“ÇİLEKLER ÜŞÜRKEN”İN BÜYÜSÜ ÜZERİNE…

      “Ben sizden bir kez keder istedim”

Durup dururken bir keder neden istenir? Sahiden hiç neden yokken mi istenmiştir, bir şairin iç kasvetinden midir kederi isteyişi? Değildir. Değildir de, hayat hep soruları değiştirerek tersten sormaya devam ediyor. Söyler misiniz, kalbiniz en son hangi kederden döndü? Dönmedi mi yoksa! Kalp bu, taş değil, toprak değil. Yoruyor, yoruluyor da istiyor ki, bir dize nasıl bir aşka yol olur, öyle yol olan, can olan, kavrayan bir göz daha baksın yakından. İyi de neden -en çok da- en yakınımızdakiler, hep bir ağrı bırakır giderken peki? Ellerimizin çatlayıp döküldüğünü görmezler mi, bu saçların, bu gözlerin, bu sesin titrediğini, neden iyileştirip de gitmezler. Onlar da kalanı sonsuz bilmektedirler sanırım. Bir çınar gibi orada, acısıyla! Ama haksızlık bu!

Uzun, upuzun yalnızlıktan mı geldiniz? Gecenin en demli, en mahrem, en acımasız maskesini takıp, neden geldiniz peki! “Çilekler üşüyor”  biliyor musunuz? Ve iyileştirmek için dokunmak gerekiyor.“Bilmeliydim, hangi yağmur ıslatır buradan geçerken/ hayat… Hayalden kaçan ilmek/ tutacaktım bıraktım.” Bir şair, tüm ilmekleri böyle ustaca atarken neden bırakır. O hayal durup karşında sormaz mı, beni nasıl ve neresinde unuttun zamanın ve zaman ki, kanatlı bir albatros, yıkıyor önüne geleni. Ben senden keder mi istedim? Hoyrat bir geçmişi yazmak, öldürmez mi beni? Öldürür, öldürür de ah perdelerini açan bir oyundan çıkmıyoruz ki. Bu başka bir şey!

Bir yüreğin hayat karşısındaki, incelikli duruşu, göğsünü gerişi, kendini parçalayışı, sonra yeniden iyileştirişi! Ne büyük güç ister, ne büyük diriliş. Hangimiz bu kadar güçlüyüz. Tanrının bir bildiği olmalı. Sınanmanın sonu yok çünkü. İçimizdeki keder gelip söze damıtmışsa kendini, bir şey var demektir. Çünkü bu büyünün,  sözün kendi olmadan gelip secdeye durması değildir. Zaman dışıdır. Sizin dışınızdadır. Siz sadece bekleyensiniz. Şimdi düşünün insan olma halinizi, size ait olan yalnızlığınızı. Ne diyor şair, “Peki, şimdi bu eller… Saklı bir yara gibi, oysa onları banyoda üzerlerini örte örte, sancılı bir mevsim gibi gizledim, yüzümde açılan tülleri kapatırken…” Bu eller, bir taş ustasının, bir maden işçisinin, bir gönül işçisinin yarasını taşır, bu eller gömülür kara bir elmas gibi saklanır, ama hayatın o en kötü, en pis hali geldiğinde ışığa, daha çok iyileşecek yara. Tüllerini kaldır şair, mateminden uyanmakta, savrulmakta içinde ki elem. Artık mevsim sancısını bırakmakta…! Ve burada okuyucular için bir dipnot düşmek isterim, bilmelisiniz ki herkes kendi iç bağını çözüyor kapısına ve oradan geçiyorsanız, nasıl ağır bir taşı sürükleyeceğine tanık olacak kalbinizin. Ama siz hala orada iseniz her şeye rağmen hayat, hala o taşları atmak için bir sebep de taşıyor demektir.

Sevgili Zeynep Kurada kitabına başlamak ve onu okumak evet bir büyü. Dizeler arasında saklanan inceliği, içsel bir haykırıştan toplumsal sızıya geçişi, sessiz, kendi içini yaran anlatımıyla yüreğinizin ortasını buluşu tam da ona özel bir aktarış. Şairine benzeyen şiirler buluyorum her okuyuşumda ve şiir deki öznenin tam hayatla bağı koptu derken hep bir pencere açıyor olması da, o arkada kalan kendini gizleme mütevazılığına denk düşüyor, sürpriz bir şekilde şaşırtıyor olmasına! Onun şiirlerini okurken – tüm şiir kitaplarının ortak özelliğidir bu- bir şekilde atladığınız, pas geçtiğiniz duyguları, o duyguların incinmişliğini de fark ediyorsunuz. Şiir öğretemez elbette, şiir sezdirir, hissettirir ve de ruhunuza inerken kendi dizelerinizi de çıkarır ortaya. Ve bir bakmışsınız siz de kendinizi anlatıyorsunuz. Her şiir böyle okunabilir mi hayır elbette ama bir karşılık da buluyorsa not edilmelidir.

“Çilekler Üşürken”in şiirleri yazılırken bir başlığa gerek duyulmamıştır. Uzun nehir şiirlerdir, bu şiirler içinde iyiler, kötüler, aşklar, büyük aşklar, küçük aşklar, küçük insanlar, büyük insanlar vardır, her biri renklerini bırakarak gitmişlerdir. Ama bilhassa sizin dışınızdakilerin, “dışarıdakiler”in yarattığı o bencil, travmatik, destursuz alan açmalarına, dayatmalarına, yaşam pratiğiniz de tanık olduğunuz gereksizliklere bir bakıştır da bu. Tersten okumadır belki de. Şiir evet öğretmez ama tanıdıksa serüven, acıtır. Acıtırsa bir yerlerde kalır. Bu anlamda güçlü bir tarafı da vardır şiirlerin. Şiiri anlama ve de içselleştirme noktasında ölçü, teknik değildir, ölçü siz de ne kadar yer açtığıdır. Bu kitaba bir bakın isterim, yazıyı yine şairin güzel bir şiiriyle bitirmek isterim.

az önce buradaydım, nereye gittim/ tuz ve yara ateşin birleştiği/ tesadüf kalemimdeki gizli anka,

acı, ay dağıldı, tende ikinci mevsim/ geciken perde, başkalaşan bir yaşam…

                                                                                                                         2013/ankara

Cennet Bilek ve okur ilişkisi üzerine…

Cennet Bilek adını öncelikle, biyografik anı romanı olan “Silvan’da Ağıt” la ve derleme çalışması olan, aramızdan ayrılmak zorunda bırakılan devrimcilere bir saygı kitabı olan “Her Zaman Yaşamak”la  duyduk, daha sonra bir  yurtsuzluk ve de göç hikayesini konu alan romanı  “Babil’ de Sürgün”le  ve sonra bu romanın bir devam niteliğinde okunabilecek olan ya da ondan bağımsız da okunabilecek romanı “Kabil’in Gölgesi” ile, yine biyografik roman olan  “Bektaş’ın Sırrı” ile, tüm yazılarını topladığı “Aşk Anarşisttir”le tanıdık. Ve her bir romanı iyi bir okuyucu kitlesi ile buluştu. Bir yazar için kuşkusuz önemsenecek bir durumdur bu.

Böyle bir cümle kurmuşken, yazarın okuyucuları tarafından sevilmesini neye bağlamak gerekir diye de sormak istiyorum kendime. Elbette bunu Cennet Bilek’le ilişkilendirerek sorgulamak isterim. Yazarın ilk kitabı olan “Silvan’da Ağıt” ı okumak gerekli yazara ait bir fikir oluşturmak için. Çünkü aynı ülke içinde yaşayıp, bilmediği bir kültürün içinde, bilmediği bir dille eş, kadın, toplum içinde birey olmanın zorlukları burada başlıyor. Ve yaşamın, siyasetin, ideolojinin insan kıyımına gelip dayandığı bir çemberde birey olmak hem çok usandırıcı hem de vazgeçmeyi gerektiren bir nedendir. Ama inanıyorsanız, tüm trajedilere rağmen “hâlâ varım” diyorsanız yarın için de bir umut vardır demektir. Cennet Bilek bu umudu hem taşımış, kardeşliğin, barışın, sevginin geleceği inşa edeceğine inanmış. Yok olmayı anlamlandıramamış ama bilmiş böyle bir şey var. Ve onu yazmaya iten de bu inanmışlığın yarattığı sezgiselliktir.

Bir birey olmanın ötesinde sosyal yaşam içerisinde ona yüklenen sorumluluk, temsil hakkı bir aydın olarak yaşadığı toplumdaki olaylara karşı duruşunu da belirlemiştir. Koşullarını zorlayan, akıl sınırlarını aşan bunca toplumsal trajedi karşısında varoluşunu belirleyen yine insan oluşudur. Yürekli bir duruş sağlayışıdır.

Bu nedenledir ki, ilk romanı ile başlayan yazma serüveni içerisinde yayınladığı diğer romanları, gerçek anlamda hayata bakışını, düşünsel dünyasını, giderek yozlaşan ve bitirilen bir dünyanın hüznünü, uzaklaşmaları, ötekileştirilmeleri, aşkları, umutsuz aşkları anlatan eserlerdir. Ki bunların hiç biri yeni moda bir değişiklik değildir, insanın var oluşundan bu tarafa devam eden bir trajediyi de içinde barındırır. Ve doğal olarak da yazarın malzemesi olmaya devam edecektir.

Aşk Anarşisttir yazılarına bir göz gezdirdiğinizde, feminist bir ruhu hissetmeniz normaldir. Bir anarşist gibi itiraz eden, yok sayılmalarda safını belirleyen, bir kadın olarak var oluşunu değerli kılan ve karşınızda doğruları, inandıklarını işaret etme hakkını kullanan bir yazarı görmeniz de size garip gelmemelidir. Çünkü yaşadığı ülkenin sorunlarına, dayatmalarına söz söyleme hakkını görmek gereklidir. Yazar yukarıda bahsettiğim tüm eserleriyle bunu pekâlâ gerçekleştirmektedir. Yukarıdaki soruma bir yanıt vermem gerekirse bahsedilen bu ortak geçmiş, yaşanmışlıklar, kendini ötekinin yerine koyma, bu koyuştaki samimiyet okuyucuyla buluşunca, onların hayatlarını anlatınca, açık seçik bir dil kullanınca okuyucu yazarını seviyor, yazdıklarına da ulaşma isteği duyuyor.

