yol uzun, hayat kısa!

Gitmek üzere iken, kendi kendine söylenen yolcuyu zar zor arabaya bindiriyor genç adam. Sadece “sağol oğlum” diyebiliyor kadın, kapı hızla kapanıyor. Öndeki yolcunun yardımıyla yanıma oturuyor hanım.

Uzun yola başlamanın tedirginliği var üzerimde, diğer taraftan garip bir hafifleme. Bu kentin sıcağından çok; belki de çoraklığı, yalnızlığı beni rahatsız eden.Doğanın o gizemli eli Doğu Karadeniz’in en ücra köşesine kadar değmiş de, bir burası böyle çıplak bırakılmış. Çocukluğumda annemle Ankara’ya yaptığımız yolculuklardan, yolların darlığı dışında, üstümüzü örten meşeleri hatırlıyorum- gerçi hala da var ama sanki o görkem… “Çok mu eskide kaldı diyorsunuz,” “hayır” demeyi öyle çok isterdim ki! Ama işte ömrümüzün tükendiği bozkır, kavrulmuş yüzünü çeviriyor yüzünüze “evet eskide kaldı ”diyor. Hızla akan ve değişen dünyayla doğada değiştiriliyor. Zaman geçtikçe, akıl da büyüyor ve büyülü bir kalabalığı neden şehirlerin azalttığını anlamaya başlıyorum.

Otobüs Kırıkkale’yi geçerken yanımdaki yaşlı teyze “aman be kızım sus sus nereye kadar”  diyor. “Konuşmak lazım” diye de ekliyor ardından. Karadeniz şivesi ile muhabbeti öyle güzel açıyor ki, kocaman bir gülümsemeyi esirgemiyorum elbette. Beyaz yüzünde yıldız gibi duran mavi gözleri, ince dudakları, yıllara yenilmiş elleri de konuşuyor aynı zamanda.

“Nerelisin” diyor. “Artvinliyim” diyorum.

“Pek güzel” diyor. Ankara’da sürekli kalıp kalmadığımı soruyor. Evli miyim, bekar mıyım? Okuyup okumadığımı, ne iş yaptığımı…

Hepsini çok da detaylandırmadan anlatıyorum. Bazı şeyleri çok beğeniyor.Bazılarını ise onaylamıyor. Mesela çocuksuz oluşuma takılıyor. İstemeyişime bir anlam veremiyor. Kadının doğurganlığına bir ihanet olduğunu düşünüyor ve beni de ikna etmeye çalışıyor. Konuşma daha çok bunun üzerinden bir süre daha devam ediyor. Lafı ona getirmeye çalıştıkça o mavi gözlerini hayretle gözlerime dikerek, “Allah Allah, kızım bizden daha iyi ne biliyorsunuz da çocuk doğurmuyorsunuz” deyiveriyor. Susuyorum. Arabada değil ama ilk yarım saatlik arada ona anlatacağımı söylüyorum. “Tamam” diyor.

“Peki, neden bu kadar güzel bir yüzde hüznü büyütüyorsunuz?” diyorum. Bu ağdalı cümleyi yaşına göre çabucak kavrayıp, bakışlarını pencereden ayırıyor, önce ellerine bakıyor sonra bana, “öyle mi yapmışım” diyor. Bu soruşun onaylanmaya ihtiyacı yoktu elbette ama o, ta derinlerden gelen bir öyküye baktığımı hissettirmek istemişti böylelikle. İstemiş miydi sahi!

Bazen bu duyguyu seviyorum; söylenecek çok şey var da, bir susku içinde söyleniyormuş gibi, yoğun, tanıdık. Ama ille de o sırın bir perdeyle saklandığı sessizlikten bahsediyorum. Hani o an göz göze gelseniz, bir kuyudan bakacakmışsınız gibi. Yine de âmâ bir bakış olacaktır benimkisi, hem kim kimin içine bu kadar yakın olabilir ki?

