama beğenmiyoruz. İkimizin de çay tiryakisi olduğu bu şekilde ortaya çıkıyor. Ayşe teyze “Çayın demi, verdiğin emeğe değmeli. Belli ki su kaynamadan dökülmüş, çayı da suyla kaynatmışlar. İşte hayatı da hep böyle aceleye getiriyor insanlar be kızım. Ben hep böyle gördüm” diyor.

Çayla başlayan cümle gelip koca bir yığına çarpıyor. İlerleyen saatlerde konuya dönmektense, tam sırası; “yüzüne gelip oturan o sıkıntıyı öğren” öğren diyorum kendime.

“Daha iyi mi bacaklarınız teyzeciğim” diyorum sonra, o daldığı uzaklardan ayrılıyor ve “evet iyiyim kızım, taşıyoruz işte emanetleri” diyor.

Her cümlesi gitmek üzerine kurulu, bunu çok içerden hissediyorum. Çekingen ve biraz da onu üzmekten korkarak “Neden böyle kederlisiniz?” diyebiliyorum.

“Eh kızım keder midir, kader midir bilmiyorum, Tanrı herkese ayrı ayrı harita çizmiş; benimkisi biraz karışık” diyor. Pek anlatmaya niyetli olmadığından, üstelemiyorum. Ama o benim verdiğim sözü hatırlatıyor, “şimdi sen hele anlat bakayım” diyor.

Gülümsüyorum. “Ayşe teyze biz sorumluluk almaktan kaçıyoruz sanırım biraz da rahat yaşamak istiyoruz. Başka bir nedeni yok!” Diyorum. “Ya gelecek?” diyor. “Onu da düşündük, konforumuz içinde bu da var. Bir bakım evinde birlikte yaşamak!”

-“Çok akıllısın sahi” diyor. “Ama yanınıza gelecek kimseniz olmayacak, ne olacak o zaman?” diye ekliyor. Zorlu bir sınavın ortasındayım, Ayşe teyzenin merakı yoracak beni, anlıyorum. Benim de yeğenlerim var teyzecim, onlar gelir diyorum.

– “Olur mu öyle şey, hiç kendi çocuğunun yerini tutar mı evladım?” diyor.

“Ayşe Teyzecim, sizi arabaya bindiren oğlunuz muydu?” diye soruyorum en sonunda.

-“Hayır evladım, benim oğlanın kapıcısı o, oğlum müfettiş, vakti yok uğurlamaya, gelin dersen kendi işinde gücünde. İki kız var onlarda başka başka memleketlerde. Her yıl üçünde de birer ay kalıp eve dönüyorum. Canları sağ olsun, mutlu olsunlar da…”diyor.

-“Üç evlat, üçü de yanınızda yok. Haksız mıyım diyorum?” ne demek istediğimi anlıyor “belki de haklısın, ama yine de hiç değilse bir tane olsaydı, iyi olurdu ”diyor.

Ayşe teyze, eşini erken kaybettiğinden dolayı çocuklarını çay bahçelerinde yevmiyeli çalışarak büyütmüş, onların uzaklığına kırgınlığını aklileştirerek “Aile olmak önemlidir evladım. Tüm yaralar orada başlar, orada iyileşir” derken, üç çocuğunun da vakitsizliğinden eksilen bir ömrün altını çiziyordu farkında olmadan.

“Gitme vakti teyzeciğim” diyorum, elimi sıkıca kavrıyor tek hamlede kalkmaya çalışıyor. Birincide olmasa da ikinci deneme de kalkmayı başarıyor. “Hep bu kireçlemelerden” diyor. “Yoruluyorum, çok yoruluyorum. Ama evim beni biliyor,  o kokusunu sevdiğim evim. Bahçesine balkonundan bakmak bile iyileştiriyor beni” diyor.

Zorlukla muavinin de yardımıyla, üç basamağı çıkıp koltuğa oturmasını sağlıyoruz. “Aman evladım bir sonra ki molada ben inmeyeyim” diyor. “Siz bilirsiniz ama inseniz bacaklarınıza iyi gelirdi” diyorum. Yine pencere tarafında ve yine içinde yaşamadığı şehirlerle baş başa yola koyuluyoruz. Başını küçük yastığına dayıyor, ben de uzun süredir elimde gezdirdiğim Sybıl’a kaldığım yerden devam etmek istiyorum ama olmuyor. Uzun üredir ara verdiğim okumaya yeniden başlamakta zorluk çektiğimi fark ediyorum. İnsanın kendiyle olan bilinmezliğini öğreniyor olması şaşırtıcı geliyor. Dedikleri gibi “insan başlı başına bir serüven”. Tam da bunları düşünürken arka sıralardan önce genç hanımın, annesi ağladığı için de çocuğun ağladığını duyuyorum. Diğer yolcularla birlikte, şaşkınlıkla arkaya bakıyoruz. Neden sonra, yardımcı olup olmayacağım geliyor aklıma ancak daha çok beni oraya götüren hissettiğim merak oluyor. Ancak benden önce gidenlerin yarattığı kalabalıktan dolayı geri dönmek zorunda kalıyorum.  Ayşe teyze şoförün arabayı yol kenarında durdurmasından sonra uyanıveriyor. Merakla “mola mı verdik evladım” diye soruyor. Gözlerimle “hayır” diyorum. “Arkadaki hanımla ilgili bir sıkıntı var ama nedir bilmiyorum” diyorum. Yan koltuktaki orta yaşlardaki bey, başkasından duyduğu bilgiyi aktarıyor “Babası yoğun bakımdaymış, istenmeyen bir evlilik yapmış, iki yıldır görüşmüyorlarmış…”. Ben bu ayrıntıların hangi arada konuşulduğuna şaşırırken, Ayşe teyzenin bir kez daha gözleri doluyor. “İyi misiniz?” diyorum. “Ah bir ben deliyim zannederdim Nazlı kızım” diyor. “Ömrü boyunca boynunda asılı kalacak bu duygu. Çok üzülecek, hele sevdiği de erken giderse hayat artık kedere dönecek! İşte gözümüzün önünde değişen bir hayat” diyor. Bilgece konuşuyor.

Genç hanımı sakinleştiriyor yolcular. İçlerinden biri “Allaha yalvar kızım dilek kapın açık olur mübarek Cuma’dayız” diyor. Yeniden yola çıkıyoruz. Herkes yine kendine dönüyor. Gece gibi kapatıyorlar perdelerini. Zaman duruyor, zaman geçiyor, zaman… Pamuk ipliğinin üzerinde. Pamuk ipliği başkalarının insafında ve bir de bu kader meselesi var elbette. Saatime bakıyorum, sonra arabanın saatine; gece saat 21.30,  Samsun’a gelmişiz. Otogarda iki yolcu iniyor. Ne güzel diyorum, onlar için yol bitti. Ayşe teyze huzursuz, derin bir uykuda. Göz kapakları sürekli kıpırdıyor.Göğsü hızla inip kalkıyor, terliyor.“Uyandırsam mı,  rüya görüyor olmalı” diyorum.Yaşlı bir kadının kâbusunu izlemek, garip bir duygu hissettiriyor bende. Kâbus gördüğüne öyle eminim ki! Ya değilse! “Olmasa ne olur?” diyor iç sesim. Rahat bırakmamı söylüyor, diğeri “sen fırsatçısın” diyor. “Ah bir durun, sessizlik” diyorum. Endişeyle “Birini izlemenin neresi fırsatçılıktır ve evet bu haliyle rahat bırakmanın nesi iyi?” diyorum. “Herkesi kendi yalnızlığında huzur bulsun”. Diyor ikisi de. Ama hayır onu uyandırmak istiyorum.

Ayşe Teze! Ayşe Teyze!

-Hııı! Diyor.

İyi misiniz? İrkilerek aralıyor göz kapaklarını, yorgun yüzünü tülbentiyle siliyor, “ah evladım ne iyi ettin de uyandırdın, bir su mu içsem ne” diyor.

Muavinden su istiyorum. İçiyor, “içim kavrulmuş sanki” diyor. Sizi sıkıntılı görünce dayanamadım diyorum. Kısık bir ses tonuyla kesik kesik “Kötü bir rüyaydı sanki, ama kolumdan sırtıma vuran bu ağrı geçmediğine göre değilmiş demek ki. Bazen öyle ağrıyor ki, yaşadığım anı unutuyorum. Hangisi şu an, hangisi değil! O korku başka bir şey, o ölüm korkusu. Bir zaman sonra sağlam kaldığımı gördüğümde de tanrım iyi ki uzun sürmüyor, kendimden biliyorum bu hayatı seviyoruz. Köklerimiz yedi kat yerin içinde. Ama sonsuz bir uyku da o köklerin içinde. Daima unuttuğumuz bu” diyor.

Kitabi konuşuyor. Gecenin bu vaktinde kendini yoruyor. Ama daha fazla düşündürüyor beni. Otobüsten inip hastaneye gidelim, diyorum. “Yok yok, acı patlıcanı kırağı çalmaz” diyor. Büyüleniyorum. Dinlenmesi için susuyoruz ikimiz de ve bir saat sonra uyanık olduğumu görünce “Arkadaki genç hanımın iyi olup olmadığını soruyor. “Bilmiyorum, baksam iyi olur deyip yanından kalkıyorum”. İkisi de uyuyor. Çocuk annesinin kemer gibi saran kolları arasında başı sağ düşmüş ama güvende. Battaniyesini örterken anne uyanıyor. Özür dileyerek kendimi tanıştırıp iyi olup olmadığını soruyorum. Teşekkür ediyor sessizce, adını söylüyor; Melek. Yerime dönüp, hanımın iyi olduğunu söylüyorum Ayşe Teyzeye. “Saat bayağı geç oldu sanırım” diyor, evet diyorum.  Göstergede ne yazdığını merak ediyor. Saatin 12:00 olduğunu söylüyorum.

Yeniden dalıyor.