Cennet Bilek’i romanlarıyla tanıdık demiştim yazımın girişinde, şimdi bahsedeceğim yeni kitabını da o listeye memnuniyetle eklemek istiyorum. Söylemeye çalıştığım, Sınırsız Yayınları’ndan çıkan “Geçtiğin Yollar Benim” şiir kitabıdır. Elbette diğer romanlarına konu olan bireysel yaşam biçimleri ve toplumsal olaylar, aşklar, terk edilişler, ölüm korkusu, ötekinin açtığı yaralar, kendi yaralarımız vb. şiirlerinin de konusu, yazar mitolojik öğeleri kullanarak sorgulamalarını bunun üzerinden yapıyor. Belki de kitabın geneline yayılmış bu mitolojiye yaslanma hali ilginç bir şiir kitabını da ortaya çıkarmış oldu, zira mitolojik dağarcığınıza yeni isimler eklemeyi gerektiren türden bir okuma yapmanız gerekecek. Şiirleri okurken çeviri şiiri tadını hissettiren bir doğal söyleyişi görüyorum. Roman dilinin olanakları bu rahat söylemi kolaylaştırmış olmalı. Duyguyu karşı tarafa geçiren, hissettiren, düşündüren şiirler okuyorum bu kitapta ve bakıyorum Cennet Bilek’in o hümanist yanı sadece romanlarına değil şiirlerine de yansımış. Bu duyguyu çok iyi irdeleyen  “babamın eli”, şiirinden alıntı yapmak istiyorum; eli havadayken ölmeliydi babam, evin en karanlık ruhuydu, kaşları titrediğinde zebaniler geçerdi, tanrının suretiydi babam… Baba sadece “beni” yaratan değildir, erdir, kardeştir… Koşullanmayı ifade eder, kuralı, gücü. Her şeyi temellendiren benlik gücüdür, öncelikleridir bireyin. Ve bu kuşatılmışlık içindeki güç erkek olmaktır. Yazar baba figürü ile ilişkilerdeki en olumsuzu anlatmıştır belki de, kenar mahalledeki, varoşlardaki, kentteki, köydeki baba modelini, er modelini, kardeş modelini.

Hayat biraz da başkasına benzemek değil midir? Başka ben yaratma uğraşı. Ben kalma savaşı! Sevgili okuyucular,  romanlar ve şiirler ve hayat! Hepsi sizin okumalarınızla değişecek, tüm iyi romanları, iyi şiirleri seviniz.

BABİL’DE SÜRGÜN       

İnsanlık tarihine bakıldığında hep bir arayış olduğu görülür. Bu arayış bilinci tarihsel süreç içerisinde değişim, farklılaşma/farklılaştırma düşüncesi içerisinde dil, din, ırk ayrımlarından kaynaklanan toplumsal ve bireysel çatışmaları öne çıkarmıştır. Cennet Bilek, Babil’de Sürgün romanında bu arayışı farklı dil, din ve ırktan olan karakterler üzerinden irdelemekte ve bunu yaparken de baş karakteri içsel sorgulamalarla baş başa bırakmaktadır. Birbirinden ayrı hayatlarla kurulan ilişkiler ve  yabancı bir ülkede yeni hayatların kurgulamalarıyla devam eder roman. Burada sözü edilen farklılık her kahramanın kendi hayatına ilişkin yaşadığı öykülerle çeşitlenir. Özellikle kahramanlardan Artin ve Abdullah’ın ideolojik temellerde dahil oldukları grubun vardıkları ayrışma noktası ve grupsal bağlılıktaki tükeniş  karakterlerin aidiyet duygusuyla yüz yüze gelmelerine ve var olan ideolojik inançlarının yıkılmasına neden olur. Bunu duygusal boyutuyla tartışmakta mümkün, somut olana indirmekte. Yani yurt edinme (bir yere ait olma) arayışı içinde olma anlamında da düşünmeniz mümkün. Çünkü ilk ve daha sonraki bölümlerde böyle bir göçten bahsedilir.

 

Merih Nergis yazarla yaptığı röportajda, “…20. yüzyıl Soykırımlar çağıdır. “Babil’de Sürgün”ün yolcuğu bu çağa lanet mi?” dir diye sorar. Yazar verdiği yanıtta kesin bir dil kullanarak bunu ret etmese de tarihsel bir süreçten bahseder.Elbette “Babil’de Sürgün” göndermeler içerir, ancak  “bu çağa lanet” olarak yazılan bir roman olarak sayılmamalı. Bir soykırım romanı hiç değil. Kesin bir dil kullanmak için belgeler ve kaynaklar oluşturulmalı ve kurgular onlar üzerinden yapılmalı ve belirtilmelidir. Romanda ki bazı kahraman isimlerinin -Gabriel ve Sara’nın- kutsal metinlerden seçilmesi, yazarın  karakterlere anlam yüklemesi –sürgün olgusuna vurgu yapmak- açısından önemli olabileceği gibi karakterlerin akılda kalması için izlenmiş bir yol ya da bilinçli bir tercih de olabilir. Yeri gelmişken  Artın isminin de “insanlık tarihiyle başlayan” bu olguya paralellik oluşturduğu söylenebilir.

 

Yazar 1. bölümden başlayarak baş kahraman olan Artin’in yaşadıklarını ve deneyimlerle gerçirdiği değişim sürecini genel yaşam örgüsü içerisinde gerçeğe yakın vemeye çalışır. Bunları verirken de günlük dilin olanaklarını roman diline katar. Anlatıcıya “Cayır cayır yanmak” deyimini kullandırırken “Hayatımı karartan bu orospuyu unutmalıyım” diye konuşturur Artin’i. Kahramanın kendisi olabilmesini sağlar bir yerde. Artinin içsel sorgulamalar yaşarken sokak lambasının gövdesine attığı tekmenin yarattığı o sızı gerçeğe yakınlığında ifadesidir.  Okurken tüm bölümlerde buna benzer duygular hissedebilirsiniz..

 

Direk anlatımın yanında, dolaylama yapılarak da gerçekleştirilir bu anlatılar. Örneğin ”Kendinizi bir uçurumdan boşluğa savurur muydunuz hiç” cümlesinde de böyle bir dolaylı anlatım vardır. Aslında  anlatılmak istenen kişinin kendini bir uçurumdan aşağı bırakmasıdır. Belki de amaç bunu vermektir. Artin’in yaşamda ki  geriye çekilmelerinin nedeni olan kendini değersiz hissetme güdüsünü, yazar “savurma”eylemi ile irdelemektir. Diğer taraftan “savurmak” fiilini kullanarak okuyucuyu gerçekle burunburuna getirmemektir amaç. Bunun yanında romanda “Mısır inanışına göre” ya da “Nisa suresi” gibi açıklamalara yer veriliyor ki bunların dipnot olarak sayfa sonuna eklenmesi daha iyi olabilirdi.

 

Dil ve anlatım açısından aksaklıklar dikkati çekmektedir. “Artin’in ilk kadını olmadığını anladı… “Sanki onun ilk kadınıymışım gibi ilk erkeğim olmayı bekliyor benden” (S, 80) Ayten belki de şöyle demek istemiştir. Sanki ben onun ilk kadınıymışım gibi, o da benim ilk erkeğim olmayı bekliyor. Başka bir aksaklık da, zaman atlamalarında elbette: Artin’in çocukluğu, ergenliği ve gençlik yıllarına dair anlatımlar çok  kısa ve kopuktur. Aynı (S.51) sayfa içinde Artin’in çocukluğuna ve çocukluğundan geleceğe dair hayallerini okurken birden erken yaşta yaptığı evlilik eklenir. Eklenirken de Artin’in erken olgunlaşmasına bir neden olsun istenir sanki. Bunların bir dizin halinde – sistematik- yapılması ve aralıklar halinde zaman atlamasının gerçekleşmesi anlatım açısından daha iyi olabilirdi belki.

Genel anlamda kahramanların geriye dönüşleri ile anlatım zenginliği çoğaltılmaya çalışılır romanda. Final sahnelerinin anlatımı kısa tutularak ve açık uçlu bırakılarak okuyucuya düşünme alanı yaratılmak istense de okuyucuyu boşluğa düşüyor. Psikiatır ve Artin arasında- geçen “bay”sözcüğü romanın ruhu dışında kalıyor ve bize özgü ifadelerin yanında – Kahramanlar Almanya’da olsa da- bu kelime sıcaklığını yitiriyor. Artin’in başat karakter olmasından dolayı diğer karakterler; Mişa, Musa Dede ve Natali gölgelenmiş olsa da romanın şiirsel, akıcı bir dili ve  suprizleri  var okuyucuya. Bu aksaklıkları ilk ciddi bir iş gerçekleştirmenin heyecanına vermek gerekir belkide. Çünkü yazarda kurguya inanma onu içselleştirme duygusu çok hakim. Belki bu yüzden romandaki anlatım bütünlüğü sağlanamamış ve tekrarlar tam değerlendirilememiştir.

 

 

Yazar her bölümün başında o temayı ya da konunun akışını tamamlayan -Tevrat’tan, Sheakspare’den, Nietzsche’den…- ek alıntılar yapar. Destekleyici ve temayı besleyen alıntılardır bunlar. Bölüm başındaki alıntılardan biri de “En son nehir zehirlendiğine, en son balık avlandığında ve en son ağaç kesildiğinde, siz beyaz insanlar paranın yenecek bir şey olmadığını anlayacaksınız”diyen Kızıldereli atasözüdür. Geçmişten günümüze ya da günümüzden geçmişe bakıldığında yüzyıllar boyunca ihtirasın önüne geçilemeyince geldiğimiz süreci de kapsayan tarihsel bir kayboluş yaşanmaktadır.

 

Romanda doğaya ilişkin iki özellik çok önemlidir. Nehir ve kale. Her iki objede tin rahatlığı için bir aracıdır. Ölümün yakınlığı- uzaklığı, araya giren diğer süreçler bu iki obje çevresinde gelişir ve yolunu bulur. Arınma, farklılaşma, kendini fark etme, yolunu bulma. Nehir (Kastedilen Fırat ve Dicle’dir) gerçeğe ve dolayısıyla insanı köklerine götüren yoldur. Bu anlamda parallelik oluşturan  Amiri Baraka’nın şiirini anmak gerekli belkide.

