SARIYATI ŞİİRİ ÜZERİNE

 

                güz ve bir sabah ölüsü

                kadifekale’den bir kahır vuruyor saçlarıma

                gene işçiler yayan gidiyor,ellerinde   

                sefertasları

                umut diye sarıldıkları

                sinema afişleri,kuponlar

                ve zam konuşmaları,paraya değişilen

                körpe bedenler

                yağmur yağıyor

                yürüyorum hiç bizim olmayan sabahla

                sırtımda parka

                ona da gerek.!..

 

               “ Güzde bir sürgün” diyen Ender Sarıyatı, 1948 yılında Uşakta doğar. Yaşam serüveni 15 şubat 1976‘da İzmir’de sona erer. Yaşadığı 28 yıllık süre içerisinde şiirle geçirir zamanını, yaşamı gibi şairliği de kısa sürer. Yanılgılarını, kırılganlıklarını, mutsuzluklarını ve belki de hak etmediğini düşündüğümüz sevgisizlikleri, vefasızlıkları, anlaşılamamanın yılgınlığını yanına alıp gider .“Üstü kalan” bir yaşamı bize bırakarak.

Damar dergisinin Cumartesi toplantılarının birinde, Özgen Seçkin, Sarıyatı’nın kitabını masaya bıraktığında, arkadaşlarla keyifli bir günü bitiriyorduk. Kitabın kapağında ki esmer delikanlının 25 yıl önce hayata veda ettiğine inanmak çok zor. Siyah-beyaz bir fotoğrafta kalan o bakış, bakıştaki o netlik… Yüzüne yansıyanlar, geçmişinde hissettiğimiz iniş çıkışları olabilir mi? Onun yaşadığı bir dönem için, beni yazmaya gönüllü kılanda bunlar. Belki de onu geç tanımanın vermiş olduğu bir sorumluluk.

Şair Sarıyatı’dan ve onun kitabına adını veren “Ölüme direnen şiirler” inden bahsediyorum. Kitap 1967 yılından,1976 yılına kadar yazılmış; dönemin Dost, Soyut, Yordam, Varlık gibi dergilerinde yayımlanmış, ancak şairin yaşadığı süre içerisinde kitap haline getirilememiş şiirlerinden oluşuyor. Yani gün ışığıyla ilk kez aydınlanan ve bu yanıyla da şiir severlerle buluşacak olan eski bir dost. Kitab, 120 sayfadan ve üç bölümden oluşmakta; ilk bölümünde, “ölüme direnen şiirler” başlığı altında 45 şiir, ikinci bölümünde ise 7 sayfadan oluşan ”yarım kalan şiirler” var. Üçüncü bölüm ise, Sarıyatı ile paylaşılan ya da yarım kalan anılar, mektuplar, şiiri hakkında yazılan bir inceleme yazısı. Özelikle Hüseyin Peker’le olan mektuplaşmaları dikkat çekici. İnsanı etkileyen yanı ise, çocuğuna adını koyacak kadar büyütülen bir dostluğun hissediliyor olması.

Sarıyatı şiirini oluştururken merkezinde yer alan yaşamın kendisidir. Bu öğretiler ve hayatı gözlemleme yeteneği şiirine yansırken içselleştirmiş bir şiirle birlikte toplumcu–gerçekçi bir şiiri de ortaya çıkarmıştır.” Güzde bir Sürgün” (sf 65) şiiri buna örnek olarak verilebilir ya da birkaç şiiri daha “Sabah (sf11) “sıtma” (sf 14), “bir akın” (sf 38), “rakım bin üç yüz seksen” (sf 82 ), “umut” (sf 85) gibi.

İzlekteki sözcükler arasında; anneler, çocuklar, yalnızlıklar, hüzünler, savaşlar, terk edilişler, umutlar, umutsuzluklar, alkol ve günlük yaşamda ayakta kalmayı becerebilme gücü örnek verilebilir. Şiirindeki içselliği ve toplumcu bakışı ön plana çıkaran; özel yaşamının zorluğu, ülke gerçeğinin hayatına olumsuz etkileri… Sayılabilir. Biçim ve söylemde biraz Nazım biraz da Edip Cansever hayranlığı hissedebiliyorsunuz. Kendisinin de H. Peker’e yazdığı bir mektupta dediği gibi; Ben, şiiri daha yeni tanıyorum. Onunla arkadaşlığımız çok kısa bir maziye dayanır. Evvela kendimi giydirmeliyim sonra başkalarını, Ben hiçbir zaman toplum kargaşalıkları düzelmeden, şiirde gerçeküstücülük gibi dünyaya çığır açmanın gerekliliğini saçma buluyorum*der. Ali Rıza Ertan onun için  “sıyrılıveren ozanlardan gibi geliyor bana, yetkin bir açıdan bakıyor. Uzun söylemeye kalkışmasa! Bir yerde tükeniverecek gibi oluyor, kurtarıyor neyse” der. Genel anlamda Sarıyatı şiiri daha özgün bir şiir olabilirdi. Döneminin birçok şairi gibi o da şiirde payına düşeni mutlaka alabilirdi.

Genç yaşta kaybettiğimiz ne çok insan var. Arkadaş Z. Özger, Ali Rıza Ertan gibi. Neyse ki onların ve birçoğunun adına,  yarışmalar düzenleniyor ve biz de yitirdiğimiz şairleri yılda bir kez de olsa anmış oluyoruz. Bu anlamda Sarıyatı’nın bazı dostları çeşitli dergilerde duygularını şöyle dile getiriyor.

Sevgi Özcan Güven,  Öküz dergisinin Ocak 2001 sayısında Ender Sarıyatı için “68 kuşağının şanlı süvarisi, yoksullukla savaşan, bir az gelişmiş ülke çocuğu, bir emekçi, evet içiyor, ülkesinin yoksulluğuna baş kaldırarak, o bir şair, o bir yüce yürek “ diyor. Yine aynı sayıda, Cavit Kürnek şöyle yazıyordu “Ender’i her şey yadırgıyordu. Ben de ona alışamamıştım. Yeri yokken gülüyor, uluorta ağlıyordu. Sendikaya içkili olarak gelmesini yasaklamıştım.”Beni anla” diye yalvarıyordum. Beni anlıyor ve bitirdiği ucuz şarap şişelerinin üzerine bir avuç karanfil çiğneyip geliyordu yanıma.” Bak ağzımı kokla “diye diretiyordu. “ Şarap kokuyor muyum? “Anlatılan olayda olduğu gibi; insanlar, kaybettiklerini yeniden kazanamaya çalışırken çaresiz kalabiliyorlar. Kendi gerçeğini, Çizgi adlı şiirinde şöyle dile getiriyordu.

ve ben büyüyen boy  fotoğrafları

                    yarına cesaretle koşan

                    ölgün yüzlü bir baba 

 

                    gelecek günler    

kuvvetli kollarıyla beni

intihara hazırlar çarmıhında. “(sf 35

 

Alkolik olan, Sarıyatı bunun bir intihar olduğunun farkındadır. Kalabalık içinde ki yalnızlığının. O nedenle yalnızlığına ortak iki dostunu alır yanına:  hüznünü ve sigarasını.

Sahi neden mutlu değildir şair? Sanıldığı gibi ülkenin yoksulluğuna mı, yoksa içsel bir yoksulluğa mı  içerler ? Sabahı ayık görememe, şair için bir kader midir? Sormadan edemiyor insan. Çünkü okuyabildiğimiz, başarılı bir çok şairin öyküsünde alkolün efendiliği hissediliyor. Sanırım bunların nedenleri sorgulanırken var olan ruhsal çözülmelerin yanında toplumsal boyutunu da  ele  almak gerekli . Eğitim ve Fırsat eşitsizliğinin var olduğu, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu ,ekonomik yıkımın halka fatura edildiği bir sistem de yaşıyor olmak yaralar açabiliyor. Sarıyatı’yı kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçmiş olmasına rağmen, toplumsal değişim ve gelişim sürecinde  yol  almadığımız gün gibi aşikar. Değişmeyen şeylerse; Edebiyat çevresinin vefasızlığı, sistemin insanına ve sanatçısına olan duyarsızlığı. Buna rağmen şiir.