Uyanıyorum, sabah aydınlanmakta. Her sabah olduğu gibi ellerimle yüzümü ovalayıp saçlarımı arkaya doğru sıvazlıyorum. Ayşe Teyzeye bakıyorum, yüzü soluk. Uyku ile uyanıklık arasında. Otobüs ağır, hantal yoluna devam ediyor. Tabeladaki yazıyı okumaya çalışıyorum, olmuyor. Sabah hazırlığını yapmak için yanımdan geçen muavine nerde olduğumuzu soruyorum, “Gündoğdu”dayız diyor. Ayşe Teyze, aniden söze karışıyor “aman oğlum beni Viça’da bırakmadan gitmeyesiniz”, muavin gülümseyip arkaya geçiyor. “nasıl yani, öyle bir yer mi var” diyorum. Bildiğin “Fındıklı”dır orası benim kızım, ama isimler ne kadar değişirse değişsin biz gönlümüzdekini sevmeye devam ediyoruz.” Diyor. Fındığın yerini, çay bahçelerinin aldığını öğreniyorum.Ne çok şeyi bilmeden geçip gittiğimi, kaç milletin, kaç tarihin, kaç insanın bu havaya ruh verdiğini düşünmeden edemiyorum. İnternetten bakıyorum viça, viçe’nın kuşları avlamakta kullanılan “iki çatallı uzun ağaç” olduğunu öğreniyorum.Bir vadiye kurulmuş kendi içine gömülmüş hayatlar tırnaklarını geçirmeden yaşanmıyor. Hayat,buralarda zor. Hava aydınlanmaya başladıkça sırtında kırılan çay çuvallarıyla, yol kenarlarına sergi açmak için yürüyen ve tepeden çay teleferikleri ile yola indirilen çuvalları boşaltan kadınları gördükçe anlıyorum bunu ve elbette çalışma hayatından onların ne kadar yalnız olduğunu uzaktan da olsa görebiliyorum. Ayşe Teyze, “Bizim hayatımız hep birbirine benzer kızım erkeği kahvede, kadını işte olan kasabalardan geçiyoruz”diyor. Geç kalınmış farkındalık benimkisi diye düşünürken “Eh evime az kaldı Nazlı kızım” diyerek konuyu değiştiriyor. Onu karşılayacak biri olup olmadığını merak ediyorum. Bakkal Nuri’nin oğlu alacakmış onu. Hem, uzaktan da olsa kızlarından biri evini de temizletmiş. Daha ne olsunmuş. İyi de neden içimin ezildiğini hissediyorum, en yakınımı bırakmışım gibi bir düğüm atılıyor kalbimin ortasına. Haftaları birlikte geçirmenin bağlılığı oluşuyor onunla aramda.O bu duyguyu bir çırpıda usta bir oyuncu gibi arkaya atmayı biliyor. Ve benim hassasiyetimi de drama çevirmiyor.

Elindeki eski model cep telefonunu uzatıp, bakkalın oğlu Emin’i aratıyor. Gelip gelmeyeceğini netleştiriyor. Son hazırlıklarını yapıyor. Yastığını poşet çantasına yerleştiriyor, Eşarbını düzeltiyor, üzerine aldığı şalını yeniden yerleştiriyor sırtına. Beş dakika sonra onu bırakmak için da arabayı yol kenarında sağda duruyor kaptan. Ben de onunla iniyorum. Muavin çantasını bagajdan alıp, teyzeyi bekleyen genç beye veriyor. Sarılıyoruz, her daim dumanlı bakan gözlerini kaçırıyor ve açık bir daveti not düşüyor kalbimin kenarına “Bir daha kısmet olur mu bilmem ama bu numaramı, adresimi kaydet, yolun düşerse uğra kızım, ama düşürmeyince de gelinmiyor biliyorsun”diyor.

Genç adam, valizini arka koltuğa koyup, saygıyla yan koltuğa oturtturuyor. Ayşe teyzenin camdan gidişini izlerken koca bir boşluk beliriyor yanımda, sabah ayazı. Hırkayı giyiyorum, şalımı sırtıma koyarken arkaya geçip hanımı yokluyorum.

“Var mı bir haber babanızdan” diyorum.

“Hayır, arayan da olmadı” diyor. Ama endişeli ve akşamki korkusu yeniden yüzünde büyüyor. “Aramaya korkuyorum” diyor. Babasının nerede yattığını soruyorum, Hopa’da yattığını söylüyor.

“Şunun şurasında ne kaldı ki, bir saat sonra oradayız”diyorum.

Telefonun tuşuna basıp tedirgin haliyle elime tutuşturuyor, “siz konuşur musunuz” diyor, aniden yüklenen sorumluluktan şaşkın bir şekilde karşı tarafın açmasını bekliyorum.

İnce, cılız bir ses; “Efendim” diyor, özür diliyorum. Halasının yol arkadaşı olduğumu, babasının durumunu çok merak ettiğini söylüyorum. Kaşımdaki çocuk, dedesinin iyi olduğunu ama babasının dün akşam kaza yaptığını söylüyor. Sonrasını dinlemiyorum. Ürperiyorum. Çocuğun sakinliği endişelendiriyor beni. Melek konuşuyor genç çocukla, sonra elleri titriyor, kaskatı kesiliyor. “Su” diyorum. Otobüste kalan diğer yolcular başına toplanıyor. Yüzünü yıkıyor kadınlardan biri. Diğer kadın çocukla ilgileniyor. Kenarı çekilip ruhumun dağlardan dönmesini bekliyorum. Yine otobüs duruyor, sonra yine gidiyor.

Melek, eşyaları ve oğlu kucağında öylece çakılıyor olduğu yerde. Katlanarak artan yalnızlığı tanıyorum, bundan olsa gerek, onunla neden geri dönmediğimi sorguluyorum yolculuğun son beş dakikasında aniden karar veriyorum, muavine, “eşyaları emanete bırakın, ben alırım” diyorum. Araba bir kez daha duruyor. Hızla yetişiyorum Meleğin kararsızlığına. ”Ne yapıyoruz” diyorum. Kararsızlığına bir de şaşkınlığı ekleniyor, “Siz niye geldiniz şimdi” diyebiliyor, sonrası malum; kararan gökyüzünün kendini boşaltması bildiğiniz. Omuzuna elimi koyup, “şimdi, Rize dolmuşuna yetişmeliyiz ya da karşıya geçip sahil boyu giden bir otobüse binmeliyiz “ diyorum. Susup, kendine çekidüzen veriyor, karşıya geçip bekliyoruz. Yarım saat sonra Trabzon otobüsüne binip koltuklara yerleşiyoruz. Melek,  iki yaşındaki oğluna akşam mamasından kalanını yediriyor. Eşyalarımı soruyor, geriye nasıl döneceğimi… Her şeyin benim için yolunda olduğunu söylüyorum ona. Sonra annesinin ölümünden bahsediyor, babasının öfkesinden. Ağabeyinin, evi terk ettikten sonra kendisini kollamasından, onu ne kadar sevdiğinden. Az az eşinden. Yoksul ailede doğup, büyümenin çocuklukta fark edilmeyen bir ayrımı öğrettiğini anlatıyor, öteki olma durumunu da. Kaçarak uzaklaşma fikrini neden sevdiğini. Affedilmenin uzun zaman aldığını, babasının beyin kanaması geçirmesinin dönüş için cesaret verdiğini… Anlatıyor.

O açıldıkça, ben düşünüyorum; anlatmak çözüm sağlasaydı, neleri değiştirirdi Melek, Ayşe teyze, ön koltukta hesabını kapatamayan orta yaşlardaki sarışın adam. Belki çok şeyi, belki hiçbir şeyi. Çünkü bir insanın yaşam biçimi varlık nedeni olmuşsa, değişmese de oluyor o düzen. Annemi anımsıyorum, ben ilkokul yaşlarındayken, yolda gördüğüm kadınlar kadar işlerde yalnız olmasa da iş, eş, çocuk bakımı, ebeveynlerin ihtiyaçları, arasında kendine zaman ayıramamaktan yakınırdı çoğunlukla. “Kadınlar insan niyetine değil, amele niyetine büyütülüyor kızım, okuyun, hep okuyun” demesi bundandı. Zorluk, zorunlu bilgeliği de geliştiriyor bunu iyice anlıyorsunuz insanın coğrafyasından.

Melek, “daldınız, iyi misiniz” diyor. Başımı sallayarak gösteriyorum iyi halimi, iyi miyim sahi? Meleğe karşı oynuyorum. Aklımdan kalbime uzanan o ince yolda karmakarışık duygularım var, her biri kendi sarmalı içinde beni bekliyor, eski bir tanıdığı bekler gibi, ya da arayı açan o tanıdığı. Ben öyle hissediyorum. Biliyorum, tanıyorum ama uğramak zor geliyor.

Ufaklığın kolumu çekiştirmesiyle ayrılıyorum dehlizden, yanağından bir makas alıyorum, kucağıma gelmek istemiyor, başını okşamakla yetiniyorum. Muavin, “Rize yolcusu kalmasın, terminale giriyoruz” diyor. Melek yeniden toparlanıyor, oğlanı kucağına, çantasını omuzuna alıyor, ben de valizini alıp, taksiye biniyoruz hastaneye gitmek için. Yeğenini arıyor.  Bahçede buluşuyoruz. Sesi gibi kendisi de ince bir oğlan. Lise öğrencisi. Her yıl görüştüğü için yabancılamıyor halasını.Hasret gideriyorlar. Ağabeyinin durumunu soruyor. Kırıklarının çok olduğunu, uzun süre kalabileceğini söylüyor genç delikanlı. Annesi ziyaretten dönünce görme sırasının ona da geleceğini ekliyor. Biraz rahatlıyor Melek. Oğlu ve yeğeni bir köşede oynarlarken, sigara yakıyor, dalıyor sonra “Alır mısın”diyor.”İyi olurdu ama yolları ayıralı çok oldu” diyorum. Gülümsüyor. “Görüş bittikten sonra bir şeyler yiyelim ve siz  dönün isterseniz” diyor. Kalıp kalamayacağını soruyorum, ağabeyinin durumuna bağlı olduğunu söylüyor. “O halde bekleyelim” diyorum. Buraya kadar gelip de durumu sonuçlandırmadan gitmenin nezaketsizlik olacağını düşünürken, içeriden dışarıya yayılan ağlama seslerini duyuyorum, aldığı mutlu haberden gülümseyen insanların da yüzü benim gibi değişiyor. Genç miydi, yaşlı mı, iyi miydi, kötü mü, evli miydi, bekâr mı, beklenen bir ölüm müydü, değil miydi? Bahçeyi dolduran çığlıkları bu sorularla anlamlandırmaya çalışıyorum ya da kendimi korumaya. “Kötü” ve “beklenen ölüm” sorularına yanıt alabilirsem biraz daha hafifleyebilecekti ruhum. Uzun, sessiz, içli bir ağıtla tüm düşündüklerimi çöpe atıyorum. Melek’ten özür dileyerek, gitmem gerektiğini söylüyorum, hiç itiraz etmiyor, numaramı alıyor ve kaçarak uzaklaşıyorum oradan. Sahil kenarına inmem uzun sürüyor, hep aynı şey oluyor, gelip gelip o sarmalın içindeki düğüme takılıp kalıyorum, o düğümle uğraşıyorum; havaalanında kapılar açılıyor, tekerlekli sandalyede annem son bir kez yerinden zorlukla doğruluyor, sonra sedyeye alıyoruz, yolda bir süre göğsünü ovuyor babam, sonra hastane odası, sonra… Çoktan ömrünü tamamlamış bir anne ile vedalaşmam isteniyor. Sonra hayat yine devam ediyor.