 

“Nehirler gördüm/ Öyle nehirler ki/Yeryüzü gibi yıllanmış ve /Ademin damarlarındaki/kandan daha yaşlı/Derinleşti ruhum o nehirler gibi

Erkenci şafaklarda Fırat’ta yıkandım/Kıyısına kurdum barakamı;

Kongo beni uykulara saldı/Nil’i izledim tepeden ve piramitleri uyandırdım

Nehirler bilirim;/Yıllanmış nehirler akşam karanlığında

Derinleşti ruhum o nehirler gibi”

 

Kale içini boşalttığı ve hakimiyet kurduğu bir yerdir. Ve gerçekleriyle en çok yüzleştiği mekandır aynı zamanda. Her ikisinde de ortak nokta geçmiştir. Musa dedenin ve  Gabriel dayının bahsettiği “Kökler”in geçmişi. İnsanın zorunda bırakıldığı ve kanıksadığı bir yaşamı anlatır roman, kahramanların tercihleri bilinçlidir. Ancak hepsi örgütsel bir kültürden gelmesine rağmen yalnız bırakılmanın ve dolaylı olarak yalnızlaştırılmanın sızısını taşır. Aşkın olmadığı bir dünya var mı? Her şeye rağmen çekilen acıların tüm kaynağı aşk olmasa da, hayatı sonladırma noktasında son söz aşk’ındır. Uzun süren tutsaklığın, dostlar ve yol arkadaşları tarafından yalnız bırakılmanın yarattığı bir son değildir ölüm düşüncesi. Kadın ve kadınlar ekseninde tamamlanmamış aşkın ya da ihtirasların öne geçtiği aşktan yaralanır –Artin- kahramanı. Ve yeniden yaşama bağlanma gücünde tetikleyen ses kahramanın içsesidir aslında. Yazar, yılgınlık anında iç sesin doğruyu söyleyeceğinin mesajını verir okuyucuya.

 

Kitabın kurgusuna temel oluşturan  kahramanların aşkla bağlanabileceği bir ülke arayışıdır. Ve bu  arayış kendilerinden başlayarak ötekine varan kaçma duygusunu sürekli hale getiriyor. Öyle ki  kaçış bir olguya dönüştürülerek kutsal kitaplarda geçen A. Maslow’un da “Yunus peygamber kompleksi” ‘dediği, en yüksek ve en düşük olanaklarından kaçması ile’  ilgi kuruluyor. Bilindiği üzere, Yunus Peygamber ona verilen sorumlulukların altından kalkamayacağını düşündüğü için kendi kişisel büyüklüğüne dayanamamış ve yazgısından kaçmaya çalışmıştır. Zor olanla mücadele etme Artin’de hep kırılıyor. Örneğin İntihar etme düşüncesiyle girdiği eczanede okuduğu “Allahın verdiği canı Allah alır ve “ Kişi ne yaparsa kendine yapar” cümlesi onun farklı yanlarıyla, korkularıyla ve bundan kaçışlarıyla yüzleşmesini sağlayacaktır.  Ki yazar, kahramanının bu düşüncesini felsefik bir bakış açısıyla Lucretius’un “Ben varken ölüm yok; ölüm varken ben yokum. O halde ölüm benim için hiçbirşey değildir.” Düşüncesiyle buluşturur. Artin için de artık ölüm, bir hiçtir. “Ben varken tabiki ölümde olacak” derken Lucretius’un aksine ölüm onun için kabul edilmiş, olağan bir durumdur. İnsan, doğası gereği çelişkilere yabancı değil, biraz okumuş yazmış ise ya da okumamış ama algısı yüksek ise o boşluğa anlam verebiliyor. Artin Ateist düşünce ile inanma arasında sıkışmış bir ruh haline sahip bir karakter olarak çizilmiş. İnançların mantıksal bir çerçeveye oturtulamadığı noktada ağnostik düşünen insanlardan biri Artin. Hem ölüme karşı durup hem de ölümden korkarken aslında içsel gücün- güçsüzlüğün çatışmasını yaşıyor. Roman boyunca, görülmeyen ile var olan arasındaki farkı, iyilik ve kötülüğün savaştığı bir arenada insan olabilmenin inceliğini öğrenmeye çalışır Artin.

 

Kurgunun ögelerinden olan duygusal değişimler kısa tutulmuş. Örneğin ölme duygusu  baş karakter için bir dönüm noktasıdır. Karakterlerin gücünü zorlayacak farklı olaylar da eklenebilirdi belki. Okuyucu kısa süren ve çok çabuk değişen duygulanımlar hissediyor. Sonra farklı bir duygu akışı sarıyor okuru. Özellikle Manik Depresif geçişler yaratılmış sanki. 3. bölümde Artin’in ülkesini bırakıp giderken yaşadığı ”derin terkedilmişlik ve yalnızlık duygusu” bütün ruhunu sarmasına rağmen uçağa bindiğinde büyük bir rahatlama duygusuna dönüşür. Ve uçak yere indiğinde  özgürlük ruhunu hemen  içine sindirir. Romanda  buna benzer geçişlere rastlamak mümkün. Ancak karakterlere bağlılık devam ediyor. Gabriel dayı  bir kaç bölüm sonra karşınıza çıkabiliyor mesela. Gabriel Dayı Artin için hem gerçek hem de ruhsal anlamda bir kurtarıcı olmasının yanında aynı zamanda Musa Dedesinin yerine koyduğu, aralarında sanki bir kan bağı varmışçasına sevdiği ve bağlandığı bir karakter olma özelliğini taşır. Ne zaman başı sıkışsa Gabriel Dayının hayata ilişkin felsefesi Artin için bir kontrol mekanizması oluşturuyor. Gabriel Dayı’nın ruhundaki dinginlik, bilgeliği Artin üzerinde daha ilk karşılaşmalarında etki bırakıyor; ‘Gavur ama ne kadar merhametli’ derken, Artin, Gabriel Dayı ile aralarında oluşacak sıkı bir bağın ipuçlarını da yakalamıştır. Bu bağ aynı zamanda Artin’i köklerini arayışa itecek ve bu süreçte Artin hem kendi içselliğine hem de köklerini arayışa yönelik uzun bir yolculuğa çıkacaktır. Gabriel Dayı, Artin için yukarıda hem bir Nehir hem de bir Kaledir.

 

Artin’in -eşi Ayten’den sonra- birlikte olduğu genç hanım Aysel 7. bölümün ortalarında gözüküyor. Oysa Ayten’le ilişkilerinin bitiş sürecine doğru bu ilişki kısa da olsa verilebilirdi. Bu havada kalmışlık okuyucuyu şaşırttığı gibi geriye dönüşlerinde ipuçları taşımayan bir karaktere yabancı kalabiliyor. Artin çok sevdiği karısının dışında diğer kadınları ve kendini cinselliğe bir araç olarak görür. Yazar, Artin’i Lermantov’un, “Çağımızın Bir Kahramanı” Peçorin’le özdeşleştirir. Peçorin “Dugu ve düşüncelerinde farklılık gösteren ve hayatla olan bağını aza indirgeyen bir karakterdir. Aşk kontrollü yaşanmalıdır ona göre. Kontrolsüz bir aşk mutluluk değil, mutsuzluk getirir. Kadınların aşık olması ona zevk verirken, o aşktan/aşık olmaktan korkar bunun için terk eder onları. Acıya katlanmak ve acı ile savaşmak gücü yoktur çünkü. Oysa Artin karakterinde kaderci bir bakış vardır hayata. Ve acıyı yaşar. Çünkü acı o kaderin bir parçasıdır. Bu noktada Aysel’le ilişkisi sıradandır ve Artin Aysel’e aşık değildir. Artin’de bir intikam duygusu, Peçorin’de ise acıdan kaçma duygusu vardır. Ortak noktaları kadınlar tarafından beğenilmek ve onları boğan ne olursa olsun ondan kaçmaktır. Ancak Artin bu kaçışların nedenini öğrenebileceği bir psikatırla konuşmaya başlar. Ve arada Ezoterizm devreye girer. Artin’in psikiatırla olan ilişkisi de doğa ve insan, insan ve tin ilişkileri içerisinde – bir disiplin dahilinde-verilmektedir.

 

Babil’de Sürgün, birey olma savaşında ötekinin rolünü, tarihsel bir sürecin hesaplaşmasını ve  toplumsal yaşam biçimlerimizde var olan güvensizliklerden nasıl etkilendiğimizin altını çizmektedir.

 

 

Kaynaklar

– Cennet Bilek Babil’de Sürgün- Siyah Beyaz Yayınları 1. Baskı  Şubat 2007

– Merih Nergis “Babil’de Sürgün” kitabı üzerine söyleşisi – şirince.com

– Mihail Yureyeviç  Lermontov Çağımızın Bir Kahramanı. Çev. Seyhan Satar

 

 

yanılsama

tanrı mutlu olmalı; yapraklar

onun için düşüyor,

bir çiçeğin naifliği onun için,

çürüyor sonra,

bir tek üzgünlük kalıyor geriye

uzaklardan gelen o ses

ölümüm olacak, biliyorum

 

böyle başlıyorum güne

birkaç haber, üç beş şarkı dinliyorum,

dost meclislerinde öyle temiz sayfalar

açılmıyor artık

hayat tekrar tekrar vuruyor

hiç olmayacak yerinden,

siz alıp geliyorsunuz yalnızlığınızı,

ağlıyoruz sırf bu yüzden görünür kılıyoruz

kilit altında tutuyoruz sırlarımızı,

 

bu savaş bitmeli, gülmeyi beceremediğimizden

ve de  sevişmeyi, karşılıklı ölmeyi diliyoruz

ne güzel, çocukluğumuzu büyütüyoruz,

sormak geçmiyor aklımızın ucundan

neden böyle hızlı, neden böyle terk ederek her şeyi,

 

gidişime üzülen birileri olsun istiyorum artık

birkaç kedi daha beklesin kapımda,

umursamadan gelip geçenleri

sessizce ve de utanarak tutsunlar ellerimi

 

bu yüzden hüznü seviyorum

sahte bir şova çevirmiyor gülümsemeyi

özensiz durmuyor yüzümde

anlıyor en çok orada birleştirdiğimi

savaş bildiğiniz savaş,

tanrı için bugün sadece bir gün evet!

 

 

sincan istasyonu dergisi

bahsi geçmiş

yine öyle ör saçlarını, yine geçirip düğümünden

zor evet, anlıyorum sen yine tut ellerini hayatın,

öp, okşa…

 

petunyalar uyanmıştır şimdi,

rüzgar çoktan kapatmıştır kapıyı,

bir öyküye aşina ne çok dal kırılmıştır geriye

 

görkemli bir dalganın delmesi gibi çok güz sabahı geçti göğsümden,

hep böyle bekledim

 

yeniden bakıyorum;

kokulu bir akasya açsın diye bahçede, körpe bir kuş kanatlansın

insan için bir umut var evet.