…“Bilmem! Hem ben hiçbir şey bilmeden göçüp gideceğim biliyor musun?” diyor. Ne diyeceğimi bilemiyorum, susmanın bir çözüm olup olmayacağını düşünüyorum. Ah hayır, olmayacak elbette ama ne söylemeliyim, çünkü kuracağım her cümle yeniden kanamasını sağlayacak kalbinin. “Neden böyle söylediniz şimdi, çok güçlü görünüyorsunuz oysa” demektense, içimin titreyişini hissetsin istiyorum.Gözünün ucunda biriken o yaş akıp gidecek ve ben ne yaparsam yapayım, engelleyemeyeceğim çünkü. O halde ne gerek vardı, eski cümleleri çeşitlendirmeye? Sus diyorum, sadece sus!

En iyi yaptığım şeyi yapıyorum bu yüzden, gözlerine değil, kalbine bakıyorum. Sürekli kaynayan bir suyu yatıştıran tahta kaşık gibi o el, öyle göğsünün üstünde. İçimin ezilip gittiğini, onun nehrine kavuştuğunu hissediyor, işe yarıyor. Yüzünü kuruluyor ve birden beni tanımaya çalıştığı haline dönüyor. Sanki bir yönetmenin işaretiyle an değişiyor. Bu kadın, hayatın kendisi, evet ta kendisi!

Bunları düşünürken ilk mola yerine de yaklaştığımızı okuyorum tabeladan. Sungurlu, on km. Yaklaşık üç saattir birlikte yolculuk edip, az az kendimize açıldığımız halde isimlerimizi bile söylemediğimizi fark ediyorum. Yan yana durmak için bazen hiçbir şey gerekmeyebiliyor. Muavin, yarım saat mola olduğunu söylüyor. Hazırlanıyoruz, ayakları tutulduğu için teyzem ağrılı bir yüzle, yardımcı olmamı işaret ediyor. Elinden tutup kalkmasına yardımcı oluyorum, otobüsten inerken de, “sizinle konuştuk ama henüz tanışmadık değil mi? Ben Nazlı.” diyorum. Teyzem, “haklısın evladım, ben de Ayşe” diyor. Son basamağı da inip, gördüğümüz boş masaya geçip oturuyoruz. Kalfa gelip iki çay bırakıp gidiyor.“Şeker” diyorum, diyabet hastası olduğu için geri çeviriyor teklifimi. İçiyoruz ama beğenmiyoruz. İkimizin de çay tiryakisi olduğu bu şekilde ortaya çıkıyor. Ayşe teyze “Çayın demi, verdiğin emeğe değmeli. Belli ki su kaynamadan dökülmüş, çayı da suyla kaynatmışlar. İşte hayatı da hep böyle aceleye getiriyor insanlar be kızım. Ben hep böyle gördüm” diyor.

Çayla başlayan cümle gelip koca bir yığına çarpıyor. İlerleyen saatlerde konuya dönmektense, tam sırası; “yüzüne gelip oturan o sıkıntıyı öğren” öğren diyorum kendime.

“Daha iyi mi bacaklarınız teyzeciğim” diyorum sonra, o daldığı uzaklardan ayrılıyor ve “evet iyiyim kızım, taşıyoruz işte emanetleri” diyor.

Her cümlesi gitmek üzerine kurulu, bunu çok içerden hissediyorum. Çekingen ve biraz da onu üzmekten korkarak “Neden böyle kederlisiniz?” diyebiliyorum.

“Eh kızım keder midir, kader midir bilmiyorum, Tanrı herkese ayrı ayrı harita çizmiş; benimkisi biraz karışık” diyor. Pek anlatmaya niyetli olmadığından, üstelemiyorum. Ama o benim verdiğim sözü hatırlatıyor, “şimdi sen hele anlat bakayım” diyor.

Gülümsüyorum. “Ayşe teyze biz sorumluluk almaktan kaçıyoruz sanırım biraz da rahat yaşamak istiyoruz. Başka bir nedeni yok!” Diyorum. “Ya gelecek?” diyor. “Onu da düşündük, konforumuz içinde bu da var. Bir bakım evinde birlikte yaşamak!”