Bunları düşünürken geri dönmek için dolmuşun içinde buluyorum kendimi. Pencereden bakıyorum; bulutlu bir hava, ürküten deniz, çocuklar, babalar  ve anneler… Fındıklıdan geçiyoruz, Viçe’den. Ayşe teyzeyi arıyorum. Duymuyor. Umursamıyorum, çalınca kapısını öpecek gözlerimden nasıl olsa.

Şapka

Çok zamandır düşünüyorum; nedir hayatı bu kadar sahici kılan, onca karmaşa, unutuş, kırılma arasında. Bir karara varıyorum sonunda. “Tutku olmalı” diyorum! İnsanı zamanın biraz daha ötesine taşıyan. Değilse delirir insan.

Kapıdan girdiğinde, fark edilmekten korkan bir hali vardı. Neler yapması gerektiğini biliyordu. “Merhaba, hoş geldiniz” diyorum. Gülümseyişime sıcak ama sessizce karşılık veriyor.

“Hoş bulduk”,  “Yenisiniz galiba, ben Aslı, Erkan için geldim” diyor.

“Evet,  iki hafta oldu” diyorum. Arkadaşım, “işte bu ”diyor sessizce.

Eline hasta kartını veriyorum, kaydı yaptırdıktan sonra bana teslim etmesi gerektiğini biliyor, yine de ilaçları hazırlayıncaya kadar isterse bankta oturabileceğini söylüyorum, o insanlardan uzakta diğer köşede yalnız beklemeyi tercih ediyor. Çekingen, sessiz ve öfkeli…! Erkan’ın kartına notları eklerken diğer taraftan da onu izliyorum, ince bedeni engelleyemediği bir boşluğu doldurur gibiydi, dokunsanız düşecekti; ilgilendiğim bir söyleşi fikriydi anacak bunun dışında, onun bu çelimsiz haline çeken kaçırmaya çalıştığı o ruh hali olabilir miydi, bilmiyorum. Belki de!

İşim bitinceye kadar, beklemesini rica ediyorum. “Tamam” diyor ancak huzursuz. İşleri hallederken bir yandan da, hangi numarayı vermeliyim diye düşünüyorum. İş mi, cep mi? Yanlış anlar mıydı? Kırar mıydım onu, bunlar geçiyor aklımdan.  Cebi vermek iyi bir fikir gibi geliyor. “Neden şimdi vermiyorsun” diyorum kendime… O tüm bunları anlamış gibi biraz da imalı bir şekilde “Sizinle konuşmak isterim ama acelem var, ilaçları götürmeliyim.” Diyor. Geç kaldığım için özür diliyorum kendisinden, bir ara onunla görüşmek istediğimi söylüyorum aniden, ilaçları teslim ederken de “numaram bu” diyorum. Garip bir duyguyla yüzüme bakıp, gidiyor.

Bir hafta sonra,  Aslı, cep yerine iş telefonundan ulaşıyor bana. Uygunmuş, görüşmek istiyormuş. İş yerinde ya da arzu ederse dışarıda da görüşebileceğimi söylüyorum. O da “ sorun değil iş yerinize de gelebilirim” diyor. Neden bilmiyorum, içim öyle rahatlıyor ki! Bunun ilginç ve de abartılı bir mutluluk olduğunu biliyorum.

Dinlenme arasındayım, yağmurun yağışını izliyorum; rüzgârın yaprakları savuruşunu, sonbaharın nazlı nazlı gidişini, insan hallerini! Öyle çok şey aynı anda karışıyor ki zamana. Onun kusursuzluğu şaşırtıyor beni. Yağmur hızlanıyor. Bir saat olmuş Aslı’yı arayalı. Erkan’ın cep numarasını alıp arıyorum “gelme, üşürsün” diyorum.  “Olsun, sıkıldım zaten” diyor.  Mesai başlıyor; araya hastalar giriyor, iki hasta dosyası açıyorum, ilaçlar hazırlıyorum, ardından ihbarlı birkaç hastayı arıyorum. Onu fark ediyorum, ne zamandır orada bilmiyorum. Yeşil şeffaf bir şemsiye ile yürümüş onca yolu, üzerinde kot montu ve eşofmanıyla. “Keşke daha kalın bir şeyler giyseydin” diyorum. Mutfağa geçiyoruz, bir fincan çay ikram ediyorum.  Dinlensin istiyorum. Kapıdan bir süre içeride olduğuma dair işaretleşiyoruz kızlarla, sonra yanına dönüyorum. Üşümüş. Hırka verebileceğimi söylüyorum.

“Yok, yok! Bir çay daha alırsam ısınırım” diyor. Sonra da “ Aslında bana Okan diyebilirsiniz. Adım bu, unuttuğum bir ismi de hatırlatmış olursunuz” diyor ardından.

“Peki” diyorum. Nerelisin Okan?

Çankırılı olduğunu, müstakil bir evde; üç abla ve bir erkek kardeşle 12 yaşına kadar büyüdüğünü, babasının işçi, annesinin ev hanımı olduğunu, liseyi yarım bıraktığını, İstanbul’la başlayıp Ankara’ da devam ettiğini, ama ara ara annesinin yanına gittiğini bir solukta söyleyiveriyor. Ben çayı doldururken de o konuya giriyor. Acelesi var sanki!

“İstanbul Araf’ta kalanların kentidir bana göre. Zorla kendin olmayı öğretiyor. Kendini keşfetmeyi, var etmeyi, güçsüzsen gitmeyi, ölmeyi ya da. Kendimi bulmak mıydı yoksa itilmişliğimden usanmak mıydı bilmiyorum, her şey arabanın arka koltuğunda bir gece yarısı olup bitmişti. Sonra onun arkadaşları, sonra arkadaşlarının tanıdıkları. Ergenliğimde sürüp giden gerekli, gereksiz deneyimler, acılarım ve büyüme çelişkilerim. Sonra paranın çekiciliği, sonra hayatta kalma savaşı. Ve Ankara’ya dönüş, bu anlamda yeni bir çevre, yeni ev, ödenemeyen faturalar, ev kiraları, su paraları, mutfak masrafları derken daha koşullu yaşamaya başlıyor ve öfkenizi, iyiliğinizi, kötülüğünüzü de bir yerde kilit altına alıyorsunuz ilk zamanlar. Sonraları, pişiyorsunuz, acının olduğu yerden veriyorsunuz hayata, öğreniyorsunuz. Mesela bunu da böyle öğrendim. Hem, bir şeye başlamışsanız özellikle böyle bir yaşamı seçmişseniz bırakıp gitmeniz zor. Ya alıştığınız için ya da başka bir şansınız olmadığı için oradasınızdır. Ben başka bir hayatı bilmediğim için buradayım. İyi paralar kazandım sonra, sonra daha fazla cazip gelmeye başladı. Sonra Erkan!  Erkan Ankara hatırası gibidir. Hani vardır ya bırakıp gitmek istersiniz de gidemezsiniz. Bu çocuğu seviyor muyum, acıyor muyum bilmiyorum. Uzun yıllardır tanırım onu, benim için memleketini terk edip gelmişti yıllar önce. Bilse anne babası yaşatmazlar. Böyle töreleri var. Gizliden gizliye yaşayınca bir bok olmuyor da, açıktan yapınca ibne oluyorsun. O Ankara’yı benim için güzelleştiren tek kişi…”

Sözünü kesmeden onu dinlemek istiyorum ve birilerinin odaya girip bu konuşmayı bölmemesi için dua ediyorum. Susarsa belki bir daha konuşmayabilir. Olabilir miydi sahi? Bir şelale gibi kendi uğultusunda yaşamaktan bıkmış biri için bu mümkün müydü? Onunla hayalini kurduğum söyleşi için, kurguya gerek kalmadığını görünce rahatlıyorum.

O anlatırken “saçların” Diyorum. Gereksiz ve de patavatsız bir soru olduğunu fark ediyorum sonradan. Biraz yüzüm kızarıyor, o soruya değil de isme yoğunlaşıyor. “tamam ya sorun değil, Aslı da diyebilirsiniz” diyor. “Ah çok özür dilerim, Okan diyecektim değil mi” diye yineliyorum söylediğini. Kendi adını duyma konusunda ısrarcı. Orada bir şeyi fark ediyorum, eksilmeyen, iyileşmeyen bir yara kanıyor. Onu içselleştiriyorum. O makale konusu olmaktan fazlası artık. Neden peki? Peki ben neden onun fazlası olmak istiyorum.

Düşünsel olarak orada olmadığımı fark ediyor Aslı, uygun bir cümle ile beni kaldığımız yere bir şekilde geri getiriyor. “Evet saçlarım kötü, biliyorum, bu aralar Erkan’la uğraşmaktan kendime bakamadım” diyor. Özür diliyorum, onu böldüğümden ve de patavatsızlığımdan dolayı. Ancak o renge nasıl takıldığımı söyleyememek içimde kabarıp kabarıp duruyor. “Bir sonraki gelişim de böyle olmayacak” deyince içim biraz rahatlıyor sanki. Onu iyi bir yere yönlendirmek istiyorum. Bunu neden istiyorum? Bir sonraki buluşmamızda utanmaktan mı korkuyordum. Düşüncenin densizliğini fark edip, iç sesimi susturuyorum. “Nedir sorunun senin.” Diyorum kendime.

“Çay” diyorum, nefesleniyor, “çok olmadı mı “diyor. “Ne demek, iç lütfen” diyorum. Bir bardak sıcak çayı hemen önüne koyuyorum. Yine o temiz ama hüzünlü gülümsemesi beliriyor yüzünde. “Hüzün bir insana bu kadar mı yakışır “ diyorum. Sonra annesinin bu geliş gidişler konusunda ne düşündüğünü merak ediyorum.