 

Akköy Kültür-Sanat- Edebiyat Dergisi

kırık oda 

ı-

 

beni böyle sevmeyin, sınamayın bir ölüyle

severek de  öldürebiliyormuş insan,

asın bir iğde dalına beni  gitsin
kırk ayaklı,

kırk odalı karıncalardan öğrendim,

ateş de sönermiş,

öykülerimizi çalan

tanrılar da bitermiş,

en güçlü canavarları yaratan,

en mutsuz çocukları,

 

kuşlara gömdüm sesimi,

kıvrılıp bağırdım ,ayrı ayrı kuşlar uçurdum,

yazık! söylenecek bir şey yok kibrinize

bağrımı yakan rüzgar gibisiniz

 

ıı-

 

bağrımı yakan rüzgar da geçer

o yara da iyileşir

yaprağını bırakan gül de

demek ki hala bir umut var insan için,

 

bu bahçenin dili çocuklarla çoğalmış,

kışlar geçirmiş, ölüm görmüş!

uzun havalar okumuş

 

geceyi bölüyor şimdi

kalbi ikiye bölüyor,

aşkı da keza öyle!

 

kırk odada öğreniyoruz bahçenin dilini,

geçip  gittiğini hayatın

bir gülün kaldığını geriye

 

 

mühür dergisi

 

 

aşk, şiir, tatlı şeyler

bana benzer incirler alıyorum,

çatlamış erikler sonra,

sonra başka şeyler,

şekere yatırıyorum ruhumu,

kaynatıyorum

söze dalıp.
dualar asılıyor pencereye, bu delilik bitmeliymiş;

yaşım almış başını gidiyormuş. olsun biraz meşrepçe,

biraz eşrefçe öğreniyorum, bahara iyi geliyor,

dikiş tutmayan aşka, sonra; işe güce
ev halim hanım sokağı kadar dağınıkmış;

kadınlığım keza öyle, yüzümün türlü imlasından

yanlış okunuyor bildiğim numaralar
sonrası sevişmece,

yeşersin diye kalbi sevgilinin,

uğurlu olsun gün.

durmadan evet

durmadan soyunmaca.

 

 

Akköy Kültür-Sanat- Edebiyat Dergisi 2015

şikayet

o an

ölüyoruz

habersiziz

aynı evin taşı olduğumuzdan.

 

bizi duvar dibinde yıkıyorlar;

o düşüyor zamana,

zaman, nedir bendeki eskisi?

 

bir duvar dibinde büyütüyorlar bizi,

ellerimizi seviyorlar,  ağzımızın kirli,

sözcükler salya-sümük kapı eşiğinde,

ruhumuzun çivisi kayıp

o bilmiyor kendinden çıkıp gittiğini

 

aynı hanede bağımız kopuk bizim,

kaderi sen yazmadın biliyorum

ama sana yazıyorum bil diye.

öp diye  ve bağışlama!

vaktinden önce gidenleri

 

beni senle sınıyorlar,

bilmiyorlar hayattan öğrenilir insan;

yalan varsa yalnızlık da vardır;

bütün bunlar, yaşlı bir rüyanın sancısıdır,

ölülerin koca gürültüsü işte …

 

 

Akköy Kültür-Sanat- Edebiyat Dergisi

2016, Ocak-Şubat- Mart Sayısı.

yol uzun, hayat kısa!

Gitmek üzere iken, kendi kendine söylenen yolcuyu zar zor arabaya bindiriyor genç adam. Sadece “sağol oğlum” diyebiliyor kadın, kapı hızla kapanıyor. Öndeki yolcunun yardımıyla yanıma oturuyor hanım.

Uzun yola başlamanın tedirginliği var üzerimde, diğer taraftan garip bir hafifleme. Bu kentin sıcağından çok; belki de çoraklığı, yalnızlığı beni rahatsız eden.Doğanın o gizemli eli Doğu Karadeniz’in en ücra köşesine kadar değmiş de, bir burası böyle çıplak bırakılmış. Çocukluğumda annemle Ankara’ya yaptığımız yolculuklardan, yolların darlığı dışında, üstümüzü örten meşeleri hatırlıyorum- gerçi hala da var ama sanki o görkem… “Çok mu eskide kaldı diyorsunuz,” “hayır” demeyi öyle çok isterdim ki! Ama işte ömrümüzün tükendiği bozkır, kavrulmuş yüzünü çeviriyor yüzünüze “evet eskide kaldı ”diyor. Hızla akan ve değişen dünyayla doğada değiştiriliyor. Zaman geçtikçe, akıl da büyüyor ve büyülü bir kalabalığı neden şehirlerin azalttığını anlamaya başlıyorum.

Otobüs Kırıkkale’yi geçerken yanımdaki yaşlı teyze “aman be kızım sus sus nereye kadar”  diyor. “Konuşmak lazım” diye de ekliyor ardından. Karadeniz şivesi ile muhabbeti öyle güzel açıyor ki, kocaman bir gülümsemeyi esirgemiyorum elbette. Beyaz yüzünde yıldız gibi duran mavi gözleri, ince dudakları, yıllara yenilmiş elleri de konuşuyor aynı zamanda.

“Nerelisin” diyor. “Artvinliyim” diyorum.

“Pek güzel” diyor. Ankara’da sürekli kalıp kalmadığımı soruyor. Evli miyim, bekar mıyım? Okuyup okumadığımı, ne iş yaptığımı…

Hepsini çok da detaylandırmadan anlatıyorum. Bazı şeyleri çok beğeniyor.Bazılarını ise onaylamıyor. Mesela çocuksuz oluşuma takılıyor. İstemeyişime bir anlam veremiyor. Kadının doğurganlığına bir ihanet olduğunu düşünüyor ve beni de ikna etmeye çalışıyor. Konuşma daha çok bunun üzerinden bir süre daha devam ediyor. Lafı ona getirmeye çalıştıkça o mavi gözlerini hayretle gözlerime dikerek, “Allah Allah, kızım bizden daha iyi ne biliyorsunuz da çocuk doğurmuyorsunuz” deyiveriyor. Susuyorum. Arabada değil ama ilk yarım saatlik arada ona anlatacağımı söylüyorum. “Tamam” diyor.

“Peki, neden bu kadar güzel bir yüzde hüznü büyütüyorsunuz?” diyorum. Bu ağdalı cümleyi yaşına göre çabucak kavrayıp, bakışlarını pencereden ayırıyor, önce ellerine bakıyor sonra bana, “öyle mi yapmışım” diyor. Bu soruşun onaylanmaya ihtiyacı yoktu elbette ama o, ta derinlerden gelen bir öyküye baktığımı hissettirmek istemişti böylelikle. İstemiş miydi sahi!

Bazen bu duyguyu seviyorum; söylenecek çok şey var da, bir susku içinde söyleniyormuş gibi, yoğun, tanıdık. Ama ille de o sırın bir perdeyle saklandığı sessizlikten bahsediyorum. Hani o an göz göze gelseniz, bir kuyudan bakacakmışsınız gibi. Yine de âmâ bir bakış olacaktır benimkisi, hem kim kimin içine bu kadar yakın olabilir ki?

…“Bilmem! Hem ben hiçbir şey bilmeden göçüp gideceğim biliyor musun?” diyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum, susmanın bir çözüm olup olmayacağını düşünüyorum. Ah hayır, olmayacak elbette ama ne söylemeliyim, çünkü kuracağım her cümle yeniden kanamasını sağlayacak kalbinin. “Neden böyle söylediniz şimdi, çok güçlü görünüyorsunuz oysa” demektense, içimin titreyişini hissetsin istiyorum.Gözünün ucunda biriken o yaş akıp gidecek ve ben ne yaparsam yapayım, engelleyemeyeceğim çünkü. O halde ne gerek vardı, eski cümleleri çeşitlendirmeye? Sus diyorum, sadece sus!

En iyi yaptığım şeyi yapıyorum bu yüzden, gözlerine değil, kalbine bakıyorum. Sürekli kaynayan bir suyu yatıştıran tahta kaşık gibi o el, öyle göğsünün üstünde. İçimin ezilip gittiğini, onun nehrine kavuştuğunu hissediyor, işe yarıyor. Yüzünü kuruluyor ve birden beni tanımaya çalıştığı haline dönüyor. Sanki bir yönetmenin işaretiyle an değişiyor. Bu kadın, hayatın kendisi, evet ta kendisi!

Bunları düşünürken ilk mola yerine de yaklaştığımızı okuyorum tabeladan. Sungurlu, on km. Yaklaşık üç saattir birlikte yolculuk edip, az az kendimize açıldığımız halde isimlerimizi bile söylemediğimizi fark ediyorum. Yan yana durmak için bazen hiçbir şey gerekmeyebiliyor. Muavin, yarım saat mola olduğunu söylüyor. Hazırlanıyoruz, ayakları tutulduğu için teyzem ağrılı bir yüzle, yardımcı olmamı işaret ediyor. Elinden tutup kalkmasına yardımcı oluyorum, otobüsten inerken de, “sizinle konuştuk ama henüz tanışmadık değil mi? Ben Nazlı.” diyorum. Teyzem, “haklısın evladım, ben de Ayşe” diyor. Son basamağı da inip, gördüğümüz boş masaya geçip oturuyoruz. Kalfa gelip iki çay bırakıp gidiyor.“Şeker” diyorum, diyabet hastası olduğu için geri çeviriyor teklifimi. İçiyoruz ama beğenmiyoruz. İkimizin de çay tiryakisi olduğu bu şekilde ortaya çıkıyor. Ayşe teyze “Çayın demi, verdiğin emeğe değmeli. Belli ki su kaynamadan dökülmüş, çayı da suyla kaynatmışlar. İşte hayatı da hep böyle aceleye getiriyor insanlar be kızım. Ben hep böyle gördüm” diyor.

Çayla başlayan cümle gelip koca bir yığına çarpıyor. İlerleyen saatlerde konuya dönmektense, tam sırası; “yüzüne gelip oturan o sıkıntıyı öğren” öğren diyorum kendime.

“Daha iyi mi bacaklarınız teyzeciğim” diyorum sonra, o daldığı uzaklardan ayrılıyor ve “evet iyiyim kızım, taşıyoruz işte emanetleri” diyor.

Her cümlesi gitmek üzerine kurulu, bunu çok içerden hissediyorum. Çekingen ve biraz da onu üzmekten korkarak “Neden böyle kederlisiniz?” diyebiliyorum.