-“Çok akıllısın sahi” diyor. “Ama yanınıza gelecek kimseniz olmayacak, ne olacak o zaman?” diye ekliyor. Zorlu bir sınavın ortasındayım, Ayşe teyzenin merakı yoracak beni, anlıyorum. Benim de yeğenlerim var teyzecim, onlar gelir diyorum.

– “Olur mu öyle şey, hiç kendi çocuğunun yerini tutar mı evladım?” diyor.

“Ayşe Teyzecim, sizi arabaya bindiren oğlunuz muydu?” diye soruyorum en sonunda.

-“Hayır evladım, benim oğlanın kapıcısı o, oğlum müfettiş, vakti yok uğurlamaya, gelin dersen kendi işinde gücünde. İki kız var onlarda başka başka memleketlerde. Her yıl üçünde de birer ay kalıp eve dönüyorum. Canları sağ olsun, mutlu olsunlar da…”diyor.

-“Üç evlat, üçü de yanınızda yok. Haksız mıyım diyorum?” ne demek istediğimi anlıyor “belki de haklısın, ama yine de hiç değilse bir tane olsaydı, iyi olurdu ”diyor.

Ayşe teyze, eşini erken kaybettiğinden dolayı çocuklarını çay bahçelerinde yevmiyeli çalışarak büyütmüş, onların uzaklığına kırgınlığını aklileştirerek “Aile olmak önemlidir evladım. Tüm yaralar orada başlar, orada iyileşir” derken, üç çocuğunun da vakitsizliğinden eksilen bir ömrün altını çiziyordu farkında olmadan.

“Gitme vakti teyzeciğim” diyorum, elimi sıkıca kavrıyor tek hamlede kalkmaya çalışıyor. Birincide olmasa da ikinci deneme de kalkmayı başarıyor. “Hep bu kireçlemelerden” diyor. “Yoruluyorum, çok yoruluyorum. Ama evim beni biliyor,  o kokusunu sevdiğim evim. Bahçesine balkonundan bakmak bile iyileştiriyor beni” diyor.

Zorlukla muavinin de yardımıyla, üç basamağı çıkıp koltuğa oturmasını sağlıyoruz. “Aman evladım bir sonra ki molada ben inmeyeyim” diyor. “Siz bilirsiniz ama inseniz bacaklarınıza iyi gelirdi” diyorum. Yine pencere tarafında ve yine içinde yaşamadığı şehirlerle baş başa yola koyuluyoruz. Başını küçük yastığına dayıyor, ben de uzun süredir elimde gezdirdiğim Sybıl’a kaldığım yerden devam etmek istiyorum ama olmuyor. Uzun üredir ara verdiğim okumaya yeniden başlamakta zorluk çektiğimi fark ediyorum. İnsanın kendiyle olan bilinmezliğini öğreniyor olması şaşırtıcı geliyor. Dedikleri gibi “insan başlı başına bir serüven”. Tam da bunları düşünürken arka sıralardan önce genç hanımın, annesi ağladığı için de çocuğun ağladığını duyuyorum. Diğer yolcularla birlikte, şaşkınlıkla arkaya bakıyoruz. Neden sonra, yardımcı olup olmayacağım geliyor aklıma ancak daha çok beni oraya götüren hissettiğim merak oluyor. Ancak benden önce gidenlerin yarattığı kalabalıktan dolayı geri dönmek zorunda kalıyorum.  Ayşe teyze şoförün arabayı yol kenarında durdurmasından sonra uyanıveriyor. Merakla “mola mı verdik evladım” diye soruyor. Gözlerimle “hayır” diyorum. “Arkadaki hanımla ilgili bir sıkıntı var ama nedir bilmiyorum” diyorum. Yan koltuktaki orta yaşlardaki bey, başkasından duyduğu bilgiyi aktarıyor “Babası yoğun bakımdaymış, istenmeyen bir evlilik yapmış, iki yıldır görüşmüyorlarmış…”. Ben bu ayrıntıların hangi arada konuşulduğuna şaşırırken, Ayşe teyzenin bir kez daha gözleri doluyor. “İyi misiniz?” diyorum. “Ah bir ben deliyim zannederdim Nazlı kızım” diyor. “Ömrü boyunca boynunda asılı kalacak bu duygu. Çok üzülecek, hele sevdiği de erken giderse hayat artık kedere dönecek! İşte gözümüzün önünde değişen bir hayat” diyor. Bilgece konuşuyor.