Annesinin zor da olsa alıştığından, onu kaybetmeyi göz alamadığından ama kardeşinin görüşmek istemediğinden bahsediyor. Ablaları durumu kabullenmiş. Ona kıymet veriyorlarmış. Bunu konuşurken gözleri gülümsüyor. Annesi, yanına gittiğinde ‘oğlum çıkarmasan şapkanı, böyle dolaşsan’ dediğinde onu kırmadığını söylüyor Aslı. Hatırnaz biri o, ruhu naif. Babası erken ölüyor. “Kahırdan mı bilmiyorum” diyor.

Susuyor sonra, uzun bir susuş olmasına izin vermiyorum, Erkan’ın sağlığını soruyorum hemen. Onun inatçılığından söz ediyoruz, ilaçlarını zorla içirdiğinden, çok zayıfladığından, beslenmeye ve temizliğe çok dikkat edilmesi gerektiğinden. Arada, Erkan’ın hastalığından ailesinin haberi olmadığını söylüyor. Üzülüyor, gözleri doluyor. “Sen de çok zayıfsın” diyorum. Böyle bir yaşam yoruyor insanı; hırlısı var, hırsızı var, katili var sapığı… İşteyken kendini nasıl koruduğunu soruyorum, “Herkesle yapmam bu işi, tecrübe yıllar alıyor. Özel müşterilerim vardır. Bilirler, ben onları bilirim. Birbirimize rahatsızlık vermeyiz, nazik bir insanımdır genelde ama kuyruğuma bastılar mı it gibi dalarım” diyor. “İt gibi dalmak” bu cümle, olağan üstü bir şarkıya dalmışken, plağın güm diye çizilmesi gibi kalıyor ruhumda. Neden garipsediğimi bile bilmiyorum, Aslı böyle bir hayat yaşıyordu ve elbette bu dil ona dairdi.

Erkan’la ilişkisini yeniden irdelemeye çalışıyorum, tam anlatmak istemiyor ama gözlerindeki pırıltıdan görebiliyorum; ona âşık, gitmesine engel olacak kadar tutkun. O bağlılığını, acıma hissini, öfkesini, kıskançlığını, ama kendi olma bilincinde engel tanımaz o doğal cesaretini. Nasıl desem “ne işi yaparsan yap onurunu kaybetmeden yapacaksın” derler ya, aynen öyle yaşıyor Aslı. Erkan kendi dışında birileri ile görüştüğünü biliyor mu” diyorum. “Bunu Erkan’a söylemedim hiç ama hissediyordur. “Randevularıma, arkadaşımla buluşma bahanesiyle çıkarım evden” Diyor.

Erkan hastalığından dolayı çalışamıyordu. Bir yerden kapmış olmalıydı ya da birilerinden, klinik tarafından takip edildiğini okumuştum dosyasından. Aslı biliyor olmalıydı, hiç sormamıştı ben de ona bunu duyumsatacak bir şey söylememiştim. Hayat bu aslında bütün iyi- kötü çelişkilerin toplamı. Kuralların, ahlaki değerlerin ve törelerin orta yerinde yaşayıp, eş cinsel olacaksın, sevdiğin biri için evi terk edip geleceksin ve de… Büyük cesaretti doğrusu Erkan’ın yaptığı, gizliden gizliye bu hayatı sürdürenler varken o bir tercih yapmıştı. Aslı en çok da sanırım bunu unutamıyordu, “çok insan” dediği şey bu olsa gerekti. Yine susuyor.

“Bir çay daha” diyorum, “hayır” diyor, saati soruyor. Bir randevusu varmış, Erkan’a ilaç almalıymış. “Elbette, yine gel” diyorum. Gidiyor. İki hafta sonra dosyayı kapatmak için  uğradıklarında ayaküstü görüşüyoruz Aslıyla, “arayı uzatma uğra” diyorum ona, giderken dönüyor “bu sefer kahve içelim, benden” diyor. Gülümsüyorum. Ben yeni bir hastaya dalmışken onlar gözden kayboluyor. Aradan bir ay kadar geçiyor, uğramayınca merak ediyorum, Aslı boşluğumu dolduruyor sanki. Ondan ne istiyorum? Kendime sorduğum sorudur bu aynı zamanda, inanın bir yanıtım yok, sadece onun hayatımda olması huzur veriyor. Varlığından haberdar olmadığım bir insan çıkıp geliyor ve bir düğüme takılmamı sağlıyor ve fark ediyorum ki, orası çözülürse yanıtı da bulmuş olacağım. Çözmeli miyim, ama neden, ya giderse, gitmesi gerekecek bir gün ama. Neden böyleyim? Arıyorum, “İyi oldu aradığınız, hem bir kahve borcum var size, ne zaman, a iyi! Benim içinde uygun bir saat. Görüşürüz…” Sözünü hatırlaması beni ziyadesi ile memnun ediyor. Önümde biriken işleri bitirmek için hızlanıyorum. Araya çay, kahve, fal giriyor.

İş çıkışı, henüz vakit de varken, Kızılay’a yürümek istiyorum. Fakültenin önünden geçip, Sıhıye köprüsünün altından Abdi İpekçi Parkı’na varıyorum. Bakanlığın önünden geçen sokakta havuzu gören banka oturuyorum. Yanımda taşıdığım Emyli’nin seçme mektuplarından birinde geşen “bana sonsuzluğu göster ve sana belleği göstereyim, ikisi bir pakette dururlar ve yeniden geri kaldırılırlar” dizelerini okuyorum kendime ve zamana. “Sonsuzluk” ne güzel olurdu diye geçiriyorum aklımdan. İçimin durmayan yürüyüşü için bana sonsuzluk gerekiyordu evet. Rahatlamak gevşemek için arkaya yaslanıyorum ama ne mümkün! Yine de deniyorum. Sesler yükseliyor, kalın sesler, ince sesler, büyük büyük küfürler, belden aşağı ve elbette karşısındakinin zekâsını küçümseyen sözler. İnsanların kimisi olanca merakıyla koştururken kimisi de sadece uzaktan seyirci olmayı istiyor. Tüm bu karmaşaya rağmen ben de orada öylece kalmak istiyorum. Tedirgin miyim? Öyleyim. Kavgadan korkarım, o kavga içinde buyurgan ve her an saldırıya geçecek olan sesten. Ama bu sefer karşısına dikilip “hayır buradayım, size rağmen gitmiyorum” demek istiyorum. Bunu sadece düşüncelerimde yapabiliyorum. Bu bile iyi geliyor. Biran da alevlenip, sonra uzaklaşarak azalıyor çığlıklar. Kalkıp bulvar yerine Mithatpaşa caddesinden devam ediyorum yola. Müzeye uğrama fikri heyecanlandırıyor beni. Gümüş takılara, sanat eserlerine bakmak, güzel bir takı ile kendimi, Aslı’yı ödüllendirmek; güneşli bir akşamüstünde yapılabilecek en iyi şeydi kuşkusuz. Öyleydi evet.

Müzeden çıktıktan bir süre sonra Tuna sokağına dönerek barlar sokağından, buluşacağımız çaycıya gidiyorum. Kalfa “hocam açık bir çay olsun mu” diyor. Gülümseyerek onaylıyorum. Kitabı yeniden alıyorum elime, yarım saat daha okuyorum. Sakin ve de gergin bir sesleniş için kaldırıyorum başımı, Aslı.

Önce uzatıyorum elimi, bir tereddüt yaşıyoruz, o eğilmek zorunda kalıyor, sarılıyoruz. “Size gelmek iyi hissettiriyor kendimi” diyor. Ben de aynı duygularla buradayım diyorum. Kuruma her gelişinde giydiği eşofmanlarını çıkarıp kot pantolon, üzerine siyah kısa kollu tişört ve spor ayakkabılarını giymişti. Saçları güzel bir sarıya boyanmıştı. O söylemese de bu buluşmaya gelmek için kendine özendiğini görebiliyordum. Kalfa yeniden uğruyor masaya, “hocam çayı tazeliyorum, yenisinden, ya size” diyor. O da “demli olsun lütfen” diyor. Geciktiği için özür diliyor, parkta tatsız bir olay yaşandığından bahsediyor, sorun olmadığını söylüyorum. İyi olup olmadığını soruyorum, iyi olduğunu, Erkan’dan sonra test yaptırmak için hastaneye gittiğini, sonuçların henüz çıkmadığını söylüyor. Saatler için de çok şey konuşuyoruz, bir ara tıkanıyor, gözleri doluyor. Ne olduğunu merak ediyorum. Tüm cümleleri ona varıyor “bütün bir hayat Erkan’mı yani” diyorum. Uzun uzun yere bakıyor sonra gözlerimin içine “hayatı armağana dönüştüren kişiyi bazıları kısa bir zaman bekler, bazılarımız ise bir ömür. Ben tam o ömrün ortasında ödüllendirildim” deyiveriyor. İçi boş parantezlerimi böylece dolduruyor farkında olmadan. Aslı’ya “bir mucizen olsa, uyuyup uyandığında neyin değişmiş olmasını dilerdin” diyorum. Hiç düşünmeden “arka koltuktaki anıların” diyor. “Erkan olmazdı o zaman” diyorum.  “Ama şimdi sonsuza kadar olmayacak” diyor. Susmak için nedenimiz oluyor. Anlıyorum hastalığı biliyor. Doluyoruz. Sessizlik iyileştirmiyor, bunu iyi biliyoruz. Son olarak kahve diyoruz, orta şekerli olsun istiyoruz. Kahveleri içerken “sizin öykünüz nedir, neden benimlesiniz” diyor. Bu soruyu beklemiyorum, şaşkınlıkla karışık yutkunmaya çalışırken kahveyi, düşünüyorum. Sahi neydi benim öyküm? Olmalı mıydı ya da, ama vardı; onunki kadar kanayan bir öykü değildi ve de önemsizdi ayrıca. Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Tenha yolları seviyor o da benim gibi, sorusuna uygun bir yanıt bulmaya çalışırken yürüyoruz,  biraz çekinerek de olsa büyük bir yanıtım yok sana verebileceğim, sadece “bir makale yazıyorum ve senden yardım alabilirim diye düşünmüştüm” diyorum. Hangi konuda olduğunu bile sormuyor,  bu tekliften duyduğu memnuniyeti anlatıyor. Sözleşiyoruz, ben diğer araştırmalarımı da tamamladığımda yeniden görüşeceğiz. Rahatlıyorum. Sırtımdan bir yükü değil, dağı indiriyorum onu incitmeden. Ayrılmadan hediyesini veriyorum.