“Eh kızım keder midir, kader midir bilmiyorum, Tanrı herkese ayrı ayrı harita çizmiş; benimkisi biraz karışık” diyor. Pek anlatmaya niyetli olmadığından, üstelemiyorum. Ama o benim verdiğim sözü hatırlatıyor, “şimdi sen hele anlat bakayım” diyor.

Gülümsüyorum. “Ayşe teyze biz sorumluluk almaktan kaçıyoruz sanırım biraz da rahat yaşamak istiyoruz. Başka bir nedeni yok!” Diyorum. “Ya gelecek?” diyor. “Onu da düşündük, konforumuz içinde bu da var. Bir bakım evinde birlikte yaşamak!”

-“Çok akıllısın sahi” diyor. “Ama yanınıza gelecek kimseniz olmayacak, ne olacak o zaman?” diye ekliyor. Zorlu bir sınavın ortasındayım, Ayşe teyzenin merakı yoracak beni, anlıyorum. Benim de yeğenlerim var teyzecim, onlar gelir diyorum.

– “Olur mu öyle şey, hiç kendi çocuğunun yerini tutar mı evladım?” diyor.

“Ayşe Teyzecim, sizi arabaya bindiren oğlunuz muydu?” diye soruyorum en sonunda.

-“Hayır evladım, benim oğlanın kapıcısı o, oğlum müfettiş, vakti yok uğurlamaya, gelin dersen kendi işinde gücünde. İki kız var onlarda başka başka memleketlerde. Her yıl üçünde de birer ay kalıp eve dönüyorum. Canları sağ olsun, mutlu olsunlar da…”diyor.

-“Üç evlat, üçü de yanınızda yok. Haksız mıyım diyorum?” ne demek istediğimi anlıyor “belki de haklısın, ama yine de hiç değilse bir tane olsaydı, iyi olurdu ”diyor.

Ayşe teyze, eşini erken kaybettiğinden dolayı çocuklarını çay bahçelerinde yevmiyeli çalışarak büyütmüş, onların uzaklığına kırgınlığını aklileştirerek “Aile olmak önemlidir evladım. Tüm yaralar orada başlar, orada iyileşir” derken, üç çocuğunun da vakitsizliğinden eksilen bir ömrün altını çiziyordu farkında olmadan.

“Gitme vakti teyzeciğim” diyorum, elimi sıkıca kavrıyor tek hamlede kalkmaya çalışıyor. Birincide olmasa da ikinci deneme de kalkmayı başarıyor. “Hep bu kireçlemelerden” diyor. “Yoruluyorum, çok yoruluyorum. Ama evim beni biliyor,  o kokusunu sevdiğim evim. Bahçesine balkonundan bakmak bile iyileştiriyor beni” diyor.

Zorlukla muavinin de yardımıyla, üç basamağı çıkıp koltuğa oturmasını sağlıyoruz. “Aman evladım bir sonra ki molada ben inmeyeyim” diyor. “Siz bilirsiniz ama inseniz bacaklarınıza iyi gelirdi” diyorum. Yine pencere tarafında ve yine içinde yaşamadığı şehirlerle baş başa yola koyuluyoruz. Başını küçük yastığına dayıyor, ben de uzun süredir elimde gezdirdiğim Sybıl’a kaldığım yerden devam etmek istiyorum ama olmuyor. Uzun üredir ara verdiğim okumaya yeniden başlamakta zorluk çektiğimi fark ediyorum. İnsanın kendiyle olan bilinmezliğini öğreniyor olması şaşırtıcı geliyor. Dedikleri gibi “insan başlı başına bir serüven”. Tam da bunları düşünürken arka sıralardan önce genç hanımın, annesi ağladığı için de çocuğun ağladığını duyuyorum. Diğer yolcularla birlikte, şaşkınlıkla arkaya bakıyoruz. Neden sonra, yardımcı olup olmayacağım geliyor aklıma ancak daha çok beni oraya götüren hissettiğim merak oluyor. Ancak benden önce gidenlerin yarattığı kalabalıktan dolayı geri dönmek zorunda kalıyorum.  Ayşe teyze şoförün arabayı yol kenarında durdurmasından sonra uyanıveriyor. Merakla “mola mı verdik evladım” diye soruyor. Gözlerimle “hayır” diyorum. “Arkadaki hanımla ilgili bir sıkıntı var ama nedir bilmiyorum” diyorum. Yan koltuktaki orta yaşlardaki bey, başkasından duyduğu bilgiyi aktarıyor “Babası yoğun bakımdaymış, istenmeyen bir evlilik yapmış, iki yıldır görüşmüyorlarmış…”. Ben bu ayrıntıların hangi arada konuşulduğuna şaşırırken, Ayşe teyzenin bir kez daha gözleri doluyor. “İyi misiniz?” diyorum. “Ah bir ben deliyim zannederdim Nazlı kızım” diyor. “Ömrü boyunca boynunda asılı kalacak bu duygu. Çok üzülecek, hele sevdiği de erken giderse hayat artık kedere dönecek! İşte gözümüzün önünde değişen bir hayat” diyor. Bilgece konuşuyor.

Genç hanımı sakinleştiriyor yolcular. İçlerinden biri “Allaha yalvar kızım dilek kapın açık olur mübarek Cuma’dayız” diyor. Yeniden yola çıkıyoruz. Herkes yine kendine dönüyor. Gece gibi kapatıyorlar perdelerini. Zaman duruyor, zaman geçiyor, zaman… Pamuk ipliğinin üzerinde. Pamuk ipliği başkalarının insafında ve bir de bu kader meselesi var elbette. Saatime bakıyorum, sonra arabanın saatine; gece saat 21.30,  Samsun’a gelmişiz. Otogarda iki yolcu iniyor. Ne güzel diyorum, onlar için yol bitti. Ayşe teyze huzursuz, derin bir uykuda. Göz kapakları sürekli kıpırdıyor.Göğsü hızla inip kalkıyor, terliyor.“Uyandırsam mı,  rüya görüyor olmalı” diyorum.Yaşlı bir kadının kâbusunu izlemek, garip bir duygu hissettiriyor bende. Kâbus gördüğüne öyle eminim ki! Ya değilse! “Olmasa ne olur?” diyor iç sesim. Rahat bırakmamı söylüyor, diğeri “sen fırsatçısın” diyor. “Ah bir durun, sessizlik” diyorum. Endişeyle “Birini izlemenin neresi fırsatçılıktır ve evet bu haliyle rahat bırakmanın nesi iyi?” diyorum. “Herkesi kendi yalnızlığında huzur bulsun”. Diyor ikisi de. Ama hayır onu uyandırmak istiyorum.

Ayşe Teze! Ayşe Teyze!

-Hııı! Diyor.

İyi misiniz? İrkilerek aralıyor göz kapaklarını, yorgun yüzünü tülbentiyle siliyor, “ah evladım ne iyi ettin de uyandırdın, bir su mu içsem ne” diyor.

Muavinden su istiyorum. İçiyor, “içim kavrulmuş sanki” diyor. Sizi sıkıntılı görünce dayanamadım diyorum. Kısık bir ses tonuyla kesik kesik “Kötü bir rüyaydı sanki, ama kolumdan sırtıma vuran bu ağrı geçmediğine göre değilmiş demek ki. Bazen öyle ağrıyor ki, yaşadığım anı unutuyorum. Hangisi şu an, hangisi değil! O korku başka bir şey, o ölüm korkusu. Bir zaman sonra sağlam kaldığımı gördüğümde de tanrım iyi ki uzun sürmüyor, kendimden biliyorum bu hayatı seviyoruz. Köklerimiz yedi kat yerin içinde. Ama sonsuz bir uyku da o köklerin içinde. Daima unuttuğumuz bu” diyor.

Kitabi konuşuyor. Gecenin bu vaktinde kendini yoruyor. Ama daha fazla düşündürüyor beni. Otobüsten inip hastaneye gidelim, diyorum. “Yok yok, acı patlıcanı kırağı çalmaz” diyor. Büyüleniyorum. Dinlenmesi için susuyoruz ikimiz de ve bir saat sonra uyanık olduğumu görünce “Arkadaki genç hanımın iyi olup olmadığını soruyor. “Bilmiyorum, baksam iyi olur deyip yanından kalkıyorum”. İkisi de uyuyor. Çocuk annesinin kemer gibi saran kolları arasında başı sağ düşmüş ama güvende. Battaniyesini örterken anne uyanıyor. Özür dileyerek kendimi tanıştırıp iyi olup olmadığını soruyorum. Teşekkür ediyor sessizce, adını söylüyor; Melek. Yerime dönüp, hanımın iyi olduğunu söylüyorum Ayşe Teyzeye. “Saat bayağı geç oldu sanırım” diyor, evet diyorum.  Göstergede ne yazdığını merak ediyor. Saatin 12:00 olduğunu söylüyorum.

Yeniden dalıyor.

Uyanıyorum, sabah aydınlanmakta. Her sabah olduğu gibi ellerimle yüzümü ovalayıp saçlarımı arkaya doğru sıvazlıyorum. Ayşe Teyzeye bakıyorum, yüzü soluk. Uyku ile uyanıklık arasında. Otobüs ağır, hantal yoluna devam ediyor. Tabeladaki yazıyı okumaya çalışıyorum, olmuyor. Sabah hazırlığını yapmak için yanımdan geçen muavine nerde olduğumuzu soruyorum, “Gündoğdu”dayız diyor. Ayşe Teyze, aniden söze karışıyor “aman oğlum beni Viça’da bırakmadan gitmeyesiniz”, muavin gülümseyip arkaya geçiyor. “nasıl yani, öyle bir yer mi var” diyorum. Bildiğin “Fındıklı”dır orası benim kızım, ama isimler ne kadar değişirse değişsin biz gönlümüzdekini sevmeye devam ediyoruz.” Diyor. Fındığın yerini, çay bahçelerinin aldığını öğreniyorum.Ne çok şeyi bilmeden geçip gittiğimi, kaç milletin, kaç tarihin, kaç insanın bu havaya ruh verdiğini düşünmeden edemiyorum. İnternetten bakıyorum viça, viçe’nın kuşları avlamakta kullanılan “iki çatallı uzun ağaç” olduğunu öğreniyorum.Bir vadiye kurulmuş kendi içine gömülmüş hayatlar tırnaklarını geçirmeden yaşanmıyor. Hayat,buralarda zor. Hava aydınlanmaya başladıkça sırtında kırılan çay çuvallarıyla, yol kenarlarına sergi açmak için yürüyen ve tepeden çay teleferikleri ile yola indirilen çuvalları boşaltan kadınları gördükçe anlıyorum bunu ve elbette çalışma hayatından onların ne kadar yalnız olduğunu uzaktan da olsa görebiliyorum. Ayşe Teyze, “Bizim hayatımız hep birbirine benzer kızım erkeği kahvede, kadını işte olan kasabalardan geçiyoruz”diyor. Geç kalınmış farkındalık benimkisi diye düşünürken “Eh evime az kaldı Nazlı kızım” diyerek konuyu değiştiriyor. Onu karşılayacak biri olup olmadığını merak ediyorum. Bakkal Nuri’nin oğlu alacakmış onu. Hem, uzaktan da olsa kızlarından biri evini de temizletmiş. Daha ne olsunmuş. İyi de neden içimin ezildiğini hissediyorum, en yakınımı bırakmışım gibi bir düğüm atılıyor kalbimin ortasına. Haftaları birlikte geçirmenin bağlılığı oluşuyor onunla aramda.O bu duyguyu bir çırpıda usta bir oyuncu gibi arkaya atmayı biliyor. Ve benim hassasiyetimi de drama çevirmiyor.