Son olarak H. Peker’den bir  alıntı. Cumhuriyet Kitap eki ocak 553.sayısında,  Sarıyatı için kaleme aldığı bir yazısında, şair dostlarına seslenir. “1968 yılında yazmaya başlayanlar, yazmayı sürdürenler, 1970’liler ve 1980’liler bir önceki dönemde yaşayıp şiir uğruna çok şeyini kaybetmiş bir Ender Sarıyatı  bugün size ne ifade eder,  bir şeyler anlatır gider mi  ne dersiniz ?” Sanırım Peker’in  dönem şairlerine birazda sitemkâr  bir söylem içinde olması  doğal, kendi kuşağımızı geleceğe taşımakta ihmalkarlık göstermişsek  şapkamızı önümüze koymanın tam sırası. Genç kuşak olarak bizler için Sarıyatı bir şeyler ifade etti. Onun için bu yazı ortaya çıkmış oldu. Kendisiyle şiir akrabalığımızın olduğu yerde buluştuk. O bir şeyler anlattı,  biz zamanı paylaştık onunla. Kaybettiğimiz diğer dostlar gibi o da yerinden gülümsüyor şimdi. İstiyoruz ki Ender Sarıyatı’nın birkaç dizesiyle selamlayalım onları.

“bu son çağrışım

                          bu son gökyüzü devrin

                          alçaldıkça gökyüzü alçaldıkça soluğu çiçeklerin

                          yaramaz bir çocuk, koşuyor sesinde

                          ellerinde oyuncak silahları

                          ellerinde mahsus yazılmış ölüm kağıtları

                          bir çocuk koşuyor yalınayak

                          sevdaya hasret , aysız bir çocuk bahçesinde.     (yarım kalmış şiirler) ( sf 89)

KAYNAK—

Ölüme direnen şiirler “ kitabı

Etki  yayınları

 

 

 

MİTOLOJİK BİR AŞK ÖYKÜSÜ: MUNZUR İLE PÜLÜMÜR

Efsaneye göre bilge bir kişidir Munzur, bir filozof. Halk ona tanrısal  bir güç  yükleyip, peşine düşmese, romana konu olup anlatılacak bir munzur suyu  da olmayacaktır. Mitolojik öykülere   ya da  kendi öykülerimize yüzümüzü döndüğümüzde mistik bir çok öğenin, gücümüzü aşan bir yanı olduğunu görürüz. Var oluştan bu yana doğa kendini hazırlarken insanlarda  güçlüye olan tapınmasını kurgulayor ve anlatacağı öyküleri  koynunda saklıyor.Eski- yeni yaşama dair ne varsa.

Munzur ile Pülümür; Seyitten Asme’ye giden yol. Seyit’n tüm kahramanları da kendi gibi düşsel bir karakterdir. Bu düşselliğin konusu olan mitoloji günümüze çevrilen bir bakıştır aynı zamanda, güncelliğini koruyan bir bakıştır  ve sarsılmaz geleneksel bir yapı  sağlam işlenmiştir . Munzur’un ad koyma şöleninden tutunda- onu doğuran ana hiç yaşamamış gibi yok sayılmıştır- Ultay’ın Hesne anayla olan hiyaraşik  ilişkisini içine alan, Munzur ve Pülümür’ün  şeyh tarafından alınan ayrılık kararını ileten kadına kadar varan bu zincir, geleneksel anlayışın kadını da erkeği de acımasızlığına ortak  ettiği sonucunu çıkarmamızı sağlıyor. Geleneksel yapıyı ayakta tutan, sosyolojik bir trajedi olduğunu düşündüğüm   töre/töresel teröre bakmak gerek: Pülümür  örneğinde olduğu gibi . Şeyh tarafından isteyerek ve bilerek alınmış  recm kararı belki töre cinayeti olarak tanımlanabilir ancak bir sistem bir islami(şeriatla yönetilen ülkelere bakınız) yönetimde kural haline gelen bu durum tanımla nasıl geçiştirilebilir bilmiyorum. Kurguya dönecek olursak  Pülümür’ün öldürülme sahnesinde halkın kendilerini maskeleyerek emri yerine getirmeleri işledikleri günahla yüzleşmekten korktukları  için olsa gerek.

Yaşadığımız yy’da  hurafeleri temel  alan (yönetim birimlerine sızan)  görünürde demokratik, arkada şeyh inancının içinde boğulan bir halk elbette töresini hukukun üstünde tutacaktır. Öyküye bağlı kalmaya gerek yok. Doğuda  bunun örnekleri fazlasıyla yaşandı, bu uğurda yüzlerce genç katledildi/ediliyor. Fırat’ın dili olsa da konuşsa, kuytu köşelerin ya da. Her dönem ve şimdilerde de olması mümkün; hacılardan hocalardan icazet alma alışkanlıkları kapalı odaların dışına, ülke yönetimine taşındı. Romanda böyle bir gerçeğe de vurgu yapılıyor. Yaşadığı topraklarda eşit haklara sahip olması gereken halk yine onun çocukları tarafından eziliyor ve yok ediliyor.Romanda ki ana  temayı destekleyen öykülerin ortak yanı,  bir şekliyle günümüzle yakınlık kurmaları; kitaptan  alıntıladığım  öyküye göre; köylünün altı ikiz oğlu vardır. Kral bu çocukları bir kese altın karşılığın da satın alır ve ardından  anne ve babayı öldürerek onları çocuk hasretinden kurtarır! Sonraki aşamada her çocuk için bir dadı tutulur. Çocuklar doyurulma karşılığında öldürmeyi bir oyun olarak öğrenir. Ve bu oyun başkalarını eğlendirmek adınadır. (yazar “ışığın çocukları “demesine rağmen onlara, ben gecenin  çocukları diyeceğim) Arenadaki ilk ölüm oyunlarını dadılarıyla yaparlar.

Tematik olarak iyi ve kötünün karşıtlığı işlenmiş, kötünün başarısı tanrısal bir sesle de bozguna uğramıştır.Yaşamın kimlerle, nasıl şekillendirildiğine dair eleştirel bir dil olup çıkmış Munzur ile Pülümür:

…”Asme; sonra  gözlerin senin, senin bakışların, ürkek baygın çocuk. Senin yüzün ilk bakışta iki kara göz…içine  alan, yutan” (s,22)  örnekseme  de olduğu gibi –okuduğunuzda- sizde fark edeceksiniz ki kitabın şiirsel bir dili var. Mitoljik efsanelere yakışan bir dil kanımca. Aşk’ın hedef olduğu katı iklim ancak şiirsel bir dille böylesine hafifletilebilir.  İlginçte bir kurgulaması var yazarın, Seyit’in düşle-gerçeğini ayırt edebilmemiz için sözü bir öykücüye bırakıyor. Ancak somutluk kazanmış bir yaşam ve düşler zaman zaman öyle iç içe geçiyor ki hangisinin nerede bittiğini anlayamıyorsunuz. Sanırım bu yazarın bilinçli olarak okuyucuyu şaşırtmak adına yaptığı bir oyun.eğer öyleyse başarılı olduğunu söylemem gerek.