Genç hanımı sakinleştiriyor yolcular. İçlerinden biri “Allaha yalvar kızım dilek kapın açık olur mübarek Cuma’dayız” diyor. Yeniden yola çıkıyoruz. Herkes yine kendine dönüyor. Gece gibi kapatıyorlar perdelerini. Zaman duruyor, zaman geçiyor, zaman… Pamuk ipliğinin üzerinde. Pamuk ipliği başkalarının insafında ve bir de bu kader meselesi var elbette. Saatime bakıyorum, sonra arabanın saatine; gece saat 21.30,  Samsun’a gelmişiz. Otogarda iki yolcu iniyor. Ne güzel diyorum, onlar için yol bitti. Ayşe teyze huzursuz, derin bir uykuda. Göz kapakları sürekli kıpırdıyor.Göğsü hızla inip kalkıyor, terliyor.“Uyandırsam mı,  rüya görüyor olmalı” diyorum.Yaşlı bir kadının kâbusunu izlemek, garip bir duygu hissettiriyor bende. Kâbus gördüğüne öyle eminim ki! Ya değilse! “Olmasa ne olur?” diyor iç sesim. Rahat bırakmamı söylüyor, diğeri “sen fırsatçısın” diyor. “Ah bir durun, sessizlik” diyorum. Endişeyle “Birini izlemenin neresi fırsatçılıktır ve evet bu haliyle rahat bırakmanın nesi iyi?” diyorum. “Herkesi kendi yalnızlığında huzur bulsun”. Diyor ikisi de. Ama hayır onu uyandırmak istiyorum.

Ayşe Teze! Ayşe Teyze!

-Hııı! Diyor.

İyi misiniz? İrkilerek aralıyor göz kapaklarını, yorgun yüzünü tülbentiyle siliyor, “ah evladım ne iyi ettin de uyandırdın, bir su mu içsem ne” diyor.

Muavinden su istiyorum. İçiyor, “içim kavrulmuş sanki” diyor. Sizi sıkıntılı görünce dayanamadım diyorum. Kısık bir ses tonuyla kesik kesik “Kötü bir rüyaydı sanki, ama kolumdan sırtıma vuran bu ağrı geçmediğine göre değilmiş demek ki. Bazen öyle ağrıyor ki, yaşadığım anı unutuyorum. Hangisi şu an, hangisi değil! O korku başka bir şey, o ölüm korkusu. Bir zaman sonra sağlam kaldığımı gördüğümde de tanrım iyi ki uzun sürmüyor, kendimden biliyorum bu hayatı seviyoruz. Köklerimiz yedi kat yerin içinde. Ama sonsuz bir uyku da o köklerin içinde. Daima unuttuğumuz bu” diyor.

Kitabi konuşuyor. Gecenin bu vaktinde kendini yoruyor. Ama daha fazla düşündürüyor beni. Otobüsten inip hastaneye gidelim, diyorum. “Yok yok, acı patlıcanı kırağı çalmaz” diyor. Büyüleniyorum. Dinlenmesi için susuyoruz ikimiz de ve bir saat sonra uyanık olduğumu görünce “Arkadaki genç hanımın iyi olup olmadığını soruyor. “Bilmiyorum, baksam iyi olur deyip yanından kalkıyorum”. İkisi de uyuyor. Çocuk annesinin kemer gibi saran kolları arasında başı sağ düşmüş ama güvende. Battaniyesini örterken anne uyanıyor. Özür dileyerek kendimi tanıştırıp iyi olup olmadığını soruyorum. Teşekkür ediyor sessizce, adını söylüyor; Melek. Yerime dönüp, hanımın iyi olduğunu söylüyorum Ayşe Teyzeye. “Saat bayağı geç oldu sanırım” diyor, evet diyorum.  Göstergede ne yazdığını merak ediyor. Saatin 12:00 olduğunu söylüyorum.

Yeniden dalıyor.