Uzun zaman geçiyor aradan, görüşemiyoruz. Ne kadar yoğun olursam olayım, bazen kafamın içinde aynı insana, aynı olaya, güne dair bilgiler dolaşıp durur. Gün içerisinde yaşadığım duygu da bu; aralıksız Aslı geçiyor aklımdan, aramak için yazının bitmesini bekliyorum. “Neden bekliyorsun” diyorum. “Tanrım sen neden böylesin” diyorum kendime. Çok kez çaldırıyorum numarayı, Aslı yanıt vermiyor. Olur ya görmemiştir, iştedir. Uyuyordur… Sürekli aynı ses “Aradığınız kişiye ulaşılamadı, lütfen…” sonra Erkan’ı arıyorum, o da geç açıyor telefonunu, kendinde değil, yorgun ve halsiz “Aslı”yı soruyorum,  susuyor.

“Üç ay oldu” diyor.

“Üç koca ay…”

“Nasıl olur, ama biz, biz” diyorum, “tahta evin merdivenlerinde oturup daha hayatı anlatacaktık birbirimize …”

Eskiyi çağırmak

                Nasıl bir hafızadır sendeki canım, unutmuyorsun. Haklısın, uzun zaman oldu biliyorum, nasıl yani diyorsun şimdi, ya sanırım özledim seni. Oralara yolum düşsün istiyorum sen de istersen…”

               …

 

Bir söze başlamanın zorluğu vardır hani, arkası gelecektir ama ille de yorar sizi… Öylece kalıyorum. Birkaç gün önce yapmış olduğum bu telefon konuşmasından sonra gelip durduğum tıkanma noktası burası.

 

Otomattan basıldığını zannettiğim evin zili, duyduğum andan itibaren üçüncü kezdir çalıyor – niçin bekliyorum – dışarıdaki konuğun aceleciliği bu düşünme anımı delip geçiyor… Ses uzadıkça uzuyor. Açmasam…! Ama ya tanıdık biriyse ya da gelmesi şimdilik olası değil ama,  ya oysa!            Oyalanarak açma fikrinden uzaklaşmaya çalışıyorum çünkü dış kapıya gelen her insan, adet olduğu üzere ve en altta kimin ismi varsa o butona basmayı deniyor ve sizin için otomat memurluğu kaçınılmaz hale geliyor. Bir kitabın başında mısınız, ders mi çalışıyorsunuz, hasta mısınız? Bir apartmanda oturmanın en kötü yanı, giriş katlardan bir daire seçmenizle başlıyor. Açıyorum, gelen teşekkür bile etmeden kapımın önünden üst kata hızlıca çıkıp gidiyor. Aylar önce de kapıya astığım çiçekleri un ufak eden çocukların aynı hızla merdivenlerden kayboluşlarını hatırlıyorum. Canım sıkılıyor mu, acıyor mu anlayamıyorum, öyle karışıyorum anlayacağınız.

 

Yıllar sonra neden, neyi başkalaştırarak, kimleri çıkararak hayatından aramayı düşünmüştü, bunları konuşmadık tabii. Kısa bir boşluk -siz ona koca bir şaşkınlık diyebilirsiniz- sonrasında ah evet iyim diyebilme cesaretimi toplamam, sanırım izlere olan bağlılığımdandı. Eskimiş bir yaraya bakar gibi bakıyor olmam da ondandır belki de. Her zaman olduğu gibi sıcak ve tanıdık olan bu ses, değişmediğine göre onu geçmişe döndüren yalnızlığı olabilir miydi? İlgiyi neden sesle kurmuş olabilirim bilmiyorum, değişim onu çok örselemeden yatağını bulup gitmişken. Nasıl mı emin olabiliyorum, üç yıl flört, on yıl da evlilik sürecimiz olmuş, onu tanımak için yeterli değil midir sizce de? Bir insan hakkında ilk beş dakikada fikir sahibi olunuyorsa, ben epeyce çözmüş olmalıyım eski Eray’ı. Kronik dönüşleri de bunlardan biriydi kuşkusuz.  Peki neden hala şunu düşünebiliyorum; şimdi kapı çalınsa…! Yıllar sonra gözlerine bakacak kadar güçlü hisseder miyim kendimi? Aklım, kalbim…! Elim ayağıma dolaşır mı eskisi gibi?

 

Bir an’a başlamanın zorluğu da burada. O şifre, o ilk söz. Nasıl bir anlam bulacak dokunduğu yerde bilmiyorum. Yine de her hangi biriyle buluşur gibi, onunla da buluşabileceğimi düşünmek rahatlatıyor beni. İyi ama kırgın ve de çaresiz hissediyor olmam nasıl açıklanabilirdi öyleyse. Her gün, içini aynı acıyla boşaltan Zeliş gibi mi olmak gerekirdi acaba? Çok örseleyen bir hayatı olmasına rağmen örnek veriyorum çünkü bir ayaz sıyırıp geçsin yüzümü. O ne zaman dayak yese kocasından, başka birisiyle geçirse geceyi, gebe kalsa,  ne zaman karşılaşsak başkasının öyküsünü anlatır gibi anlatır kendini. Ona ‘kaldırım serçesi’ dememin özel bir nedeni vardı. Çünkü günün her saatinde cadde boyunca karşılaşmanız mümkündü kendisiyle, ona göre; “çok geziyormuşum, gezmesem içim patlıyor bacım” la biten bir açıklaması vardı elbette. Ah evet biten! İnsan kendi yarasını ötekinin yarasından daha fazla önemsiyor. Hem de acıyı uzaktan anlayarak yapıyor bunu.

 

Neden şimdi, neden daha sonraki yıllar değil- oysa yeni aşkları büyütecek kadar toy, eski karşılaşmaları büyütmeyecek kadar da yetişkin sayılırdım- hepimizin mutlaka başından geçmiştir; ıraksamalar, dönüşler, kendini içine anlatma provaları. Her insan, senaryosunu koşullarına göre yazıyordu, ya benim ki neydi?. Bunları düşünürken mutfak dolabını açıp açıp kapattığımın ayırdına varıyorum. Diğer bir ifadeyle dolap kapağının kapanma hızıyla çıkan gürültü yoğunlaştığım noktadan alıp beni masanın başına bir yol götürüyor. Olmam gereken yer buzdolabın önü elbette. Vardır ya sırf, stresinden kendini yemeğe verenler -çok yiyen biri olmadığım halde ve hatta yemek yemenin yaşamı idame ettirecek kadar olması gerektiğine inananlardan olduğum halde- kendi eksenimde dönüp duruyor bu duyguyu baskılayacak tok bir tadı arıyorum. Yok, aslında iyi bir terapi işimi daha çok kolaylaştıracaktır, bundan eminim. Bir duş keyfi nasıl da iyi gelirdi şimdi.

 

Bitirmem gereken bir rapor, bir deneme, okumak için biriktirdiğim onca kitap… Yeni ama eski bir aşk… aşk, en deli, en güvensiz hali olmalı insanın / yine de cazip geliyor, bir jilet kesiği gibi sızlatıyor içimi. Aşk dışında her şey sonraya kalabilir gibi geliyor bana…Yıllar sonra öğrendiğim bu olsa gerek.

 

Bolca sabun köpüğü arasında, kendimi hayal etmem, sürekli kendi kendimle konuşuyor olmam, endişelerimin gün yüzüne çıktığını gösteriyor. Paniğe mahal yok diyorum, bu senin her sorun karşısında vazgeçilmez silahındır ve genellikle işe yarar. Banyoya ısıtıcıyı koyuyor ve oturma odasına geri dönerken, yemek düşüncesinin diğer ayrıntılar arasında asılı kaldığını fark ediyorum.

 

Yarıda bıraktığım kitabı elime alıyorum; Epikurus’un yaşamı zevkli hale getirebilmenin birçok yolunu anlatan yaklaşımlarını okuyorum. Doğru sorularla öncelikli ihtiyaçların tespitini yapmanın –“o ihtiyacı- salt bir şeye bağlamanın haksızlığını ortadan kaldırıyor” cümlesini okumak bana ilginç geliyor elbette… Önemli olan üç maddeye takılıyorum; dostluk, düşünme ve özgürlük. Mutlu olmak için bunlar yeterli kısacası. Elbette para hayatımızın bir parçası, ancak hepsi değil, araç olduğu sürece zararı yok ama ya değilse? Öyle ya sayısal ifadelerin karşılık bulduğu değerler, içi boşalan kanıtlar yüzyıllar farkıyla çok değişti. Hemen sıraladığım üç maddeyle durumumu ilişkilendiriyorum ve “neden ayrılmıştık” sorusunun, parayla bir ilişkisi olmadığını hemen anlıyorum.

 

İçinde bulunduğum geriye dönüşler, oradan başlayan tatsızlığım, bunlara aradığım yanıtlar filozofun telkinleriyle buluşturuyor beni. Ve ister istemez ilişkiler üzerine olan hassasiyetim, takıntılı yanımı öne çıkarıyor. Enerjimin tükendiğini fark ediyorum. Sahiplenme duygusu zamanla, yoruyor insanı. Bu duyguya beni vardıran yüzleşmelerden sonraki uzaklaşma denemeleri oluyor.

 

Düşünmek acıktırıyor insanı. Duş öncesi ekmek arası bir şeyler yemeye nihayet karar veriyorum. İçimizi acıtan ne varsa keşke, akıp gitse ya da bir solukta attığımız bir narayla dağılıverse evrenin boşluğunda. Keşkelerle başlayan her cümle beni yaşanılmışlığın zor anına götürür çoğu zaman. İnsan olarak en çok hayal kırıklıklarından etkileniyoruz. “Kırgınlıklar sonrası gelişen affetme duygusunun kişinin kendisiyle ilgili olduğunu” okumuştum bir kitapta. Affetmiş olmak kendimizi mutlu hissetmemizi sağlıyormuş. Eğer öyleyse ilişkilerin sürekliliği kaçınılmazdır. Belki de öğrenilmesi gereken içinizdeki pası nasıl temizleyeceğimizdir. Oysa onunla yeni bir şansın gerisindeyiz. Buna rağmen olabilirlik ikilemini yaşayan ben olabilirim -kendimde yeni bir bakış açısı oluşturma ihtiyacı görmekte şaşırtıyor beni- Yeni bir düşünce geliştirmenin bir başlangıç için yeterli olmayacağını bilecek kadar deneyimliyim. Geriye kalıyor kararlı olmaya nasıl karar vereceğim. Ancak buna inanabilirsem kendimi gerçekleştirebileceğim. Bir süre sonra zihinsel yolculuğumu tamamlıyor ve bornozla yatağın içinde kıvrılmayı istiyorum.