Oluşturulan karakterlerden bazıları, sırası geldikçe  sahne aralarını dolduran figüranlar sanki. Bu anlamda kurguda bir zorlama var gibi duruyorsa da konuya yediriliş biçimleri ve gerçeğe yakınlık oluşturmaları yönüyle sırıtmıyorlar.Derik, Baybulat, Tuatay  karakterleri özellikle konuya dahil  edilmeden önce  kahramanın olumlu bakışıyla anlatılıyor. Yazar, kişilerle ilgili  olumlu izlenimlerinde ve onlar üzerinden kurduğu düşsel  planlarında  Seyit’i  şaşırtan ve onu düşündüren engeller koyuyor önüne. Okuyucu gözüyle masalsı bir kitap olarak algılanabilir ancak Munzur ile Pülümür’ün bir gerçeği vardır ve bu gerçek yaşamla örtüşmelidir. “sevda varsa kaygısı, korkusuyla vardır” (s,20)

Can dostum Seyit! gücün çoğalsın, diri yaşa(s,20), gün ışık olsun…atının tırnağına taş değmeye oğul, atın başını gün doğusuna çevirip sürdü” (s,25)… gibi dönemine özgü halk ağzı ya da şiirsel anlatılar (bana Karac’oğlan’ı, Pir Sultan Abdal’ı çağrıştırıyor nedense) sırtını dayadığı damarı besliyor. Sayfa 34’te çerçinin karşı kıyıdan Seyit’in yanına gelişi, kurşunların ırmakta balığa dönüşmesi, kavalın  yere düşüp birden söğüt ağacına dönüşmesi, kan damlalarının  göz olup köpük köpük akması gibi fantastik öğeler kullanılmış ve mitolojik bir öykü tadını daha çok hissetmenizi sağlamış.

Roman Seyit’in kendi yalnızlığıyla son buluyor. Asme’yi gerçekten kaçırdı mı, hepsi bir düş ürünü müydü belli değil.İçinde ki öyküler çıkarılsa Munzur ile Pülümür yine uzun soluklu bir aşk olabilir miydi? Ek olarak kitaba dil olarak masal, kurgulama açısından bir roman denilebilir mi?  Romana “mitolojik roman” alt başlığı yazılmasına rağmen  mitolojik öykü demeyi tercih ettiğimi belirtmek istiyorum.

 

Aydanur Saraç

aralık 2004/ ankara

Şiirin açtığı kapı: Bir zaman kitabı “lal zamanlar”

Şiir, öncelikle şairin kendisiyle olan yolculuğudur. İster toplumcu- gerçekçi bir dili olsun isterse içselleştirilmiş bir dili, onun öznel dünyasında başlayan ve hayatın içinde karşılığını bulan sestir şiir. Bireyin sesi. Bazı şairler bu sese, hissettiklerini masa başında imgelere boğarak ulaşmaya çalışır, bazı şairler ise hayatın içindekilerini, yaşadıklarını, sezgilerini, yeteneğiyle ve şiir bilgisiyle tamamlar. Celal İnal’in ikinci gruba dahil olduğunu düşünmüşümdür hep. “İmge çapkınlıklarını değil, anlaşırlığı seçtim” demesi de onun şiirine yakın duruşumun en önemli nedenlerindendir elbette.

Şairin yayınladığı tüm şiir kitaplarına (Dil zaman şiirleri, Antik kahveden sarıya dönüşürken, Geniş zaman şiirleri, Şüpheli ve sakıncalı, Edip Cansever’e güzelleme) yazılan yazılarda şiirleri üzerinde durulan; sade bir dil ve de sahiciliğidir.

Lal Zamanlar kitabını bu anlamda da görmeye çalışarak okuyorum. Kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, hayata dair. İkinci bölüm; aşka dair, üçüncü bölüm ise vefaya dair şiirlerdir. Onun şiirlerinde anlaşılır olma hali genel anlamda şiire bakışıdır da. Birinci bölümde yer alan, Konuşsam şiirinde bunu görebiliyorum”… zaman salkımsöğütler gibi yayılırken üstümüze/akşam koyu bir yalnızlık oluyordu/hüzünlü bir gün batımına dönüyordu resmim/geriye bizi erken terk etmiş dostun özlemi kalıyordu”  Ve hemen arkasından ey hayat şiiri; sadece Furuğ’u değil aynı zamanda Nilgün Marmara’yı da selamlayan bir şiirdir bana göre. Öyle ki; “ey hayat senin bütün arka bahçelerini gördüm” haykırışında ki o isyan vardır bu şiirde de.  Gidişleri kalıcı kılan da sanırım biraz da nasıl gittikleridir. Ve elbette her şey hayata dair ve elbette aşk olmazsa olmazdır. Şiir ses olursa aşka nasıl varır sanıyorsunuz. Okurken bir bakıyorsunuz sizi alıp küçük bir sözün ucunda dolaştırıyor, bir bakıyorsunuz kanatlanmış bir aşkın peşinden koşturuyor sizi; sözün büyüsü böyledir işte. Sana dokunuyorum/bademler çiçekleniyor/karanlıkta seninle buluyorum yolumu… ya da aynı şiirin … eski bir takvimin yaprağında/havaya suya, toprağa değil/sana düşüyor cemre  “ hayatı nasıl da kavrıyor. Cemre düştüğünde o aşk hayata sunacak kendini. Yalnızlık onunla bir anlam kazanacak.

Şiirde özdeşleştirme her zaman bir kalıcılık yaratmıştır kafamda, vurguyla yaratılan estetik anlatımlı dizeler etkiliyor beni. Misal kitabın, otuz bir günü takip eden aşk günlüğü, yani “AŞKA DAİR” şirinin IV. bölümünde sevgili başakla özdeşleştirilir ve çok da hoş erotik dizeler ortaya çıkmış olur: iri bir başak gibi salınıp duruyorsun göğümde/çıplak bir buğday tanesi oluyorsun/beni boydan boya geçen bir çiğ damlası… Demek ki erotik dizeler de böylesine incelikli bir sunumla yaratılabiliniyor ve de kör gözüne parmak niyetinde de yazılmayabiliyor.

Celal İnal şiirinde –tüm kitaplarında- aynı şiir dilini izliyor. Şairin kendi sesini bulmuş olması açısından istikrar önemli ama diğer taraftan da şiir de bir rutine de işaret edebilir. Ama onun şiirlerine denge kurulmuş. Çoğu şiirinde –tekrara düşmeyen- sınırı aşan ve dokusunu koruyan bir dil hakim. Bilge bir dil, sorgulayan bir dil. Deyim yerindeyse kendi “canına okuyan” bir dil. İrdeleyen ve ayıklayan. Bu irdeleme üçüncü bölümde daha çok ön plana çıkıyor.

Üçüncü bölüm şiirleri “ vefaya dair” “gölgesine sığınabildiklerimiz için” ayrılmış. Daha çok düz yazı formunda yazılmış şiirsel metinle başlıyor arp ve ney, çok hoş ve bir yerde pat diye yakalanıyorsunuz şaire, “çocukluğumuz yüzümüzü gömdüğümüz iri bir pamuklu şekere benzerdi” dizesinde, benim gibi. Çocukluğumuz/çocukluğum, nedense annemsiz bir çocukluk gelmiyor benim aklıma. Ve öyle karışıyor ki duygularım; içim sonsuz bir yola girmiş, bölünmüş ve de yarım. Eksik bir çocukluk aklımda kalan ama bu haliyle bile özel.  Ancak yine de ”kör kuyularda merdivensiz“ bırakılmak gibidir çoğumuz için geçmiş. İşte sözünü ettiğim büyü, kendine ayna tutmayı öğretiyor.