Elindeki eski model cep telefonunu uzatıp, bakkalın oğlu Emin’i aratıyor. Gelip gelmeyeceğini netleştiriyor. Son hazırlıklarını yapıyor. Yastığını poşet çantasına yerleştiriyor, Eşarbını düzeltiyor, üzerine aldığı şalını yeniden yerleştiriyor sırtına. Beş dakika sonra onu bırakmak için da arabayı yol kenarında sağda duruyor kaptan. Ben de onunla iniyorum. Muavin çantasını bagajdan alıp, teyzeyi bekleyen genç beye veriyor. Sarılıyoruz, her daim dumanlı bakan gözlerini kaçırıyor ve açık bir daveti not düşüyor kalbimin kenarına “Bir daha kısmet olur mu bilmem ama bu numaramı, adresimi kaydet, yolun düşerse uğra kızım, ama düşürmeyince de gelinmiyor biliyorsun”diyor.

Genç adam, valizini arka koltuğa koyup, saygıyla yan koltuğa oturtturuyor. Ayşe teyzenin camdan gidişini izlerken koca bir boşluk beliriyor yanımda, sabah ayazı. Hırkayı giyiyorum, şalımı sırtıma koyarken arkaya geçip hanımı yokluyorum.

“Var mı bir haber babanızdan” diyorum.

“Hayır, arayan da olmadı” diyor. Ama endişeli ve akşamki korkusu yeniden yüzünde büyüyor. “Aramaya korkuyorum” diyor. Babasının nerede yattığını soruyorum, Hopa’da yattığını söylüyor.

“Şunun şurasında ne kaldı ki, bir saat sonra oradayız”diyorum.

Telefonun tuşuna basıp tedirgin haliyle elime tutuşturuyor, “siz konuşur musunuz” diyor, aniden yüklenen sorumluluktan şaşkın bir şekilde karşı tarafın açmasını bekliyorum.

İnce, cılız bir ses; “Efendim” diyor, özür diliyorum. Halasının yol arkadaşı olduğumu, babasının durumunu çok merak ettiğini söylüyorum. Kaşımdaki çocuk, dedesinin iyi olduğunu ama babasının dün akşam kaza yaptığını söylüyor. Sonrasını dinlemiyorum. Ürperiyorum. Çocuğun sakinliği endişelendiriyor beni. Melek konuşuyor genç çocukla, sonra elleri titriyor, kaskatı kesiliyor. “Su” diyorum. Otobüste kalan diğer yolcular başına toplanıyor. Yüzünü yıkıyor kadınlardan biri. Diğer kadın çocukla ilgileniyor. Kenarı çekilip ruhumun dağlardan dönmesini bekliyorum. Yine otobüs duruyor, sonra yine gidiyor.

Melek, eşyaları ve oğlu kucağında öylece çakılıyor olduğu yerde. Katlanarak artan yalnızlığı tanıyorum, bundan olsa gerek, onunla neden geri dönmediğimi sorguluyorum yolculuğun son beş dakikasında aniden karar veriyorum, muavine, “eşyaları emanete bırakın, ben alırım” diyorum. Araba bir kez daha duruyor. Hızla yetişiyorum Meleğin kararsızlığına. ”Ne yapıyoruz” diyorum. Kararsızlığına bir de şaşkınlığı ekleniyor, “Siz niye geldiniz şimdi” diyebiliyor, sonrası malum; kararan gökyüzünün kendini boşaltması bildiğiniz. Omuzuna elimi koyup, “şimdi, Rize dolmuşuna yetişmeliyiz ya da karşıya geçip sahil boyu giden bir otobüse binmeliyiz “ diyorum. Susup, kendine çekidüzen veriyor, karşıya geçip bekliyoruz. Yarım saat sonra Trabzon otobüsüne binip koltuklara yerleşiyoruz. Melek,  iki yaşındaki oğluna akşam mamasından kalanını yediriyor. Eşyalarımı soruyor, geriye nasıl döneceğimi… Her şeyin benim için yolunda olduğunu söylüyorum ona. Sonra annesinin ölümünden bahsediyor, babasının öfkesinden. Ağabeyinin, evi terk ettikten sonra kendisini kollamasından, onu ne kadar sevdiğinden. Az az eşinden. Yoksul ailede doğup, büyümenin çocuklukta fark edilmeyen bir ayrımı öğrettiğini anlatıyor, öteki olma durumunu da. Kaçarak uzaklaşma fikrini neden sevdiğini. Affedilmenin uzun zaman aldığını, babasının beyin kanaması geçirmesinin dönüş için cesaret verdiğini… Anlatıyor.

O açıldıkça, ben düşünüyorum; anlatmak çözüm sağlasaydı, neleri değiştirirdi Melek, Ayşe teyze, ön koltukta hesabını kapatamayan orta yaşlardaki sarışın adam. Belki çok şeyi, belki hiçbir şeyi. Çünkü bir insanın yaşam biçimi varlık nedeni olmuşsa, değişmese de oluyor o düzen. Annemi anımsıyorum, ben ilkokul yaşlarındayken, yolda gördüğüm kadınlar kadar işlerde yalnız olmasa da iş, eş, çocuk bakımı, ebeveynlerin ihtiyaçları, arasında kendine zaman ayıramamaktan yakınırdı çoğunlukla. “Kadınlar insan niyetine değil, amele niyetine büyütülüyor kızım, okuyun, hep okuyun” demesi bundandı. Zorluk, zorunlu bilgeliği de geliştiriyor bunu iyice anlıyorsunuz insanın coğrafyasından.

Melek, “daldınız, iyi misiniz” diyor. Başımı sallayarak gösteriyorum iyi halimi, iyi miyim sahi? Meleğe karşı oynuyorum. Aklımdan kalbime uzanan o ince yolda karmakarışık duygularım var, her biri kendi sarmalı içinde beni bekliyor, eski bir tanıdığı bekler gibi, ya da arayı açan o tanıdığı. Ben öyle hissediyorum. Biliyorum, tanıyorum ama uğramak zor geliyor.

Ufaklığın kolumu çekiştirmesiyle ayrılıyorum dehlizden, yanağından bir makas alıyorum, kucağıma gelmek istemiyor, başını okşamakla yetiniyorum. Muavin, “Rize yolcusu kalmasın, terminale giriyoruz” diyor. Melek yeniden toparlanıyor, oğlanı kucağına, çantasını omuzuna alıyor, ben de valizini alıp, taksiye biniyoruz hastaneye gitmek için. Yeğenini arıyor.  Bahçede buluşuyoruz. Sesi gibi kendisi de ince bir oğlan. Lise öğrencisi. Her yıl görüştüğü için yabancılamıyor halasını.Hasret gideriyorlar. Ağabeyinin durumunu soruyor. Kırıklarının çok olduğunu, uzun süre kalabileceğini söylüyor genç delikanlı. Annesi ziyaretten dönünce görme sırasının ona da geleceğini ekliyor. Biraz rahatlıyor Melek. Oğlu ve yeğeni bir köşede oynarlarken, sigara yakıyor, dalıyor sonra “Alır mısın”diyor.”İyi olurdu ama yolları ayıralı çok oldu” diyorum. Gülümsüyor. “Görüş bittikten sonra bir şeyler yiyelim ve siz  dönün isterseniz” diyor. Kalıp kalamayacağını soruyorum, ağabeyinin durumuna bağlı olduğunu söylüyor. “O halde bekleyelim” diyorum. Buraya kadar gelip de durumu sonuçlandırmadan gitmenin nezaketsizlik olacağını düşünürken, içeriden dışarıya yayılan ağlama seslerini duyuyorum, aldığı mutlu haberden gülümseyen insanların da yüzü benim gibi değişiyor. Genç miydi, yaşlı mı, iyi miydi, kötü mü, evli miydi, bekâr mı, beklenen bir ölüm müydü, değil miydi? Bahçeyi dolduran çığlıkları bu sorularla anlamlandırmaya çalışıyorum ya da kendimi korumaya. “Kötü” ve “beklenen ölüm” sorularına yanıt alabilirsem biraz daha hafifleyebilecekti ruhum. Uzun, sessiz, içli bir ağıtla tüm düşündüklerimi çöpe atıyorum. Melek’ten özür dileyerek, gitmem gerektiğini söylüyorum, hiç itiraz etmiyor, numaramı alıyor ve kaçarak uzaklaşıyorum oradan. Sahil kenarına inmem uzun sürüyor, hep aynı şey oluyor, gelip gelip o sarmalın içindeki düğüme takılıp kalıyorum, o düğümle uğraşıyorum; havaalanında kapılar açılıyor, tekerlekli sandalyede annem son bir kez yerinden zorlukla doğruluyor, sonra sedyeye alıyoruz, yolda bir süre göğsünü ovuyor babam, sonra hastane odası, sonra… Çoktan ömrünü tamamlamış bir anne ile vedalaşmam isteniyor. Sonra hayat yine devam ediyor.

Bunları düşünürken geri dönmek için dolmuşun içinde buluyorum kendimi. Pencereden bakıyorum; bulutlu bir hava, ürküten deniz, çocuklar, babalar  ve anneler… Fındıklıdan geçiyoruz, Viçe’den. Ayşe teyzeyi arıyorum. Duymuyor. Umursamıyorum, çalınca kapısını öpecek gözlerimden nasıl olsa.