Uyanıyorum, sabah aydınlanmakta. Her sabah olduğu gibi ellerimle yüzümü ovalayıp saçlarımı arkaya doğru sıvazlıyorum. Ayşe Teyzeye bakıyorum, yüzü soluk. Uyku ile uyanıklık arasında. Otobüs ağır, hantal yoluna devam ediyor. Tabeladaki yazıyı okumaya çalışıyorum, olmuyor. Sabah hazırlığını yapmak için yanımdan geçen muavine nerde olduğumuzu soruyorum, “Gündoğdu”dayız diyor. Ayşe Teyze, aniden söze karışıyor “aman oğlum beni Viça’da bırakmadan gitmeyesiniz”, muavin gülümseyip arkaya geçiyor. “nasıl yani, öyle bir yer mi var” diyorum. Bildiğin “Fındıklı”dır orası benim kızım, ama isimler ne kadar değişirse değişsin biz gönlümüzdekini sevmeye devam ediyoruz.” Diyor. Fındığın yerini, çay bahçelerinin aldığını öğreniyorum.Ne çok şeyi bilmeden geçip gittiğimi, kaç milletin, kaç tarihin, kaç insanın bu havaya ruh verdiğini düşünmeden edemiyorum. İnternetten bakıyorum viça, viçe’nın kuşları avlamakta kullanılan “iki çatallı uzun ağaç” olduğunu öğreniyorum.Bir vadiye kurulmuş kendi içine gömülmüş hayatlar tırnaklarını geçirmeden yaşanmıyor. Hayat,buralarda zor. Hava aydınlanmaya başladıkça sırtında kırılan çay çuvallarıyla, yol kenarlarına sergi açmak için yürüyen ve tepeden çay teleferikleri ile yola indirilen çuvalları boşaltan kadınları gördükçe anlıyorum bunu ve elbette çalışma hayatından onların ne kadar yalnız olduğunu uzaktan da olsa görebiliyorum. Ayşe Teyze, “Bizim hayatımız hep birbirine benzer kızım erkeği kahvede, kadını işte olan kasabalardan geçiyoruz”diyor. Geç kalınmış farkındalık benimkisi diye düşünürken “Eh evime az kaldı Nazlı kızım” diyerek konuyu değiştiriyor. Onu karşılayacak biri olup olmadığını merak ediyorum. Bakkal Nuri’nin oğlu alacakmış onu. Hem, uzaktan da olsa kızlarından biri evini de temizletmiş. Daha ne olsunmuş. İyi de neden içimin ezildiğini hissediyorum, en yakınımı bırakmışım gibi bir düğüm atılıyor kalbimin ortasına. Haftaları birlikte geçirmenin bağlılığı oluşuyor onunla aramda.O bu duyguyu bir çırpıda usta bir oyuncu gibi arkaya atmayı biliyor. Ve benim hassasiyetimi de drama çevirmiyor.

Elindeki eski model cep telefonunu uzatıp, bakkalın oğlu Emin’i aratıyor. Gelip gelmeyeceğini netleştiriyor. Son hazırlıklarını yapıyor. Yastığını poşet çantasına yerleştiriyor, Eşarbını düzeltiyor, üzerine aldığı şalını yeniden yerleştiriyor sırtına. Beş dakika sonra onu bırakmak için da arabayı yol kenarında sağda duruyor kaptan. Ben de onunla iniyorum. Muavin çantasını bagajdan alıp, teyzeyi bekleyen genç beye veriyor. Sarılıyoruz, her daim dumanlı bakan gözlerini kaçırıyor ve açık bir daveti not düşüyor kalbimin kenarına “Bir daha kısmet olur mu bilmem ama bu numaramı, adresimi kaydet, yolun düşerse uğra kızım, ama düşürmeyince de gelinmiyor biliyorsun”diyor.

Genç adam, valizini arka koltuğa koyup, saygıyla yan koltuğa oturtturuyor. Ayşe teyzenin camdan gidişini izlerken koca bir boşluk beliriyor yanımda, sabah ayazı. Hırkayı giyiyorum, şalımı sırtıma koyarken arkaya geçip hanımı yokluyorum.