Sonra yine hayatın içinde hiç acısı dinmeyen bir gerçeğe götürüyor “ateşin köklerine” şiiri “etinde mızrak gibi yanan uzak şehirler taşıyor kadınlar, dizesi tam da adandığı şaire göre bir dizedir. Ayten Mutlu şair olmasının yanında birey olma cesaretini toplumda ötekileştirilen özneleri anlama ve onlarla birlikte savaşma cesaretini göstererek bulur, çünkü o ‘çevrenin, toplumun, iktidarın sana öğretmiş,  hatta dayatmış olduğu  “sen”i  yeniden yaratman gerektiğini’ bilir ve bunu hatırlatır yazılarında, şiirlerinde bunu duyumsatır. Aynı şiirin şu iki dizesini okumadan geçmek haksızlık olur Celal’in bu şiirine “sararmış bir fotoğraf gibi hüzünlüyüz/kanatlarımız kırık acemi göğün altında” İnsanı kendi gerçeğine yakın tutan dizeler. Her şeye rağmen inşa ettiğiniz geçmişinize sahip çıkma güdünüz… Yanlış ya da doğru ama size ait olan odur. Bu şiiri sevdim,  bir bağ kurmuş olmalıyım, diğer şiirleriyle kurduğum bağ gibi.  Misal; “kartanesi”ndeki kendine yabancılaşma ve geçmişi hatırlatan o ince ritüeli, lal’de kayboluşun yarattığı o boşluk ve de yanlışlaşan birey ilişkisini, tarçın kokulu akşamlar’da özlemi, küçük bir istasyon’da tebessüm ettiren anımsamaları sevdim ve yeniden anlamlandırdım: Uzun bir yolculuktur hayat, geriye dönüp bakmak için bir fırsatınız olmuşsa ne mutlu size, olmamışsa eğer hayat bir sıfır sizden önde ve elbette size borçlu. Cemal Süreyya’nın dediği gibi “üstü kalan” bir hayatı almak için yeniden dönmeyi denemelisiniz geriye.

“Lal Zamanlar” Kitabı özetle hayata çevrilen bir göz. O vizörden neler geçirdiğiniz, neleri avucunuzda tuttuğunuz, nelerin iz bıraktığı, o izlerin hangisinde durakladığınız; hepsi sizin kiracı olduğunuz evreninizin iç yüzü. O yüzü yeniden görmek zorluyor olsa da bu aynaya bir kez daha bakmak da yarar var. Çünkü orada olan “ ben” dir. Bir ruhu taşıyan, o ruhu geliştiren ve bir gün kavını bırakır gibi evrene dağılan o ruh için ev sahipliğinizi göreceksiniz.

Evet bu kitabı sevdim.

 

Ankara 2012- şubat

İZ VE KAÇAK; FAZLASIYLA YAŞANMIŞLIK

“beni susmaya çağırın / korkaklığımla yüzleşmeye, sıkıldım arsız bir gölgeyi kendim bilmekten/ son sözüm aşk üstüne olsun/ belki bir derinlik edinir alnımı bıraktığım uçurum.”

Kişilerin kendini anlatmasının birçok yolu var ve susmak sadece bunlardan biri. Susku, bir fırtınaya, ressesif bir yana ve düşünmek için de yakalanmış bir ana işaret edebiliyor bazen. Anlaşılmamayla başlayan soyutlanma duygusu, insanın kendini, başkalarını ve ortamı yadsıması, yaşamda yalnızlık duygusunu destekleyebiliyor aynı zamanda. Bu pencereden bakıldığında ‘bir olay, durum ya da bir yaşayıştan geriye kalan’ anılara, arakesitlere bakan bir özneyi anlayabilmek daha kolay oluyor.

Selami Karabulut’un İz ve Kaçak şiir kitabında üzerinde durmak istediğim, genel temadan yola çıkarak şiirin nasıl söylendiğinden çok, ne anlattığı olacaktır. Çünkü şiirlerin genel izleğini oluşturan (anlaşılmama, soyutlanma) yaşamın içinde bunlarla birlikte var olma yarışı, şair, şiir ve okuyucusuyla önemli bir bağ kuruyor. Kitaptaki ana yönelim de bu bağı oluşturan yalnızlaştırılma, yabancılaşma duygusunu içine alarak ortaya çıkıyor. İçinde kırılmaları, uzaklaşmaları ne kadar barındırırsa barındırsın sınırında gezindiği yaşamı şekillendirebilen bir ruh haline sahip şiirler. İçsel gelgitler, bunların yaşam pratiğinde bulduğu anlam… insanın kendini yok sayması, yüzleşmeler, kıyısını ezberlediği bir yaşamın sunmadığı farklılıklar… gelip durduğu ayna (bu bizim aynamız ya da paranoyamız olabilir mi?) Her şey gelip geçiyor ve özne olan yanı bir kuyunun başında sesinin kendisine dönmesini bekliyor. Dönüşünü beklediği sesin bu yolculuğunda, sorguladıkları ötekiler için ne ya da kim olduğu düşüncesidir. En yakınınızdan başlayarak, en dışa kadar yöneldiğiniz durumlarda, farklı olan yanınız, başkalarının anlamadıklarıyla ilgili olandır çünkü. ‘Ne’ soru imi bu anlamda canınızı yakıyor olabilir. Hangi sorunun şifresi kolay çözülüyor ki!

“öncesi yokmuş bu sayrının, sonrası da/ iki ucu kör bir karanlık/ her satırı boş ömrüm beni yalanıma bağışlasın / hep sona yürüdüm / kendi sonsuzluğuma / içimde taşralı, küllenmek bilmeyen bir heves… ufkumun sınırıydı acısına düştüğüm tuzak / bir kusur gibi taşıyıp durduğum yüzümde (s.9).”

Kendi kokusunu ünleyen bir hanımeli almışken sizi içeri… başka bir dil şah damarınızı çiziveriyor. Bir son mu olmalı bir başlangıç mı? Bu noktada yaşamı şekillendiren ruhtan ”eskimiş kaygıları akıtmalısınız önce” önerisi geliyorsa toparlayıcı, tetikleyici yanı önde olmasa da o umutsuzluğu tek başına bırakmayacaktır. Yukarıda yaşamı şekillendiren yan da bununla ilgilidir. Kırılmaları besleyense, içsel bir yolculuğun dış dünyayla olan tezatlığıdır ki bu da şiirlere güzel bir şekilde yansıyor. Şiir ki anlamsızlığın anlamını bir objeye, bir duyguya, bir varlığa olan açılımıyla ortaya koyuyor. Şiir, öznelden başlayarak ötekilere varan bir arya oluyor sonunda.

“ah! kendine düşten kaleler edinmiş ömür / bir kaçağın güzelliğidir aslında teninde gizlediğin / çok verip az alınmış razılıklı pazarda / alevsiz yanarmış, içinde bir gurbetle yaşlanan, kanmadım dese de ilk günkü yalana / bakıp durur öylece alnında bozkırın mührü / yorgun tebessümle hatırlanan uzaklardaki çocuk (s. 39)”

İç sesi karamsar (şairin tüm şiirleri için geçerli) olmasına rağmen bilge yanları var şiirlerin. Sahip olduğu ikircik bir ruh hali. Gölgesinde yaşadığı bir çınar, çınar altında bir sandık, onun içinde de şairin ve sizin koyduklarınız. Şiirlerin her biri, şairin kuytusundan gönderilmiş adresi olmayan mektuplar. Demek ki herkesin kapısına bırakılmış, açılmayı bekleyen, özleyen bir yanı var bu mektupların. Ya da adresi olan/ulaşılmayan bir yanı.