 

Kendi içimi böylesine kanatmış ve de yeni kararlar almak için kendime bir yol bulmaya çalışmışken, evin içini çınlatan sesin telefondan geldiğini anlıyorum… Eray, işi çıkmış “erteleyebilir miyiz” diyor. Evet elbette diyorum. Ses uzaklaşıyor, ses dağılıyor. Kalbimi yokluyorum, kalbim nasıl böylesine sağlam durabiliyor anlamaya çalışıyorum. Niçin bırakmayı denediğimiz kusurlarımıza yeniliyoruz acaba. Hep denediğimiz için midir bu yenilgi ya da aklı kontrol edememenin çaresizliği midir yoksa? Kapatıyorum telefonu, ana caddeye bakan balkona çıkıyorum. İnsanların ikili sohbetlerini izliyorum. Pamuk helvasını burun ucundan diliyle silmeye çalışan kızın ısrarına takılıyorum. Tek başına yürüme özgürlüğünü kullanmaya çalışan şu çocuğun azmine, onların yerinde olmayı ister miydim acaba. Yeniden başlamak gerekiyor. Benim buna gücüm yok. Öfkem gözyaşlarımla akıp gidiyor mu peki elbette hayır. Ne o küçük kızın ne de yürümeye çalışan oğlanın yerinde olmak istemiyorum. Ben sanırım bana ait özgürleşmiş bir hayat istiyorum.

 

Telefon sesi ile yeniden içeri giriyorum, ablam “iyi misin güzelliğim” diyor. Sesim uykusuz bir geceden kalmış olmayı işaret ediyor çünkü.

 

-Dün Eray’la karşılaştım, yanında güzel bir kız vardı, mutlu görünüyordu. Seni sordu, diyor.

ne beni mi sordu?

evet, tatlım neden şaşırdın ki, eski arkadaşısın, normal değil mi?

Elbette normal, öylesine bir şaşkınlık işte, diyorum. Ona değişmiş olabileceği umuduyla Eray’ı beklediğimi söyleyemiyorum ve yalnızlığını eski sevgilisinin gelme olasılığı ile süsleyen zayıf bir kadının gülünçlüğündense hiç bahsedemiyorum elbette. Cep telefonum çalıyor deyip ablama hoşçakal diyorum.

 

Normal olma halini konuşmak için arkadaşımı arıyorum. Bir merhaba sonrası,  otomattan zile basılıyor yeniden. Kapıyı açmadan gözetleme deliğinden geleni görmeye çalışıyorum. Hayır gitmiyor gelen, kapımın önünde bekliyor. Ama açmıyorum. Sıkılıp zile basıyor.

Çiçekçi, güzel hazırlanmış bir gül buketini ve bir de zarfı tutuşturuyor elime. Sonra teslimat fişini imzalatıp geldiği gibi gidiyor. Kafamda farklı düşüncelere yer vermeden zarfı açıyor ve sesli bir şekilde “ benden kaçıyorsun, oysa ben dizlerinin dibinde seni beklemeye razıyım, hiç değilse bu kez evet de…” notunu okuyorum. Arkadaşım telefonun ucunda, gideni neden çağırıyorsun, ne iyi elini tutmak isteyen biri var işte diyerek kendini hatırlatıyor, iyi de,

 

-eski bir aşkı çağırmaksa benim yaptığım, bu aşk kimin eskisi peki? Diyorum.

Ne önemi var ki, her nefes tükendiği yürekte azalır, bulduğu büyük bir yürekte ise çoğalır. Bir adım atmayı dene, belki çok şey değişir.

Değişir mi?

-Değişir

-Peki.

….

 

-Alo, merhaba, ben, ben…

Merhaba Yıldız.

-Yarın uygunsan eğer…

-Ne demek uygunsan, benim için her daim sen…!

 

BİR ÇAY LÜTFEN

Bulvar boyunca isteksizce vitrinlere bakarak yürüyorum. Her zaman uğradığım mağazaya yakın bir yerde olduğumu fark edince önceden beğendiğim gömleği denemek istiyorum,  ama sıranın çokluğu canımı sıkıyor.  Beğenmenin en sıkıcı tarafı da bu işte, gömleği olduğu yere bırakıyor ve de mağazadan çıkıyorum. Bulvarı kesen Tuna Caddesi’ne geçiyorum aradan. Planladığım bir şey olduğundan değil elbette, yoğun ve yorgun başladığım bir sabahın sonrasını biraz daha sakin, biraz daha huzurlu kılabilmekti amacım. Ancak her zamankinden daha fazla insan kalabalığının olması beni şaşırtıyor. Neden şaşırıyorsam, burası sosyal hayatın mütevazı başkentiydi.  Ve elbette normaldi bu kalabalık.

Ama yine de nedenini anlamaya çalışıyorum. Olası bir basın açıklamasına bağlıyorum durumu, bağlamak yetmeyince daha fazla dayanamayıp sokağın başına kadar yürüyorum. Bulvarı, bulvar boyunca park etmiş polis otolarını ve sanki şehrin gerdanına inci gibi dizilen panzerleri görüyorum. Bu benzetme bir olumlamayı çağrıştırsa da, oradaki ruhu inciten, sürekli denetleniyormuşuz izlenimini veren detayı, daha estetik nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Yukarıda Sakarya Caddesi’ni,  aşağıda Tuna Caddesini kesen ve bir ada gibi duran çiçekçiler sokağı, bu adaya balkon gibi uzanan kafeler, pideciler, işportacılar, simitçiler… Bir dünya yaratmış olmasaydı kırılmış bu ruh haliyle daha kötü hissedebilirdim kendimi.

Ama olmuyor, içim kaçmaya çalıştığı bir yağmura yakalanıyor yeniden. En olmadık halimi bastırır gibi gizliyorum huzursuzluğumu, gölge düşsün istemiyorum çiçeklerin sokağa taşan gülümseyişlerine. Geri dönüyor ve İş Bankası’na varmadan, soldaki pastanenin boş sandalyelerinden birine atıveriyorum kendimi. Sonra, otursam mı-kalksam mı gibi bir kararsızlığı düşüyorum. O arada garson geliyor ve ben oracıkta kalıveriyorum, iyi de oluyor.

-Bir çay lütfen diyorum. Garson yüzümde bir tanıdığını görmüş gibi kalıyor.

-“Abla çay yeni demlendi ben size bir Türk Kahvesi getireyim mi”  diyor.

Diyor da, ben pek kahve sevmem dememe izin vermeden ortadan kayboluyor. Hay Allah gençlik bu olsa gerek diyorum elbette. Ve de gülümsüyorum. Komik bir tarafı da var bu çocuğun. Burnundaki kemer izi, gözlerinin küçüklüğü, ince dudakları usta bir mizahçının elinden çıkmış gibi duruyor. Lise öğrencisi olmalı. Ama okulda olması gerekmez miydi? Belinde bordo önlüğü, nemli elleri ile beş dakika sonra orta şekerli kahve ile yanımda beliriyor ve ona ait düşüncelerimden de sıyrılıyorum.

-“Kusura bakma abla nasıl içeceğini sormadım, ya aslında sorarım normalde ama bugün…” le başlayan cümlesini yarım bırakıp içeri geçiyor. Patron yapılması gereken işleri olduğu için onu çağırıyor.

-“Mesut, Mesut mutfağa in, ablan çağırıyor” diyor, abla dediği birlikte çalıştığı kadınlardan biri olmalıydı. Abla’nın insanlar arasında uzaklık ve de yakınlık ilişkisini çok iyi belirlediğini fark ediyorum.

Abla!

Kahvemi, yavaş yavaş içerken benden daha fazla birikmiş sıkıntıları ile bir hanım oturuyor yan masaya. Oturur oturmaz da cebinden çıkardığı paketinden sigarasını alıp yakıyor ve derin bir nefes çekiyor. Ağzındaki yoğun dumanı anlına doğru üfleyerek yeni bir nefes daha çekiyor. Duman,  beyazlamış kirli saçlarından yukarıya yükseliyor, hanım, saçlarını parmakları ile tarayarak bir anlamda dumanı dağıtmak için neden buluyor kendine. Çatlamış ve de kurumuş elleri kendine değil de başka bir şeye dokunuyor sanki! Sağına soluna bakınıyor. Çay söylemek istiyordu belli ki. Kimseyi göremeyince de pastanenin kapısına kadar gidip patrona “bana koyu bir çay” diyor.

Koyu bir çay, sigaranın katranı gibi; keder yüklü, yoksulluk yüklü, öfke yüklü…

Yaklaşık on dakika önce ortadan kaybolan Mesut bir çayla hanımın yanına geri dönüyor, geçerken de bana uğramayı unutmuyor

-“abla çayını şimdi ister misin “ diyor.

Bu soruyu, İsterim ama benim çayım biraz açık olabilirse sevinirim diye yanıtlıyorum. Boş kahve fincanını alıp giderken içtenlikli bir gülümsemeyle “olur, olur abla” diyor. Yan masada oturan hanım bilmem kaçıncı sigarasını yakmak üzereyken çocuğa “bırak fincanı kapatsın, gelirken bir tane daha çay kap gel, bu kesmedi” diyor. Fincan yeniden masama geliyor, kapat abla iyi bakar diyor Mesut. Anlıyorum ki hanım buraların yabancısı değil. Aslında yabancı olan benim. Fincanı bu istek üzerine kapatıyorum. Az sonra ikimizin çayları da masamıza geliyor. Hanım bir çay bir sigara daha içtikten sonra, “bakayım mı” diyor.

-Buyurun yanıma gelin diyorum. Masama kadar geliyor, ona ne içmek istediğini soruyorum, “çay” diyor.