Şapka

Çok zamandır düşünüyorum; nedir hayatı bu kadar sahici kılan, onca karmaşa, unutuş, kırılma arasında. Bir karara varıyorum sonunda. “Tutku olmalı” diyorum! İnsanı zamanın biraz daha ötesine taşıyan. Değilse delirir insan.

Kapıdan girdiğinde, fark edilmekten korkan bir hali vardı. Neler yapması gerektiğini biliyordu. “Merhaba, hoş geldiniz” diyorum. Gülümseyişime sıcak ama sessizce karşılık veriyor.

“Hoş bulduk”,  “Yenisiniz galiba, ben Aslı, Erkan için geldim” diyor.

“Evet,  iki hafta oldu” diyorum. Arkadaşım, “işte bu ”diyor sessizce.

Eline hasta kartını veriyorum, kaydı yaptırdıktan sonra bana teslim etmesi gerektiğini biliyor, yine de ilaçları hazırlayıncaya kadar isterse bankta oturabileceğini söylüyorum, o insanlardan uzakta diğer köşede yalnız beklemeyi tercih ediyor. Çekingen, sessiz ve öfkeli…! Erkan’ın kartına notları eklerken diğer taraftan da onu izliyorum, ince bedeni engelleyemediği bir boşluğu doldurur gibiydi, dokunsanız düşecekti; ilgilendiğim bir söyleşi fikriydi anacak bunun dışında, onun bu çelimsiz haline çeken kaçırmaya çalıştığı o ruh hali olabilir miydi, bilmiyorum. Belki de!

İşim bitinceye kadar, beklemesini rica ediyorum. “Tamam” diyor ancak huzursuz. İşleri hallederken bir yandan da, hangi numarayı vermeliyim diye düşünüyorum. İş mi, cep mi? Yanlış anlar mıydı? Kırar mıydım onu, bunlar geçiyor aklımdan.  Cebi vermek iyi bir fikir gibi geliyor. “Neden şimdi vermiyorsun” diyorum kendime… O tüm bunları anlamış gibi biraz da imalı bir şekilde “Sizinle konuşmak isterim ama acelem var, ilaçları götürmeliyim.” Diyor. Geç kaldığım için özür diliyorum kendisinden, bir ara onunla görüşmek istediğimi söylüyorum aniden, ilaçları teslim ederken de “numaram bu” diyorum. Garip bir duyguyla yüzüme bakıp, gidiyor.

Bir hafta sonra,  Aslı, cep yerine iş telefonundan ulaşıyor bana. Uygunmuş, görüşmek istiyormuş. İş yerinde ya da arzu ederse dışarıda da görüşebileceğimi söylüyorum. O da “ sorun değil iş yerinize de gelebilirim” diyor. Neden bilmiyorum, içim öyle rahatlıyor ki! Bunun ilginç ve de abartılı bir mutluluk olduğunu biliyorum.

Dinlenme arasındayım, yağmurun yağışını izliyorum; rüzgârın yaprakları savuruşunu, sonbaharın nazlı nazlı gidişini, insan hallerini! Öyle çok şey aynı anda karışıyor ki zamana. Onun kusursuzluğu şaşırtıyor beni. Yağmur hızlanıyor. Bir saat olmuş Aslı’yı arayalı. Erkan’ın cep numarasını alıp arıyorum “gelme, üşürsün” diyorum.  “Olsun, sıkıldım zaten” diyor.  Mesai başlıyor; araya hastalar giriyor, iki hasta dosyası açıyorum, ilaçlar hazırlıyorum, ardından ihbarlı birkaç hastayı arıyorum. Onu fark ediyorum, ne zamandır orada bilmiyorum. Yeşil şeffaf bir şemsiye ile yürümüş onca yolu, üzerinde kot montu ve eşofmanıyla. “Keşke daha kalın bir şeyler giyseydin” diyorum. Mutfağa geçiyoruz, bir fincan çay ikram ediyorum.  Dinlensin istiyorum. Kapıdan bir süre içeride olduğuma dair işaretleşiyoruz kızlarla, sonra yanına dönüyorum. Üşümüş. Hırka verebileceğimi söylüyorum.

“Yok, yok! Bir çay daha alırsam ısınırım” diyor. Sonra da “ Aslında bana Okan diyebilirsiniz. Adım bu, unuttuğum bir ismi de hatırlatmış olursunuz” diyor ardından.

“Peki” diyorum. Nerelisin Okan?

Çankırılı olduğunu, müstakil bir evde; üç abla ve bir erkek kardeşle 12 yaşına kadar büyüdüğünü, babasının işçi, annesinin ev hanımı olduğunu, liseyi yarım bıraktığını, İstanbul’la başlayıp Ankara’ da devam ettiğini, ama ara ara annesinin yanına gittiğini bir solukta söyleyiveriyor. Ben çayı doldururken de o konuya giriyor. Acelesi var sanki!

“İstanbul Araf’ta kalanların kentidir bana göre. Zorla kendin olmayı öğretiyor. Kendini keşfetmeyi, var etmeyi, güçsüzsen gitmeyi, ölmeyi ya da. Kendimi bulmak mıydı yoksa itilmişliğimden usanmak mıydı bilmiyorum, her şey arabanın arka koltuğunda bir gece yarısı olup bitmişti. Sonra onun arkadaşları, sonra arkadaşlarının tanıdıkları. Ergenliğimde sürüp giden gerekli, gereksiz deneyimler, acılarım ve büyüme çelişkilerim. Sonra paranın çekiciliği, sonra hayatta kalma savaşı. Ve Ankara’ya dönüş, bu anlamda yeni bir çevre, yeni ev, ödenemeyen faturalar, ev kiraları, su paraları, mutfak masrafları derken daha koşullu yaşamaya başlıyor ve öfkenizi, iyiliğinizi, kötülüğünüzü de bir yerde kilit altına alıyorsunuz ilk zamanlar. Sonraları, pişiyorsunuz, acının olduğu yerden veriyorsunuz hayata, öğreniyorsunuz. Mesela bunu da böyle öğrendim. Hem, bir şeye başlamışsanız özellikle böyle bir yaşamı seçmişseniz bırakıp gitmeniz zor. Ya alıştığınız için ya da başka bir şansınız olmadığı için oradasınızdır. Ben başka bir hayatı bilmediğim için buradayım. İyi paralar kazandım sonra, sonra daha fazla cazip gelmeye başladı. Sonra Erkan!  Erkan Ankara hatırası gibidir. Hani vardır ya bırakıp gitmek istersiniz de gidemezsiniz. Bu çocuğu seviyor muyum, acıyor muyum bilmiyorum. Uzun yıllardır tanırım onu, benim için memleketini terk edip gelmişti yıllar önce. Bilse anne babası yaşatmazlar. Böyle töreleri var. Gizliden gizliye yaşayınca bir bok olmuyor da, açıktan yapınca ibne oluyorsun. O Ankara’yı benim için güzelleştiren tek kişi…”

Sözünü kesmeden onu dinlemek istiyorum ve birilerinin odaya girip bu konuşmayı bölmemesi için dua ediyorum. Susarsa belki bir daha konuşmayabilir. Olabilir miydi sahi? Bir şelale gibi kendi uğultusunda yaşamaktan bıkmış biri için bu mümkün müydü? Onunla hayalini kurduğum söyleşi için, kurguya gerek kalmadığını görünce rahatlıyorum.

O anlatırken “saçların” Diyorum. Gereksiz ve de patavatsız bir soru olduğunu fark ediyorum sonradan. Biraz yüzüm kızarıyor, o soruya değil de isme yoğunlaşıyor. “tamam ya sorun değil, Aslı da diyebilirsiniz” diyor. “Ah çok özür dilerim, Okan diyecektim değil mi” diye yineliyorum söylediğini. Kendi adını duyma konusunda ısrarcı. Orada bir şeyi fark ediyorum, eksilmeyen, iyileşmeyen bir yara kanıyor. Onu içselleştiriyorum. O makale konusu olmaktan fazlası artık. Neden peki? Peki ben neden onun fazlası olmak istiyorum.

Düşünsel olarak orada olmadığımı fark ediyor Aslı, uygun bir cümle ile beni kaldığımız yere bir şekilde geri getiriyor. “Evet saçlarım kötü, biliyorum, bu aralar Erkan’la uğraşmaktan kendime bakamadım” diyor. Özür diliyorum, onu böldüğümden ve de patavatsızlığımdan dolayı. Ancak o renge nasıl takıldığımı söyleyememek içimde kabarıp kabarıp duruyor. “Bir sonraki gelişim de böyle olmayacak” deyince içim biraz rahatlıyor sanki. Onu iyi bir yere yönlendirmek istiyorum. Bunu neden istiyorum? Bir sonraki buluşmamızda utanmaktan mı korkuyordum. Düşüncenin densizliğini fark edip, iç sesimi susturuyorum. “Nedir sorunun senin.” Diyorum kendime.

“Çay” diyorum, nefesleniyor, “çok olmadı mı “diyor. “Ne demek, iç lütfen” diyorum. Bir bardak sıcak çayı hemen önüne koyuyorum. Yine o temiz ama hüzünlü gülümsemesi beliriyor yüzünde. “Hüzün bir insana bu kadar mı yakışır “ diyorum. Sonra annesinin bu geliş gidişler konusunda ne düşündüğünü merak ediyorum.

Annesinin zor da olsa alıştığından, onu kaybetmeyi göz alamadığından ama kardeşinin görüşmek istemediğinden bahsediyor. Ablaları durumu kabullenmiş. Ona kıymet veriyorlarmış. Bunu konuşurken gözleri gülümsüyor. Annesi, yanına gittiğinde ‘oğlum çıkarmasan şapkanı, böyle dolaşsan’ dediğinde onu kırmadığını söylüyor Aslı. Hatırnaz biri o, ruhu naif. Babası erken ölüyor. “Kahırdan mı bilmiyorum” diyor.