Yaşamla olan sorunu ve bu sorunun dizgeye girdiği dil rahat. Bu rahatlığı şairin içsel serüvenine olan eleştirel bakışı, kendisiyle olan hesaplaşması, durduğu yeri sağlıyor. Durulan noktaya ister kendinizi koyun, ister şairin öznelliğini, bir gerçek var ki duygusal kaosların dışa yansımasını sağlayan oluşum yoğun, yorucu bir laboratuvar çalışmasıyla gerçekleşiyor. İlk kitaptan çok, ikinci ya da üçüncü kitap tadı veriyor İz ve Kaçak.

İlk bölümü Tuzak şiiriyle başlayan kitap altı başlıkta toplanıyor; “yangın ve kül (6 şiir), delilik belirtileri (8), güz ve gece (5), zamansız fotoğraflar (7), güz senfonisi (1), son ve sonsuz (2)”. Kitabın kapak resmi Henri Fantin Latour’a ait. İz ve Kaçak 2003 yılında Sağlık Emekçileri Sendikası (S.E.S.) “5. Kültür Sanat Ödülleri” yarışmasında birincilik alıyor.

Selami Karabulut, İz ve Kaçak (Ağustos 2005, KÜL SANAT)

 

“ÇİLEKLER ÜŞÜRKEN”İN BÜYÜSÜ ÜZERİNE…

      “Ben sizden bir kez keder istedim”

Durup dururken bir keder neden istenir? Sahiden hiç neden yokken mi istenmiştir, bir şairin iç kasvetinden midir kederi isteyişi? Değildir. Değildir de, hayat hep soruları değiştirerek tersten sormaya devam ediyor. Söyler misiniz, kalbiniz en son hangi kederden döndü? Dönmedi mi yoksa! Kalp bu, taş değil, toprak değil. Yoruyor, yoruluyor da istiyor ki, bir dize nasıl bir aşka yol olur, öyle yol olan, can olan, kavrayan bir göz daha baksın yakından. İyi de neden -en çok da- en yakınımızdakiler, hep bir ağrı bırakır giderken peki? Ellerimizin çatlayıp döküldüğünü görmezler mi, bu saçların, bu gözlerin, bu sesin titrediğini, neden iyileştirip de gitmezler. Onlar da kalanı sonsuz bilmektedirler sanırım. Bir çınar gibi orada, acısıyla! Ama haksızlık bu!

Uzun, upuzun yalnızlıktan mı geldiniz? Gecenin en demli, en mahrem, en acımasız maskesini takıp, neden geldiniz peki! “Çilekler üşüyor”  biliyor musunuz? Ve iyileştirmek için dokunmak gerekiyor.“Bilmeliydim, hangi yağmur ıslatır buradan geçerken/ hayat… Hayalden kaçan ilmek/ tutacaktım bıraktım.” Bir şair, tüm ilmekleri böyle ustaca atarken neden bırakır. O hayal durup karşında sormaz mı, beni nasıl ve neresinde unuttun zamanın ve zaman ki, kanatlı bir albatros, yıkıyor önüne geleni. Ben senden keder mi istedim? Hoyrat bir geçmişi yazmak, öldürmez mi beni? Öldürür, öldürür de ah perdelerini açan bir oyundan çıkmıyoruz ki. Bu başka bir şey!

Bir yüreğin hayat karşısındaki, incelikli duruşu, göğsünü gerişi, kendini parçalayışı, sonra yeniden iyileştirişi! Ne büyük güç ister, ne büyük diriliş. Hangimiz bu kadar güçlüyüz. Tanrının bir bildiği olmalı. Sınanmanın sonu yok çünkü. İçimizdeki keder gelip söze damıtmışsa kendini, bir şey var demektir. Çünkü bu büyünün,  sözün kendi olmadan gelip secdeye durması değildir. Zaman dışıdır. Sizin dışınızdadır. Siz sadece bekleyensiniz. Şimdi düşünün insan olma halinizi, size ait olan yalnızlığınızı. Ne diyor şair, “Peki, şimdi bu eller… Saklı bir yara gibi, oysa onları banyoda üzerlerini örte örte, sancılı bir mevsim gibi gizledim, yüzümde açılan tülleri kapatırken…” Bu eller, bir taş ustasının, bir maden işçisinin, bir gönül işçisinin yarasını taşır, bu eller gömülür kara bir elmas gibi saklanır, ama hayatın o en kötü, en pis hali geldiğinde ışığa, daha çok iyileşecek yara. Tüllerini kaldır şair, mateminden uyanmakta, savrulmakta içinde ki elem. Artık mevsim sancısını bırakmakta…! Ve burada okuyucular için bir dipnot düşmek isterim, bilmelisiniz ki herkes kendi iç bağını çözüyor kapısına ve oradan geçiyorsanız, nasıl ağır bir taşı sürükleyeceğine tanık olacak kalbinizin. Ama siz hala orada iseniz her şeye rağmen hayat, hala o taşları atmak için bir sebep de taşıyor demektir.

Sevgili Zeynep Kurada kitabına başlamak ve onu okumak evet bir büyü. Dizeler arasında saklanan inceliği, içsel bir haykırıştan toplumsal sızıya geçişi, sessiz, kendi içini yaran anlatımıyla yüreğinizin ortasını buluşu tam da ona özel bir aktarış. Şairine benzeyen şiirler buluyorum her okuyuşumda ve şiir deki öznenin tam hayatla bağı koptu derken hep bir pencere açıyor olması da, o arkada kalan kendini gizleme mütevazılığına denk düşüyor, sürpriz bir şekilde şaşırtıyor olmasına! Onun şiirlerini okurken – tüm şiir kitaplarının ortak özelliğidir bu- bir şekilde atladığınız, pas geçtiğiniz duyguları, o duyguların incinmişliğini de fark ediyorsunuz. Şiir öğretemez elbette, şiir sezdirir, hissettirir ve de ruhunuza inerken kendi dizelerinizi de çıkarır ortaya. Ve bir bakmışsınız siz de kendinizi anlatıyorsunuz. Her şiir böyle okunabilir mi hayır elbette ama bir karşılık da buluyorsa not edilmelidir.

“Çilekler Üşürken”in şiirleri yazılırken bir başlığa gerek duyulmamıştır. Uzun nehir şiirlerdir, bu şiirler içinde iyiler, kötüler, aşklar, büyük aşklar, küçük aşklar, küçük insanlar, büyük insanlar vardır, her biri renklerini bırakarak gitmişlerdir. Ama bilhassa sizin dışınızdakilerin, “dışarıdakiler”in yarattığı o bencil, travmatik, destursuz alan açmalarına, dayatmalarına, yaşam pratiğiniz de tanık olduğunuz gereksizliklere bir bakıştır da bu. Tersten okumadır belki de. Şiir evet öğretmez ama tanıdıksa serüven, acıtır. Acıtırsa bir yerlerde kalır. Bu anlamda güçlü bir tarafı da vardır şiirlerin. Şiiri anlama ve de içselleştirme noktasında ölçü, teknik değildir, ölçü siz de ne kadar yer açtığıdır. Bu kitaba bir bakın isterim, yazıyı yine şairin güzel bir şiiriyle bitirmek isterim.

az önce buradaydım, nereye gittim/ tuz ve yara ateşin birleştiği/ tesadüf kalemimdeki gizli anka,

acı, ay dağıldı, tende ikinci mevsim/ geciken perde, başkalaşan bir yaşam…

                                                                                                                         2013/ankara

Cennet Bilek ve okur ilişkisi üzerine…

Cennet Bilek adını öncelikle, biyografik anı romanı olan “Silvan’da Ağıt” la ve derleme çalışması olan, aramızdan ayrılmak zorunda bırakılan devrimcilere bir saygı kitabı olan “Her Zaman Yaşamak”la  duyduk, daha sonra bir  yurtsuzluk ve de göç hikayesini konu alan romanı  “Babil’ de Sürgün”le  ve sonra bu romanın bir devam niteliğinde okunabilecek olan ya da ondan bağımsız da okunabilecek romanı “Kabil’in Gölgesi” ile, yine biyografik roman olan  “Bektaş’ın Sırrı” ile, tüm yazılarını topladığı “Aşk Anarşisttir”le tanıdık. Ve her bir romanı iyi bir okuyucu kitlesi ile buluştu. Bir yazar için kuşkusuz önemsenecek bir durumdur bu.