Belli ki zor bir gün diyorum içimden. Çayı içmiyor boşaltıyor içine sanki. Demliği masaya getirtme fikri oluşuyor bende. İstesem ayıp olur mu acaba, neden olsundu ki! Hem içmeyi de seviyordu… Ben de içtiğim dönemlerden biliyorum, sigara da çaysız gitmezdi üstelik. Ama içme ötesi bir şeydi hanımın sigara ve çayla olan ilişkisi. Ama bir şey var hanımı diğer içicilerden ayıran. Bir inanç, bir tutku sanki. Bir bağlılık! Her ikisi de olmasa hayat anlamsızlaşacak, o eksik kalacak. Gözlerinin derinliğinde gördüğüm kederin tam ortasında olduğu. Çaresizliğin derbeder bıraktığı, savurduğu ama hayatı bir şekilde idare eden insanlardan o. Onun el çatlakları, o yüz çizgileri, nefes alıp verişi, hepsi bir ipucuydu yaşadıklarının. Titreyen ellerini dudaklarından uzaklaştırıp fincanı tutmak istiyor. Ama… Sessiz ve de uzun söylenmiş bir küfür masayı silerek geçip gidiyor.  İşte bu, bu doğallıktı ona yakışan, küfürbaz oluşu. Aslında pek çok küfürbaz kadın tanımıştım çocukluğumda. Mayide nene vardı mesela, en ala erkek söylencesinden çıkmış küfürleri savururdu ki, şaşılacak gibiydi.  Hanife nene ve de Fadime teyze. Üçü de kendilerine münhasır yaşam biçimleriyle bir yer edinmişlerdi toplumda. Bu hanımda da o üç kadının özelliği yatıyordu. Erkek gibiydi ama o kadınsal biçimlenme, o yatkınlık da ön plandaydı.

Yüzüme bakıyor, af edersiniz ben Gül diyorum. O da.

“Menekşe” diyor. Dalga geçtiğini sanıyorum ilk anda ama sonra,  “asıl adım Leyla ama piyasa da Menekşe derler” diyor. İki isim de güzel.  Biri geceden alıyor adını diğeri kalbinden, yaprakları kalp şeklindedir çünkü menekşenin. Uzundur ve de geniş. Bundan mıdır hayatı kucaklaması, zifiri bir yere yatırması. Sanırım bundandır.

Falın diye başlıyor cümlesine… “Ne kadar şanslısınız” diyor. Beklediklerin var. Sen kalem kâğıt tutuyorsun. Kafanda düşündüğün şeyler var ama vakit yaratman lazım” diyor. Çok da hak ettiğim yerde değilmişim, kalbim insana yakınmış, iyi insanları seçiyormuşum ve buna rağmen dostlarım tarafından üzülmüşüm.  Öyle güzel söylüyor, anlatıyor ki dalıp gidiyorum…

“Çok güzel de bir kadınsın, hiç anlamıyorum hüzün neden bir papatya gibi açılmış yüzünde” diyor. Ne hoş. Papatya gibi açılan hüzün. Bu sözler üzerine papatyadan akan saflığın hüznü işaret edip etmediğini düşünüyorum. Belki de hüzne peşrev buradan geçiyordur.

Mesut’a sesleniyorum, Mesut duyuyor beni, “buyur abla” diyor. Bize, bir demlik çayla birlikte kahvaltılık bir şeyler de getir diyorum. Demlik ve de yanında yiyeceklerle dönüyor Mesut.

Leyla’nın yüzü ay gibi aydınlanıyor “ya kalbimi mi okudun sen nedir?  Öyle de açtım ki, sabahtan beri çay sigara, çay sigara midem delinecek diye de korkuyorum ama alışmışız be anam ne yapacaksın. Beni anlamaya çalışıyorsun sanırım. Aman be, boş ver” diyor.

Görüyorum, yüzüne sürdüğü hiçbir şey ona ait değil, ona ait olan tek şey kalbi,  kimsenin dokunmadığı, hissetmediği. Belki de, görülmesi onu daha mutsuz edecek bir duyguyu sakladığı içindir bu. “Biliyor musun bir gece yarısı doğmuşum. Doğuran ebe koymuş adımı” diyor. Annesi o çok küçükken ölmüş. Hiç hatırlamıyor. Babasının ikinci eşi onu hiç sevmemiş. Amcası onu besleme gibi büyütmüş. “Genç kız olmaya başlayınca da sersemin tekine vereceklerken sevdiğim adama kaçıverdim. İnsanın sevdiği daha çok acıtıyor canını… Kendi yetmiyor bir de arkadaşları geliyor eve… İkinci kez evden kaçtım. O gün bu gün aha bu sokakların dilini çözmeye çalışıyorum” diyor.

Bu kadar kısa ve de bu kadar dokunaklı. Sessizce onu dinliyorum. Bir kardeşi olup olmadığını soruyorum. “Yok yok, bu hayatta yalnız bir ağaç gibiyim. Tenhada yetişen ağaçlar vardır, inanamazsınız nasıl yetiştiğine. Marifet toprağındadır aslında. Benim de öyle cesur bir yanım var sanırım. Gül abla çok sağol, çok yıllar oldu böyle bir sofrada insan gibi oturmayalı…”

Ah ne diyeceğimi bilemiyorum. İçimden taşmakta olan bir pınara dayamışım sanki gözlerimi.  Rahatlamam gerek, izin isteyip içeri tuvalete gidiyorum. Ağladıkça açılıyorum. Ağladıkça Leyla’nın bir parçası oluyorum… Leyla gecede kokulu menekşe.

Kendime çeki düzen verip masaya dönüyorum. Mutlu ve de keyifli bir yüzü görmek sabahki huzursuzluğumu alıp götürüyor. Bir saat kadar orada oturup söyleşiyoruz. İleriden sesler geliyor. Bir bağrış bir çağrış. Leyla “ yukardan gelirken zaten zor geçtim kalabalıktan. Yürüyenlerden çok polis var. Anam ne olacaksa bırakın yürüsünler de mi. Bir anlatsınlar dertleri neymiş de mi. Her yürüyüşe niye asker polis dikerler ki? Geçenlerde arkadaşım söyledi, bu yürüyenlere, dur ne dediydi, ha seks işçisi miymiş, neymiş. Gül bacım bu işçilik nedir ki? Diyor.

Ona ne demek olduğunu anlatıyorum. “Onlar işçiyse peki biz neyiz “ diyor ardından. Ne demeliyim şimdi. Aslında evet sen de öylesin, aaaaaaa hayır sen öyle değilsin mi? Bir şey demek istemiyorum. Kahvaltıya devam ediyoruz.

Bulvar üzerinde, megafondan sesler yükselmeye devam ediyor. “sigortasız çalışmaya, çalıştırılmaya, ötekileştirilmeye, tecrite hayır. Arkadaşlar örgütlü olmaya çağırıyorum sizi. Birlikte olduğumuz sürece güçleneceğiz…”

Leyla kahvaltısına ara verip gözlerimde bir an kalıyor ve “senin derdin ne, niye bana bu iyiliği yaptın ki şimdi” diyor. Beklediğim bir soru olmadığı için afallıyorum. Neden bir derdim mi olmalı, ne güzel birlikte yiyoruz. Neden garipsedin ki durumu diyorum.

-“Aman ne bileyim kimse kimseye bu zamanda yapmaz da böyle şeyler, ondan şey ettim” diyor. Anlıyor sadece onunla sohbet etmek istediğimi. Bir karşılık beklemediğimi. Onun da benim nazarımda bir yeri olduğunu anlıyor.

-“Ne tuhaf kadınsın sen” diyor. Sadece bu kadar mı diye takılıyorum. Gözleri ondan daha fazlasını söylüyor elbette. Mesut’a sesleniyor. Cebindeki belki de son parasını verip sigara aldırıyor.

– “Ben kalkmayayım, muhabbetin büyüsü bozulmasın” diyor, hafifçe gülümseyerek sırtını okşuyor çocuğun. Mesut kanatlanmış bir kuş gibi uçarak karşıdaki büfeye gidiyor. Paranın üstüyle ve de sigarayla dönüyor.

“-Abla bir sigaranı alırım ama” diyor kırparak gözlerini.  Leyla “ küfrü yediydin ama Gül bacıma şükret sen. Al sigaranı da yollan canım “diyor, “yollanıyor” Mesut.

-“Bu çocuk çok garibandır” la başlayan cümlesini kuruyor Leyla. “Bir ona bir de bana çok yakışıyor yalnızlık, kimse bilmez de Mesut’u ben uzun yıllardır tanırım, çakalların arasında büyüdü ama has oğlandır. Babasına benzer. İyi, bir adamdı babası. Kimseden çalmamıştır, kimsenin hakkını yememiştir, haklının, hakkın yanında olmuştur. Öyle namusluydu.  Bir zamanlar birlikte çalıştıydık da oradan bilirim” diyor.

Yalnızlığa yeni bir isim veriyor. Yalnızlığın adı Leyla.  Kekre tadında… Mesut’a da yakışıyor bu bıçkınlık. Gizlilik, harbilik. Bellik ki babasının oğlu olacak, Leyla öyle diyor. O diyorsa bir anlamı vardır diye düşünüyorum. Leyla kahvaltısını bitiriyor sonra. Hesapları ödüyorum. Mesut’la vedalaşıyorum, kalkıyoruz. Yürüyoruz. Oturduğumuz masaların hemen çaprazındaki büyük marketin önünden geçerken beklemesini istiyorum, bir kutu sigarayla yanına dönüyorum. Ellerime sarılıyor, öpmek için değil, şefkatle okşamak için. Omzuma bastırıyorum başını. “Al bu kartı, adres orada yine gel” diyorum.

Megafondan sesler yükselmeye devam ediyor.

-“Arkadaşlar dağılmayın, kenetlenin” arkasından iki- üç travesti yanımızdan kaçarak uzaklaşıyorlar. İki genç de kalktığımız masaya usulca yerleşiveriyor. İki dost gibi… İki…

Sesini duyuyorum Mesut’un   “çay getireyim mi size, ne içersiniz”

yolcu

Başka ücretini ödemeyen var mı?

 

Aslında biliyor kaptan, arkada dörtlü koltukların sol pencere tarafında oturan yolcu –yaklaşık on, on beş dakikadır -göndermemişti parasını. Diğer yolcular ödeyerek koltuklarına geçmelerine rağmen o, arabaya binmiş sallanan bir dal gibi arkaya yönelmişti hemen. Kızarmış ve de ağrılı bir yüz ifadesiyle.