Susuyor sonra, uzun bir susuş olmasına izin vermiyorum, Erkan’ın sağlığını soruyorum hemen. Onun inatçılığından söz ediyoruz, ilaçlarını zorla içirdiğinden, çok zayıfladığından, beslenmeye ve temizliğe çok dikkat edilmesi gerektiğinden. Arada, Erkan’ın hastalığından ailesinin haberi olmadığını söylüyor. Üzülüyor, gözleri doluyor. “Sen de çok zayıfsın” diyorum. Böyle bir yaşam yoruyor insanı; hırlısı var, hırsızı var, katili var sapığı… İşteyken kendini nasıl koruduğunu soruyorum, “Herkesle yapmam bu işi, tecrübe yıllar alıyor. Özel müşterilerim vardır. Bilirler, ben onları bilirim. Birbirimize rahatsızlık vermeyiz, nazik bir insanımdır genelde ama kuyruğuma bastılar mı it gibi dalarım” diyor. “İt gibi dalmak” bu cümle, olağan üstü bir şarkıya dalmışken, plağın güm diye çizilmesi gibi kalıyor ruhumda. Neden garipsediğimi bile bilmiyorum, Aslı böyle bir hayat yaşıyordu ve elbette bu dil ona dairdi.

Erkan’la ilişkisini yeniden irdelemeye çalışıyorum, tam anlatmak istemiyor ama gözlerindeki pırıltıdan görebiliyorum; ona âşık, gitmesine engel olacak kadar tutkun. O bağlılığını, acıma hissini, öfkesini, kıskançlığını, ama kendi olma bilincinde engel tanımaz o doğal cesaretini. Nasıl desem “ne işi yaparsan yap onurunu kaybetmeden yapacaksın” derler ya, aynen öyle yaşıyor Aslı. Erkan kendi dışında birileri ile görüştüğünü biliyor mu” diyorum. “Bunu Erkan’a söylemedim hiç ama hissediyordur. “Randevularıma, arkadaşımla buluşma bahanesiyle çıkarım evden” Diyor.

Erkan hastalığından dolayı çalışamıyordu. Bir yerden kapmış olmalıydı ya da birilerinden, klinik tarafından takip edildiğini okumuştum dosyasından. Aslı biliyor olmalıydı, hiç sormamıştı ben de ona bunu duyumsatacak bir şey söylememiştim. Hayat bu aslında bütün iyi- kötü çelişkilerin toplamı. Kuralların, ahlaki değerlerin ve törelerin orta yerinde yaşayıp, eş cinsel olacaksın, sevdiğin biri için evi terk edip geleceksin ve de… Büyük cesaretti doğrusu Erkan’ın yaptığı, gizliden gizliye bu hayatı sürdürenler varken o bir tercih yapmıştı. Aslı en çok da sanırım bunu unutamıyordu, “çok insan” dediği şey bu olsa gerekti. Yine susuyor.

“Bir çay daha” diyorum, “hayır” diyor, saati soruyor. Bir randevusu varmış, Erkan’a ilaç almalıymış. “Elbette, yine gel” diyorum. Gidiyor. İki hafta sonra dosyayı kapatmak için  uğradıklarında ayaküstü görüşüyoruz Aslıyla, “arayı uzatma uğra” diyorum ona, giderken dönüyor “bu sefer kahve içelim, benden” diyor. Gülümsüyorum. Ben yeni bir hastaya dalmışken onlar gözden kayboluyor. Aradan bir ay kadar geçiyor, uğramayınca merak ediyorum, Aslı boşluğumu dolduruyor sanki. Ondan ne istiyorum? Kendime sorduğum sorudur bu aynı zamanda, inanın bir yanıtım yok, sadece onun hayatımda olması huzur veriyor. Varlığından haberdar olmadığım bir insan çıkıp geliyor ve bir düğüme takılmamı sağlıyor ve fark ediyorum ki, orası çözülürse yanıtı da bulmuş olacağım. Çözmeli miyim, ama neden, ya giderse, gitmesi gerekecek bir gün ama. Neden böyleyim? Arıyorum, “İyi oldu aradığınız, hem bir kahve borcum var size, ne zaman, a iyi! Benim içinde uygun bir saat. Görüşürüz…” Sözünü hatırlaması beni ziyadesi ile memnun ediyor. Önümde biriken işleri bitirmek için hızlanıyorum. Araya çay, kahve, fal giriyor.

İş çıkışı, henüz vakit de varken, Kızılay’a yürümek istiyorum. Fakültenin önünden geçip, Sıhıye köprüsünün altından Abdi İpekçi Parkı’na varıyorum. Bakanlığın önünden geçen sokakta havuzu gören banka oturuyorum. Yanımda taşıdığım Emyli’nin seçme mektuplarından birinde geşen “bana sonsuzluğu göster ve sana belleği göstereyim, ikisi bir pakette dururlar ve yeniden geri kaldırılırlar” dizelerini okuyorum kendime ve zamana. “Sonsuzluk” ne güzel olurdu diye geçiriyorum aklımdan. İçimin durmayan yürüyüşü için bana sonsuzluk gerekiyordu evet. Rahatlamak gevşemek için arkaya yaslanıyorum ama ne mümkün! Yine de deniyorum. Sesler yükseliyor, kalın sesler, ince sesler, büyük büyük küfürler, belden aşağı ve elbette karşısındakinin zekâsını küçümseyen sözler. İnsanların kimisi olanca merakıyla koştururken kimisi de sadece uzaktan seyirci olmayı istiyor. Tüm bu karmaşaya rağmen ben de orada öylece kalmak istiyorum. Tedirgin miyim? Öyleyim. Kavgadan korkarım, o kavga içinde buyurgan ve her an saldırıya geçecek olan sesten. Ama bu sefer karşısına dikilip “hayır buradayım, size rağmen gitmiyorum” demek istiyorum. Bunu sadece düşüncelerimde yapabiliyorum. Bu bile iyi geliyor. Biran da alevlenip, sonra uzaklaşarak azalıyor çığlıklar. Kalkıp bulvar yerine Mithatpaşa caddesinden devam ediyorum yola. Müzeye uğrama fikri heyecanlandırıyor beni. Gümüş takılara, sanat eserlerine bakmak, güzel bir takı ile kendimi, Aslı’yı ödüllendirmek; güneşli bir akşamüstünde yapılabilecek en iyi şeydi kuşkusuz. Öyleydi evet.

Müzeden çıktıktan bir süre sonra Tuna sokağına dönerek barlar sokağından, buluşacağımız çaycıya gidiyorum. Kalfa “hocam açık bir çay olsun mu” diyor. Gülümseyerek onaylıyorum. Kitabı yeniden alıyorum elime, yarım saat daha okuyorum. Sakin ve de gergin bir sesleniş için kaldırıyorum başımı, Aslı.

Önce uzatıyorum elimi, bir tereddüt yaşıyoruz, o eğilmek zorunda kalıyor, sarılıyoruz. “Size gelmek iyi hissettiriyor kendimi” diyor. Ben de aynı duygularla buradayım diyorum. Kuruma her gelişinde giydiği eşofmanlarını çıkarıp kot pantolon, üzerine siyah kısa kollu tişört ve spor ayakkabılarını giymişti. Saçları güzel bir sarıya boyanmıştı. O söylemese de bu buluşmaya gelmek için kendine özendiğini görebiliyordum. Kalfa yeniden uğruyor masaya, “hocam çayı tazeliyorum, yenisinden, ya size” diyor. O da “demli olsun lütfen” diyor. Geciktiği için özür diliyor, parkta tatsız bir olay yaşandığından bahsediyor, sorun olmadığını söylüyorum. İyi olup olmadığını soruyorum, iyi olduğunu, Erkan’dan sonra test yaptırmak için hastaneye gittiğini, sonuçların henüz çıkmadığını söylüyor. Saatler için de çok şey konuşuyoruz, bir ara tıkanıyor, gözleri doluyor. Ne olduğunu merak ediyorum. Tüm cümleleri ona varıyor “bütün bir hayat Erkan’mı yani” diyorum. Uzun uzun yere bakıyor sonra gözlerimin içine “hayatı armağana dönüştüren kişiyi bazıları kısa bir zaman bekler, bazılarımız ise bir ömür. Ben tam o ömrün ortasında ödüllendirildim” deyiveriyor. İçi boş parantezlerimi böylece dolduruyor farkında olmadan. Aslı’ya “bir mucizen olsa, uyuyup uyandığında neyin değişmiş olmasını dilerdin” diyorum. Hiç düşünmeden “arka koltuktaki anıların” diyor. “Erkan olmazdı o zaman” diyorum.  “Ama şimdi sonsuza kadar olmayacak” diyor. Susmak için nedenimiz oluyor. Anlıyorum hastalığı biliyor. Doluyoruz. Sessizlik iyileştirmiyor, bunu iyi biliyoruz. Son olarak kahve diyoruz, orta şekerli olsun istiyoruz. Kahveleri içerken “sizin öykünüz nedir, neden benimlesiniz” diyor. Bu soruyu beklemiyorum, şaşkınlıkla karışık yutkunmaya çalışırken kahveyi, düşünüyorum. Sahi neydi benim öyküm? Olmalı mıydı ya da, ama vardı; onunki kadar kanayan bir öykü değildi ve de önemsizdi ayrıca. Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Tenha yolları seviyor o da benim gibi, sorusuna uygun bir yanıt bulmaya çalışırken yürüyoruz,  biraz çekinerek de olsa büyük bir yanıtım yok sana verebileceğim, sadece “bir makale yazıyorum ve senden yardım alabilirim diye düşünmüştüm” diyorum. Hangi konuda olduğunu bile sormuyor,  bu tekliften duyduğu memnuniyeti anlatıyor. Sözleşiyoruz, ben diğer araştırmalarımı da tamamladığımda yeniden görüşeceğiz. Rahatlıyorum. Sırtımdan bir yükü değil, dağı indiriyorum onu incitmeden. Ayrılmadan hediyesini veriyorum.

Uzun zaman geçiyor aradan, görüşemiyoruz. Ne kadar yoğun olursam olayım, bazen kafamın içinde aynı insana, aynı olaya, güne dair bilgiler dolaşıp durur. Gün içerisinde yaşadığım duygu da bu; aralıksız Aslı geçiyor aklımdan, aramak için yazının bitmesini bekliyorum. “Neden bekliyorsun” diyorum. “Tanrım sen neden böylesin” diyorum kendime. Çok kez çaldırıyorum numarayı, Aslı yanıt vermiyor. Olur ya görmemiştir, iştedir. Uyuyordur… Sürekli aynı ses “Aradığınız kişiye ulaşılamadı, lütfen…” sonra Erkan’ı arıyorum, o da geç açıyor telefonunu, kendinde değil, yorgun ve halsiz “Aslı”yı soruyorum,  susuyor.

“Üç ay oldu” diyor.

“Üç koca ay…”

“Nasıl olur, ama biz, biz” diyorum, “tahta evin merdivenlerinde oturup daha hayatı anlatacaktık birbirimize …”