Böyle bir cümle kurmuşken, yazarın okuyucuları tarafından sevilmesini neye bağlamak gerekir diye de sormak istiyorum kendime. Elbette bunu Cennet Bilek’le ilişkilendirerek sorgulamak isterim. Yazarın ilk kitabı olan “Silvan’da Ağıt” ı okumak gerekli yazara ait bir fikir oluşturmak için. Çünkü aynı ülke içinde yaşayıp, bilmediği bir kültürün içinde, bilmediği bir dille eş, kadın, toplum içinde birey olmanın zorlukları burada başlıyor. Ve yaşamın, siyasetin, ideolojinin insan kıyımına gelip dayandığı bir çemberde birey olmak hem çok usandırıcı hem de vazgeçmeyi gerektiren bir nedendir. Ama inanıyorsanız, tüm trajedilere rağmen “hâlâ varım” diyorsanız yarın için de bir umut vardır demektir. Cennet Bilek bu umudu hem taşımış, kardeşliğin, barışın, sevginin geleceği inşa edeceğine inanmış. Yok olmayı anlamlandıramamış ama bilmiş böyle bir şey var. Ve onu yazmaya iten de bu inanmışlığın yarattığı sezgiselliktir.

Bir birey olmanın ötesinde sosyal yaşam içerisinde ona yüklenen sorumluluk, temsil hakkı bir aydın olarak yaşadığı toplumdaki olaylara karşı duruşunu da belirlemiştir. Koşullarını zorlayan, akıl sınırlarını aşan bunca toplumsal trajedi karşısında varoluşunu belirleyen yine insan oluşudur. Yürekli bir duruş sağlayışıdır.

Bu nedenledir ki, ilk romanı ile başlayan yazma serüveni içerisinde yayınladığı diğer romanları, gerçek anlamda hayata bakışını, düşünsel dünyasını, giderek yozlaşan ve bitirilen bir dünyanın hüznünü, uzaklaşmaları, ötekileştirilmeleri, aşkları, umutsuz aşkları anlatan eserlerdir. Ki bunların hiç biri yeni moda bir değişiklik değildir, insanın var oluşundan bu tarafa devam eden bir trajediyi de içinde barındırır. Ve doğal olarak da yazarın malzemesi olmaya devam edecektir.

Aşk Anarşisttir yazılarına bir göz gezdirdiğinizde, feminist bir ruhu hissetmeniz normaldir. Bir anarşist gibi itiraz eden, yok sayılmalarda safını belirleyen, bir kadın olarak var oluşunu değerli kılan ve karşınızda doğruları, inandıklarını işaret etme hakkını kullanan bir yazarı görmeniz de size garip gelmemelidir. Çünkü yaşadığı ülkenin sorunlarına, dayatmalarına söz söyleme hakkını görmek gereklidir. Yazar yukarıda bahsettiğim tüm eserleriyle bunu pekâlâ gerçekleştirmektedir. Yukarıdaki soruma bir yanıt vermem gerekirse bahsedilen bu ortak geçmiş, yaşanmışlıklar, kendini ötekinin yerine koyma, bu koyuştaki samimiyet okuyucuyla buluşunca, onların hayatlarını anlatınca, açık seçik bir dil kullanınca okuyucu yazarını seviyor, yazdıklarına da ulaşma isteği duyuyor.

Cennet Bilek’i romanlarıyla tanıdık demiştim yazımın girişinde, şimdi bahsedeceğim yeni kitabını da o listeye memnuniyetle eklemek istiyorum. Söylemeye çalıştığım, Sınırsız Yayınları’ndan çıkan “Geçtiğin Yollar Benim” şiir kitabıdır. Elbette diğer romanlarına konu olan bireysel yaşam biçimleri ve toplumsal olaylar, aşklar, terk edilişler, ölüm korkusu, ötekinin açtığı yaralar, kendi yaralarımız vb. şiirlerinin de konusu, yazar mitolojik öğeleri kullanarak sorgulamalarını bunun üzerinden yapıyor. Belki de kitabın geneline yayılmış bu mitolojiye yaslanma hali ilginç bir şiir kitabını da ortaya çıkarmış oldu, zira mitolojik dağarcığınıza yeni isimler eklemeyi gerektiren türden bir okuma yapmanız gerekecek. Şiirleri okurken çeviri şiiri tadını hissettiren bir doğal söyleyişi görüyorum. Roman dilinin olanakları bu rahat söylemi kolaylaştırmış olmalı. Duyguyu karşı tarafa geçiren, hissettiren, düşündüren şiirler okuyorum bu kitapta ve bakıyorum Cennet Bilek’in o hümanist yanı sadece romanlarına değil şiirlerine de yansımış. Bu duyguyu çok iyi irdeleyen  “babamın eli”, şiirinden alıntı yapmak istiyorum; eli havadayken ölmeliydi babam, evin en karanlık ruhuydu, kaşları titrediğinde zebaniler geçerdi, tanrının suretiydi babam… Baba sadece “beni” yaratan değildir, erdir, kardeştir… Koşullanmayı ifade eder, kuralı, gücü. Her şeyi temellendiren benlik gücüdür, öncelikleridir bireyin. Ve bu kuşatılmışlık içindeki güç erkek olmaktır. Yazar baba figürü ile ilişkilerdeki en olumsuzu anlatmıştır belki de, kenar mahalledeki, varoşlardaki, kentteki, köydeki baba modelini, er modelini, kardeş modelini.

Hayat biraz da başkasına benzemek değil midir? Başka ben yaratma uğraşı. Ben kalma savaşı! Sevgili okuyucular,  romanlar ve şiirler ve hayat! Hepsi sizin okumalarınızla değişecek, tüm iyi romanları, iyi şiirleri seviniz.

BABİL’DE SÜRGÜN       

İnsanlık tarihine bakıldığında hep bir arayış olduğu görülür. Bu arayış bilinci tarihsel süreç içerisinde değişim, farklılaşma/farklılaştırma düşüncesi içerisinde dil, din, ırk ayrımlarından kaynaklanan toplumsal ve bireysel çatışmaları öne çıkarmıştır. Cennet Bilek, Babil’de Sürgün romanında bu arayışı farklı dil, din ve ırktan olan karakterler üzerinden irdelemekte ve bunu yaparken de baş karakteri içsel sorgulamalarla baş başa bırakmaktadır. Birbirinden ayrı hayatlarla kurulan ilişkiler ve  yabancı bir ülkede yeni hayatların kurgulamalarıyla devam eder roman. Burada sözü edilen farklılık her kahramanın kendi hayatına ilişkin yaşadığı öykülerle çeşitlenir. Özellikle kahramanlardan Artin ve Abdullah’ın ideolojik temellerde dahil oldukları grubun vardıkları ayrışma noktası ve grupsal bağlılıktaki tükeniş  karakterlerin aidiyet duygusuyla yüz yüze gelmelerine ve var olan ideolojik inançlarının yıkılmasına neden olur. Bunu duygusal boyutuyla tartışmakta mümkün, somut olana indirmekte. Yani yurt edinme (bir yere ait olma) arayışı içinde olma anlamında da düşünmeniz mümkün. Çünkü ilk ve daha sonraki bölümlerde böyle bir göçten bahsedilir.