 

“Ücretini dedim”.

Sanki yolcu inip gidecekti… “Duymuyordur! Kulaklığını takmayı unutmuştur belki” dedim sessizce.

 

Hayata başlamanın bin bir türlü hali vardı. Ve karşınızdaki insanın yanında, anında değilseniz asla bilemezdiniz onun hangi geceden vardığını sabaha. Ancak tahmin yürütme şansınız olabilirdi. Benimki şöyleydi; gecenin bir yarısı, doğduğu evde geçen çocukluk rüyasının tam ortasında ilk defa mutlu iken, birkaç gündür kesilmiş suyun -kapatmayı unuttuğu mutfak çeşmesinden -gelesi tutmuş ve de su salona kadar sızmıştır. Yorgunluğu buna bağlıydı. Pekâlâ olabilirdi. Ya da kötü bir telefon haberiyle uyanmış olması da muhtemeldir elbette.

 

Hayır, bir şey var onu pencerenin dışında hayata bırakan. Orada ama yok. Tüm içerdeki konuşmalara, kaptanın homurdanmalarına, radyodan gelen uzun ve de kasvetli şarkılara kapatmış kendini de, saati geldiğinde uyanacak sanki! Ne enteresan olurdu, böyle bir özelliğimizin olması. İstediğinde kendini aç kapa, aç kapa!

 

Ama değil böyle de değil. Yanındaki hanıma bakıyorum, hani şöyle sezdirecek iki cümle kursun diye ama nerde, olaydan çok daha uzak, o da onun baktığı hayatın tam tersi yöne ayırmış gözlerini bakıyor. Elindeki cep telefonuna gelen o çok hoş, işveli- cilveli mesajlara dalmış gitmiş görünüyor. Nereden mi varıyorum bu sonuca?

Değilse, bir insanı diğerinden uzaklaştıran başka ne olabilir ki?

 

Çeliştiğimi düşünüyorsunuz biliyorum. Birkaç cümle yukarıda “asla bilemezsiniz” demiştim. Ama tahmin hakkımı kullanabilirim öyle değil mi?

E genç olunca ve de moda dergilerinden fırlamış ikoncanlar gibi geçince düşünsel sokağımın içinden – tabi tanrı başka dert tasa vermesin- sadece işi süslenmek olsun genç hanımın olsun da, bu kadarı da fazla. Kulağındaki çıstak çıstak şarkıdan, okuduğu her neyse onun verdiği şevkten yanında öldürseler birilerini, umursamayacaktı.

 

Cam kenarındaki hanım, ezik, ruhu perişan, olduğu yeri unutan biri değildi, eski ama temiz giyinmiş, taşradan geldiği çok uzun yıllar olmuş, kent hayatına alışmış ama sonradan kapanmış bir hanım gibiydi.

 

Kaptan bir kez daha “başka var mı parasını ödemeyen” diye hafifçe yükselti sesini. Boşuna çabaydı bana kalırsa. Henüz kendi iç meselesinden sıyırıp içini, toparlanamayacaktı hanım. Sessizce, kaptana “duymuyor, sanırım yorgun, iki lirayı alın değmeyin belli ki içinde bir huzur yakalamış” dedim. Kaptan yüzüme uzun uzun baktı, “Peki!” Dedi.

 

Peki!

Neden yüzüme uzun uzun baktı ki şimdi bu adam. Üstüme alınmalı mıydım? Sanmıyorum. Ama biliyordum ki, bu bakışa alınsam da alınmasam da, hayatımda ne zaman gayrı ihtiyari bir durum olsa kendi anlamıyla geliyordu.

 

Artık hanımın nerde ineceği –nedensiz de olsa- çok ilgilendirmeye başlamıştı beni.

Öyle gömülmüştü ki kendi yalnızlığına, bir kuş konsa o dala, incinecek diye saatlerce kalabilirdi, öyle bir yürek taşıyordu. Öyle olmalıydı.

 

Dikmen Caddesi boyunca devam eden yolculuğumuz süresince öyle çok hikâyeler yazmıştım ki ona özel. En kötü senaryo da sürekli işe gönderilen bir temizlikçiydi kadın ve de kocası kazandığı parayı başka bir hanımla yiyordu. Hani vardır ya, vakur, kolu kırılsa da yeni içinde saklayan hanımlar. İçini sürekli başka güçlerle iyileştirdiğini gördüğünüz. Öyle işte. Olamaz mıydı? Pekâlâ olabilirdi.

 

Polisevi, sonra, Yolağzı, Kuyubaşı Durağı, Bankalar… Derken yolcular inmeye başlıyor, dolmuştan, dolmuş sarsılarak kalkıyor yeniden. Hiç bir kıpırdama yok, hiç bir tepki yok. Kaskatı bir ölüyü taşıyoruz arka koltukta sanki. Elbette iki durak önce inmeli ve de evde olmalıydım. Ama hayır. Neden buradaydım? Neden bir sessizliğin peşinden gidiyordum? Neydi? Belli ki adını koyamadığım bir boşluktu beni götüren, bir merak, bir öyküyü bitirme isteği! Arabada süslü kız, arkadaki hanım, ben ve kaptan varız. İnsanlar bir sure birlikte yol alınca, o yabancılık kırılıyor artık. Ve hatta yeni yolcuların yanında kıdemli bir tarafınız da oluyor. Dolmuş, Keklikpınarı’na doğru yönelmek üzere iken soldaki büyük marketin tam karşı paralelinde bir yolcu daha alıyoruz. Dikmen Pazarı’na varınca, yeni bir yolcu daha durduruyor dolmuşu. Ve ondan sonra Atatürk Sitesi’ne kadar da yolcu almıyoruz ancak bir önceki yolcu ileride –Park Evleri’nde- inmek istediğini belirtince kaptan yolcuyu indiriyor ve çalan telefonunu açmak için sağ taraftaki para kutusuna doğru bir hamle yapıyor.

 

Şaşırmak bir insanı bu kadar mı değiştirir. Bu kadar mı yumuşatır yüzündeki öfkeyi. Adam -Değnekçi olduğunu düşündüğüm- kişinin sorularına bu haliyle yanıt veriyordu. Hemen arka koltukta oturduğumdan çok az da olsa şunları duyabiliyordum.

-Arabada orta yaşlar da, üzerinde şu şu kıyafetler olduğu bir hanım var mı kardeş?

– Esmer, ince orta boylarda, zayıf, ve de kol çantası yok.

-Hanım unutma hastalığına mı tutulmuş ne.!

 

“Evet, evet arka koltuk da o tariflere uygun biri oturuyor.” dedikten sonra biraz daha konuşup “tamam, sorun değil, dönerim” deyip telefonu kapatıyor.

 

“Allah Allah ne hastalıklar var yahu, kim olduğunu da bilmiyormuş. Uğrun uğrun oğlu arayıp durmuş bu zamana kadar. “

 

“Oysa bir çörek alıp döneceklermiş.”

 

Oysa bir çörek!

 

Arabayı sola çekip durdu. Yerinden kalkıp arkaya doğru yöneldi.

 

Arkadaki genç hanım da ineceği durağı çoktan geçtiğini ancak bu şekilde fark etmiş oldu. Kulaklıklarını çıkardı, cep telefonunu kapattı ve yüzümüzde bir süre öylece kaldı.

 

Ama kaptanın ilgilendiği cam kenarındaki hanımdı elbette. Yaklaştı. Döndü, bana baktı. “Siz bakın lütfen “dedi.

 

Kızılay’dan itibaren hangi öykünün parçası olduğunu merak ettiğim bu hanıma bakmam istenmişti. Öyleyse, bakmalıydım.

 

Hanımı cam kenarından aynı sıradaki koltukların üzerine uzattık, başına koymak için yastık aradık ama genç kız ondan beklenmeyecek bir yüreklilikle “benim dizlerime koyabilirsiniz başını, alışkınım ben” dedi. Yolculuğumuz boyunca ilk defa biri ile ilgileniyordu. Yüzü asıldı, ağlamaklı ses tonuyla, “aaaa hayır ya! Karşı apartmanın zemin katında oturan duacı teyze bu” dedi.

 

Duacı Teyze. Belli ki başı-dişi ağrıyanlar onu biliyordu.

 

Emin misin? diye sorduk kaptanla aynı anda. O emindi durumdan. Peki, bir hastaneye gitmemiz gerekmez miydi, ya da bir polis çağırmamız? Ama oğlu bekliyordu onu. Çok merak etmişti. Çok korkmuştu!

 

“Duacı teyzenin” esmerliği açılmaya başlamıştı, elinde tuttuğu parası; o kıvrandıkça nemlenmiş, küçülmüştü, çenesinde büyüyen çiçekli gamzesi – kuşkusuz çocukken yapılmış dövmeydi bu- veda sözleri gibi son cümlesini söylemişti.

 

Ama insan neyle karşılaşacağını bilemiyordu elbette. Her şeye hazır olunamıyordu. Tüm gerçekler özellikle hüzüne gelip dayanan gerçekler, sadece ve sadece o anın adını alıyordu. Sessizliğin, dalıp gitmenin, umursamaz gibi davranmış olmanın, bir anlamı vardı, Ne garip!

 

Nasıl ağır bir yükün altına girdiğimizi, kaptan kalan iki yolcuyu da Atatürk Sitesi’nin önünde bırakıp Güvenpark’a geri döndüğümüzde fark edecektik.

 

Kim bilebilir ki, düşünsel zenginliğinizin yarattığı oyun, bilmediğiniz bir yol da zaman kaybettirecek ve bir sabah alınan nefes sonsuz bir evrene karışacak.

 

Oğul –annesinin kısa bir sure önce karın bölgesinde başlayan ağrısına için özel tıp merkezinde muayenesini ettirmiş eve gitmek üzere oradan ayrılmışlardı- annesi haşhaşlı çöreği çok severmiş, almak için elinden tutup onu da götürmüş ancak cebinden para çıkarmaya çalışırken bir saniyelik ilgi kaybı ile hanım, bizim olduğumuz arabaya binmişti. Ama bunların hiç birini bilinçli olarak yapmamıştı. Ve tek ve de kıymetli bir oğlu olduğunu da unutmuştu kuşkusuz…

 

Biz varmadan ambülâns çağrılmıştı zaten, ölüm saati ve tarihi yazıldı sonra. Genç hanım da hanımın oğluna eşlik edip birlikte gittiler.