“Var mı bir haber babanızdan” diyorum.

“Hayır, arayan da olmadı” diyor. Ama endişeli ve akşamki korkusu yeniden yüzünde büyüyor. “Aramaya korkuyorum” diyor. Babasının nerede yattığını soruyorum, Hopa’da yattığını söylüyor.

“Şunun şurasında ne kaldı ki, bir saat sonra oradayız”diyorum.

Telefonun tuşuna basıp tedirgin haliyle elime tutuşturuyor, “siz konuşur musunuz” diyor, aniden yüklenen sorumluluktan şaşkın bir şekilde karşı tarafın açmasını bekliyorum.

İnce, cılız bir ses; “Efendim” diyor, özür diliyorum. Halasının yol arkadaşı olduğumu, babasının durumunu çok merak ettiğini söylüyorum. Kaşımdaki çocuk, dedesinin iyi olduğunu ama babasının dün akşam kaza yaptığını söylüyor. Sonrasını dinlemiyorum. Ürperiyorum. Çocuğun sakinliği endişelendiriyor beni. Melek konuşuyor genç çocukla, sonra elleri titriyor, kaskatı kesiliyor. “Su” diyorum. Otobüste kalan diğer yolcular başına toplanıyor. Yüzünü yıkıyor kadınlardan biri. Diğer kadın çocukla ilgileniyor. Kenarı çekilip ruhumun dağlardan dönmesini bekliyorum. Yine otobüs duruyor, sonra yine gidiyor.

Melek, eşyaları ve oğlu kucağında öylece çakılıyor olduğu yerde. Katlanarak artan yalnızlığı tanıyorum, bundan olsa gerek, onunla neden geri dönmediğimi sorguluyorum yolculuğun son beş dakikasında aniden karar veriyorum, muavine, “eşyaları emanete bırakın, ben alırım” diyorum. Araba bir kez daha duruyor. Hızla yetişiyorum Meleğin kararsızlığına. ”Ne yapıyoruz” diyorum. Kararsızlığına bir de şaşkınlığı ekleniyor, “Siz niye geldiniz şimdi” diyebiliyor, sonrası malum; kararan gökyüzünün kendini boşaltması bildiğiniz. Omuzuna elimi koyup, “şimdi, Rize dolmuşuna yetişmeliyiz ya da karşıya geçip sahil boyu giden bir otobüse binmeliyiz “ diyorum. Susup, kendine çekidüzen veriyor, karşıya geçip bekliyoruz. Yarım saat sonra Trabzon otobüsüne binip koltuklara yerleşiyoruz. Melek,  iki yaşındaki oğluna akşam mamasından kalanını yediriyor. Eşyalarımı soruyor, geriye nasıl döneceğimi… Her şeyin benim için yolunda olduğunu söylüyorum ona. Sonra annesinin ölümünden bahsediyor, babasının öfkesinden. Ağabeyinin, evi terk ettikten sonra kendisini kollamasından, onu ne kadar sevdiğinden. Az az eşinden. Yoksul ailede doğup, büyümenin çocuklukta fark edilmeyen bir ayrımı öğrettiğini anlatıyor, öteki olma durumunu da. Kaçarak uzaklaşma fikrini neden sevdiğini. Affedilmenin uzun zaman aldığını, babasının beyin kanaması geçirmesinin dönüş için cesaret verdiğini… Anlatıyor.

O açıldıkça, ben düşünüyorum; anlatmak çözüm sağlasaydı, neleri değiştirirdi Melek, Ayşe teyze, ön koltukta hesabını kapatamayan orta yaşlardaki sarışın adam. Belki çok şeyi, belki hiçbir şeyi. Çünkü bir insanın yaşam biçimi varlık nedeni olmuşsa, değişmese de oluyor o düzen. Annemi anımsıyorum, ben ilkokul yaşlarındayken, yolda gördüğüm kadınlar kadar işlerde yalnız olmasa da iş, eş, çocuk bakımı, ebeveynlerin ihtiyaçları, arasında kendine zaman ayıramamaktan yakınırdı çoğunlukla. “Kadınlar insan niyetine değil, amele niyetine büyütülüyor kızım, okuyun, hep okuyun” demesi bundandı. Zorluk, zorunlu bilgeliği de geliştiriyor bunu iyice anlıyorsunuz insanın coğrafyasından.