 

Merih Nergis yazarla yaptığı röportajda, “…20. yüzyıl Soykırımlar çağıdır. “Babil’de Sürgün”ün yolcuğu bu çağa lanet mi?” dir diye sorar. Yazar verdiği yanıtta kesin bir dil kullanarak bunu ret etmese de tarihsel bir süreçten bahseder.Elbette “Babil’de Sürgün” göndermeler içerir, ancak  “bu çağa lanet” olarak yazılan bir roman olarak sayılmamalı. Bir soykırım romanı hiç değil. Kesin bir dil kullanmak için belgeler ve kaynaklar oluşturulmalı ve kurgular onlar üzerinden yapılmalı ve belirtilmelidir. Romanda ki bazı kahraman isimlerinin -Gabriel ve Sara’nın- kutsal metinlerden seçilmesi, yazarın  karakterlere anlam yüklemesi –sürgün olgusuna vurgu yapmak- açısından önemli olabileceği gibi karakterlerin akılda kalması için izlenmiş bir yol ya da bilinçli bir tercih de olabilir. Yeri gelmişken  Artın isminin de “insanlık tarihiyle başlayan” bu olguya paralellik oluşturduğu söylenebilir.

 

Yazar 1. bölümden başlayarak baş kahraman olan Artin’in yaşadıklarını ve deneyimlerle gerçirdiği değişim sürecini genel yaşam örgüsü içerisinde gerçeğe yakın vemeye çalışır. Bunları verirken de günlük dilin olanaklarını roman diline katar. Anlatıcıya “Cayır cayır yanmak” deyimini kullandırırken “Hayatımı karartan bu orospuyu unutmalıyım” diye konuşturur Artin’i. Kahramanın kendisi olabilmesini sağlar bir yerde. Artinin içsel sorgulamalar yaşarken sokak lambasının gövdesine attığı tekmenin yarattığı o sızı gerçeğe yakınlığında ifadesidir.  Okurken tüm bölümlerde buna benzer duygular hissedebilirsiniz..

 

Direk anlatımın yanında, dolaylama yapılarak da gerçekleştirilir bu anlatılar. Örneğin ”Kendinizi bir uçurumdan boşluğa savurur muydunuz hiç” cümlesinde de böyle bir dolaylı anlatım vardır. Aslında  anlatılmak istenen kişinin kendini bir uçurumdan aşağı bırakmasıdır. Belki de amaç bunu vermektir. Artin’in yaşamda ki  geriye çekilmelerinin nedeni olan kendini değersiz hissetme güdüsünü, yazar “savurma”eylemi ile irdelemektir. Diğer taraftan “savurmak” fiilini kullanarak okuyucuyu gerçekle burunburuna getirmemektir amaç. Bunun yanında romanda “Mısır inanışına göre” ya da “Nisa suresi” gibi açıklamalara yer veriliyor ki bunların dipnot olarak sayfa sonuna eklenmesi daha iyi olabilirdi.

 

Dil ve anlatım açısından aksaklıklar dikkati çekmektedir. “Artin’in ilk kadını olmadığını anladı… “Sanki onun ilk kadınıymışım gibi ilk erkeğim olmayı bekliyor benden” (S, 80) Ayten belki de şöyle demek istemiştir. Sanki ben onun ilk kadınıymışım gibi, o da benim ilk erkeğim olmayı bekliyor. Başka bir aksaklık da, zaman atlamalarında elbette: Artin’in çocukluğu, ergenliği ve gençlik yıllarına dair anlatımlar çok  kısa ve kopuktur. Aynı (S.51) sayfa içinde Artin’in çocukluğuna ve çocukluğundan geleceğe dair hayallerini okurken birden erken yaşta yaptığı evlilik eklenir. Eklenirken de Artin’in erken olgunlaşmasına bir neden olsun istenir sanki. Bunların bir dizin halinde – sistematik- yapılması ve aralıklar halinde zaman atlamasının gerçekleşmesi anlatım açısından daha iyi olabilirdi belki.

Genel anlamda kahramanların geriye dönüşleri ile anlatım zenginliği çoğaltılmaya çalışılır romanda. Final sahnelerinin anlatımı kısa tutularak ve açık uçlu bırakılarak okuyucuya düşünme alanı yaratılmak istense de okuyucuyu boşluğa düşüyor. Psikiatır ve Artin arasında- geçen “bay”sözcüğü romanın ruhu dışında kalıyor ve bize özgü ifadelerin yanında – Kahramanlar Almanya’da olsa da- bu kelime sıcaklığını yitiriyor. Artin’in başat karakter olmasından dolayı diğer karakterler; Mişa, Musa Dede ve Natali gölgelenmiş olsa da romanın şiirsel, akıcı bir dili ve  suprizleri  var okuyucuya. Bu aksaklıkları ilk ciddi bir iş gerçekleştirmenin heyecanına vermek gerekir belkide. Çünkü yazarda kurguya inanma onu içselleştirme duygusu çok hakim. Belki bu yüzden romandaki anlatım bütünlüğü sağlanamamış ve tekrarlar tam değerlendirilememiştir.

 

 

Yazar her bölümün başında o temayı ya da konunun akışını tamamlayan -Tevrat’tan, Sheakspare’den, Nietzsche’den…- ek alıntılar yapar. Destekleyici ve temayı besleyen alıntılardır bunlar. Bölüm başındaki alıntılardan biri de “En son nehir zehirlendiğine, en son balık avlandığında ve en son ağaç kesildiğinde, siz beyaz insanlar paranın yenecek bir şey olmadığını anlayacaksınız”diyen Kızıldereli atasözüdür. Geçmişten günümüze ya da günümüzden geçmişe bakıldığında yüzyıllar boyunca ihtirasın önüne geçilemeyince geldiğimiz süreci de kapsayan tarihsel bir kayboluş yaşanmaktadır.

 

Romanda doğaya ilişkin iki özellik çok önemlidir. Nehir ve kale. Her iki objede tin rahatlığı için bir aracıdır. Ölümün yakınlığı- uzaklığı, araya giren diğer süreçler bu iki obje çevresinde gelişir ve yolunu bulur. Arınma, farklılaşma, kendini fark etme, yolunu bulma. Nehir (Kastedilen Fırat ve Dicle’dir) gerçeğe ve dolayısıyla insanı köklerine götüren yoldur. Bu anlamda parallelik oluşturan  Amiri Baraka’nın şiirini anmak gerekli belkide.

 

“Nehirler gördüm/ Öyle nehirler ki/Yeryüzü gibi yıllanmış ve /Ademin damarlarındaki/kandan daha yaşlı/Derinleşti ruhum o nehirler gibi

Erkenci şafaklarda Fırat’ta yıkandım/Kıyısına kurdum barakamı;

Kongo beni uykulara saldı/Nil’i izledim tepeden ve piramitleri uyandırdım

Nehirler bilirim;/Yıllanmış nehirler akşam karanlığında

Derinleşti ruhum o nehirler gibi”

 

Kale içini boşalttığı ve hakimiyet kurduğu bir yerdir. Ve gerçekleriyle en çok yüzleştiği mekandır aynı zamanda. Her ikisinde de ortak nokta geçmiştir. Musa dedenin ve  Gabriel dayının bahsettiği “Kökler”in geçmişi. İnsanın zorunda bırakıldığı ve kanıksadığı bir yaşamı anlatır roman, kahramanların tercihleri bilinçlidir. Ancak hepsi örgütsel bir kültürden gelmesine rağmen yalnız bırakılmanın ve dolaylı olarak yalnızlaştırılmanın sızısını taşır. Aşkın olmadığı bir dünya var mı? Her şeye rağmen çekilen acıların tüm kaynağı aşk olmasa da, hayatı sonladırma noktasında son söz aşk’ındır. Uzun süren tutsaklığın, dostlar ve yol arkadaşları tarafından yalnız bırakılmanın yarattığı bir son değildir ölüm düşüncesi. Kadın ve kadınlar ekseninde tamamlanmamış aşkın ya da ihtirasların öne geçtiği aşktan yaralanır –Artin- kahramanı. Ve yeniden yaşama bağlanma gücünde tetikleyen ses kahramanın içsesidir aslında. Yazar, yılgınlık anında iç sesin doğruyu söyleyeceğinin mesajını verir okuyucuya.

 

Kitabın kurgusuna temel oluşturan  kahramanların aşkla bağlanabileceği bir ülke arayışıdır. Ve bu  arayış kendilerinden başlayarak ötekine varan kaçma duygusunu sürekli hale getiriyor. Öyle ki  kaçış bir olguya dönüştürülerek kutsal kitaplarda geçen A. Maslow’un da “Yunus peygamber kompleksi” ‘dediği, en yüksek ve en düşük olanaklarından kaçması ile’  ilgi kuruluyor. Bilindiği üzere, Yunus Peygamber ona verilen sorumlulukların altından kalkamayacağını düşündüğü için kendi kişisel büyüklüğüne dayanamamış ve yazgısından kaçmaya çalışmıştır. Zor olanla mücadele etme Artin’de hep kırılıyor. Örneğin İntihar etme düşüncesiyle girdiği eczanede okuduğu “Allahın verdiği canı Allah alır ve “ Kişi ne yaparsa kendine yapar” cümlesi onun farklı yanlarıyla, korkularıyla ve bundan kaçışlarıyla yüzleşmesini sağlayacaktır.  Ki yazar, kahramanının bu düşüncesini felsefik bir bakış açısıyla Lucretius’un “Ben varken ölüm yok; ölüm varken ben yokum. O halde ölüm benim için hiçbirşey değildir.” Düşüncesiyle buluşturur. Artin için de artık ölüm, bir hiçtir. “Ben varken tabiki ölümde olacak” derken Lucretius’un aksine ölüm onun için kabul edilmiş, olağan bir durumdur. İnsan, doğası gereği çelişkilere yabancı değil, biraz okumuş yazmış ise ya da okumamış ama algısı yüksek ise o boşluğa anlam verebiliyor. Artin Ateist düşünce ile inanma arasında sıkışmış bir ruh haline sahip bir karakter olarak çizilmiş. İnançların mantıksal bir çerçeveye oturtulamadığı noktada ağnostik düşünen insanlardan biri Artin. Hem ölüme karşı durup hem de ölümden korkarken aslında içsel gücün- güçsüzlüğün çatışmasını yaşıyor. Roman boyunca, görülmeyen ile var olan arasındaki farkı, iyilik ve kötülüğün savaştığı bir arenada insan olabilmenin inceliğini öğrenmeye çalışır Artin.

 

Kurgunun ögelerinden olan duygusal değişimler kısa tutulmuş. Örneğin ölme duygusu  baş karakter için bir dönüm noktasıdır. Karakterlerin gücünü zorlayacak farklı olaylar da eklenebilirdi belki. Okuyucu kısa süren ve çok çabuk değişen duygulanımlar hissediyor. Sonra farklı bir duygu akışı sarıyor okuru. Özellikle Manik Depresif geçişler yaratılmış sanki. 3. bölümde Artin’in ülkesini bırakıp giderken yaşadığı ”derin terkedilmişlik ve yalnızlık duygusu” bütün ruhunu sarmasına rağmen uçağa bindiğinde büyük bir rahatlama duygusuna dönüşür. Ve uçak yere indiğinde  özgürlük ruhunu hemen  içine sindirir. Romanda  buna benzer geçişlere rastlamak mümkün. Ancak karakterlere bağlılık devam ediyor. Gabriel dayı  bir kaç bölüm sonra karşınıza çıkabiliyor mesela. Gabriel Dayı Artin için hem gerçek hem de ruhsal anlamda bir kurtarıcı olmasının yanında aynı zamanda Musa Dedesinin yerine koyduğu, aralarında sanki bir kan bağı varmışçasına sevdiği ve bağlandığı bir karakter olma özelliğini taşır. Ne zaman başı sıkışsa Gabriel Dayının hayata ilişkin felsefesi Artin için bir kontrol mekanizması oluşturuyor. Gabriel Dayı’nın ruhundaki dinginlik, bilgeliği Artin üzerinde daha ilk karşılaşmalarında etki bırakıyor; ‘Gavur ama ne kadar merhametli’ derken, Artin, Gabriel Dayı ile aralarında oluşacak sıkı bir bağın ipuçlarını da yakalamıştır. Bu bağ aynı zamanda Artin’i köklerini arayışa itecek ve bu süreçte Artin hem kendi içselliğine hem de köklerini arayışa yönelik uzun bir yolculuğa çıkacaktır. Gabriel Dayı, Artin için yukarıda hem bir Nehir hem de bir Kaledir.

 

Artin’in -eşi Ayten’den sonra- birlikte olduğu genç hanım Aysel 7. bölümün ortalarında gözüküyor. Oysa Ayten’le ilişkilerinin bitiş sürecine doğru bu ilişki kısa da olsa verilebilirdi. Bu havada kalmışlık okuyucuyu şaşırttığı gibi geriye dönüşlerinde ipuçları taşımayan bir karaktere yabancı kalabiliyor. Artin çok sevdiği karısının dışında diğer kadınları ve kendini cinselliğe bir araç olarak görür. Yazar, Artin’i Lermantov’un, “Çağımızın Bir Kahramanı” Peçorin’le özdeşleştirir. Peçorin “Dugu ve düşüncelerinde farklılık gösteren ve hayatla olan bağını aza indirgeyen bir karakterdir. Aşk kontrollü yaşanmalıdır ona göre. Kontrolsüz bir aşk mutluluk değil, mutsuzluk getirir. Kadınların aşık olması ona zevk verirken, o aşktan/aşık olmaktan korkar bunun için terk eder onları. Acıya katlanmak ve acı ile savaşmak gücü yoktur çünkü. Oysa Artin karakterinde kaderci bir bakış vardır hayata. Ve acıyı yaşar. Çünkü acı o kaderin bir parçasıdır. Bu noktada Aysel’le ilişkisi sıradandır ve Artin Aysel’e aşık değildir. Artin’de bir intikam duygusu, Peçorin’de ise acıdan kaçma duygusu vardır. Ortak noktaları kadınlar tarafından beğenilmek ve onları boğan ne olursa olsun ondan kaçmaktır. Ancak Artin bu kaçışların nedenini öğrenebileceği bir psikatırla konuşmaya başlar. Ve arada Ezoterizm devreye girer. Artin’in psikiatırla olan ilişkisi de doğa ve insan, insan ve tin ilişkileri içerisinde – bir disiplin dahilinde-verilmektedir.

 

Babil’de Sürgün, birey olma savaşında ötekinin rolünü, tarihsel bir sürecin hesaplaşmasını ve  toplumsal yaşam biçimlerimizde var olan güvensizliklerden nasıl etkilendiğimizin altını çizmektedir.

 

 

Kaynaklar

– Cennet Bilek Babil’de Sürgün- Siyah Beyaz Yayınları 1. Baskı  Şubat 2007

– Merih Nergis “Babil’de Sürgün” kitabı üzerine söyleşisi – şirince.com

– Mihail Yureyeviç  Lermontov Çağımızın Bir Kahramanı. Çev. Seyhan Satar