Melek, “daldınız, iyi misiniz” diyor. Başımı sallayarak gösteriyorum iyi halimi, iyi miyim sahi? Meleğe karşı oynuyorum. Aklımdan kalbime uzanan o ince yolda karmakarışık duygularım var, her biri kendi sarmalı içinde beni bekliyor, eski bir tanıdığı bekler gibi, ya da arayı açan o tanıdığı. Ben öyle hissediyorum. Biliyorum, tanıyorum ama uğramak zor geliyor.

Ufaklığın kolumu çekiştirmesiyle ayrılıyorum dehlizden, yanağından bir makas alıyorum, kucağıma gelmek istemiyor, başını okşamakla yetiniyorum. Muavin, “Rize yolcusu kalmasın, terminale giriyoruz” diyor. Melek yeniden toparlanıyor, oğlanı kucağına, çantasını omuzuna alıyor, ben de valizini alıp, taksiye biniyoruz hastaneye gitmek için. Yeğenini arıyor.  Bahçede buluşuyoruz. Sesi gibi kendisi de ince bir oğlan. Lise öğrencisi. Her yıl görüştüğü için yabancılamıyor halasını.Hasret gideriyorlar. Ağabeyinin durumunu soruyor. Kırıklarının çok olduğunu, uzun süre kalabileceğini söylüyor genç delikanlı. Annesi ziyaretten dönünce görme sırasının ona da geleceğini ekliyor. Biraz rahatlıyor Melek. Oğlu ve yeğeni bir köşede oynarlarken, sigara yakıyor, dalıyor sonra “Alır mısın”diyor.”İyi olurdu ama yolları ayıralı çok oldu” diyorum. Gülümsüyor. “Görüş bittikten sonra bir şeyler yiyelim ve siz  dönün isterseniz” diyor. Kalıp kalamayacağını soruyorum, ağabeyinin durumuna bağlı olduğunu söylüyor. “O halde bekleyelim” diyorum. Buraya kadar gelip de durumu sonuçlandırmadan gitmenin nezaketsizlik olacağını düşünürken, içeriden dışarıya yayılan ağlama seslerini duyuyorum, aldığı mutlu haberden gülümseyen insanların da yüzü benim gibi değişiyor. Genç miydi, yaşlı mı, iyi miydi, kötü mü, evli miydi, bekâr mı, beklenen bir ölüm müydü, değil miydi? Bahçeyi dolduran çığlıkları bu sorularla anlamlandırmaya çalışıyorum ya da kendimi korumaya. “Kötü” ve “beklenen ölüm” sorularına yanıt alabilirsem biraz daha hafifleyebilecekti ruhum. Uzun, sessiz, içli bir ağıtla tüm düşündüklerimi çöpe atıyorum. Melek’ten özür dileyerek, gitmem gerektiğini söylüyorum, hiç itiraz etmiyor, numaramı alıyor ve kaçarak uzaklaşıyorum oradan. Sahil kenarına inmem uzun sürüyor, hep aynı şey oluyor, gelip gelip o sarmalın içindeki düğüme takılıp kalıyorum, o düğümle uğraşıyorum; havaalanında kapılar açılıyor, tekerlekli sandalyede annem son bir kez yerinden zorlukla doğruluyor, sonra sedyeye alıyoruz, yolda bir süre göğsünü ovuyor babam, sonra hastane odası, sonra… Çoktan ömrünü tamamlamış bir anne ile vedalaşmam isteniyor. Sonra hayat yine devam ediyor.

Bunları düşünürken geri dönmek için dolmuşun içinde buluyorum kendimi. Pencereden bakıyorum; bulutlu bir hava, ürküten deniz, çocuklar, babalar  ve anneler… Fındıklıdan geçiyoruz, Viçe’den. Ayşe teyzeyi arıyorum. Duymuyor. Umursamıyorum, çalınca kapısını öpecek gözlerimden nasıl olsa.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s