SORUN ŞİİRDE Mİ, BİZDE Mİ?

Turgut Uyar’ın saptamasıyla “toplum değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri değişiyor ve sorunlar değişiyor” Nedir değişim, sözlükte birçok anlamı olmasına rağmen ilk aklıma gelen iki ayrı kısa tanımı yazmak istiyorum. Durduğunuz noktadan başlayarak algılarınızla hayatınıza, yeni çizgi/ çizgiler katmak ya da her hangi bir konu, durum veya düşüncede yeni bir bakış açısı yakalayabilmektir denilebilir.. Sözlüğe bağlı kalmak istemiyorum, nedenine gelince herkesin kendi yaşam pratiğinde değişimin kendisi tarafından tanımlanabileceği gerçeğinden yola çıkıyorum.. Bu da değişimi fark etmenin başka bir yolu. Benzemenin aynılığa, durağanlığa işaret ettiğini varsayarsak, bir gerileme sürecini başlattığını söyleyebilir miyiz, elbette söyleyebiliriz. Tek tip, dayatıcı, kırıcı, uzaklaştırıcı, asosyal yapıyı temellendirici bir anomali yaşanıyor, yaşatılıyor. Aynılığın toplamı bize neyi veriyor, sanırım kendisini. Sosyo-ekonomik olumsuzluklarla birlikte yaşamımızın her alanın da önemli yer eden bu konu, şair ve şiir ekseninde daraltılmış olsa bile yansımalardan nasıl etkilendiğimiz çok açık.

Şair salt şiirle mutlu olabilir mi? Şiirin bizlere kazandırdığı inceliklerle. Yaşamın neresinde yer aldığımız, pratikte ne kadar şiir/şair olduğumuz sorusuyla başlayan bu cümle çok mu sıradan sizce. Sahi bir ifade sorunumuz mu var? Şairin şairle, şairin kendisiyle, şairin ötekileriyle olan ilişkilerinde. Şiir kendi yalnızlığını sözcüklerle imgelerle…aşarken, öznesi ne yapıyor? Tıkandığını sandığımız noktada şiiri kurtarmaya çalışırken kendimize bir soralım; sorun şiirde mi, bizim de mi? Algılarımızın kendimizle sınırlı olmaması toplumsal bir varlık olduğumuzu gösteriyorsa da /önemli bir değeri de fark etmemizi sağlıyordur belki: Birbirimizi anlayabilmeyi ve saygı duymayı… asıl sorgulamak istediğim değişim sürecinin ilişkilere nasıl yansıdığı, yaşanılan kirliliğe nasıl etki sağladığı, olumsuz etki sağlanmasına rağmen hâlâ mutlu olunabilmesinin ilginçliği ve tezatlığıdır.

Yapılan iş, oluş, sonuç itibariyle yapan ve işleyen insanları bağlayacağına göre, elbette neden sonuç ilişkisiyle değerlendirmek ve nedenler arasına şair(ler) faktörünü de koymak gerekiyor. Bu ilişki bağlamında genç şairlerin bulunduğu çizgiyi görmek belki de. Dışardan bakıldığında görülen tabloyu netleştirelim öncelikle: ustalardan genç kuşağa varan- onların da kendi aralarında- yaşadığı bir kopuş ve bir güvensizlik ilk gözlemlenen. 1970’ lere, 1980 ‘lere ve 1990’lara baktığınızda veya ondan önceki sürece, örnekleri görebilirsiniz. Herkes kendi döneminin tanıklığını yapmış, kazanımlarını ya da kaybedişlerini yaşamıştır çünkü. Tam da bu noktada birlikteliklerin ortak paydalara dönüştüğünü fark etmişlerdir birçoğu. Biz böyle bir iletişim ağında şiirle olan zenginliğimizi çoğaltmaya çalışıyoruz. (maalesef  ki yeni yetişen -genç- okuyucu kitlesi de şiiri bir sanat dalı değil bir eğlence aracı olarak görüyor). Sanırım farklı şeyler beklenildiğine inandığım genç şairin dolaşıma bir öncekilerden farklı bir duyguyla ürün veremeyişi de bu yüzden. İstisnaları göz ardı etmediğimizi ve bu durumun kişiden kişiye farklılık gösterdiğinin bilincindeyiz. Yine de ustaların penceresinden gençleri *Yalnız, genç olmayı şair ve şiir açısından biyolojik bir değer olarak ele almak yanıltıcı olabilir. Ancak bir şeye yanıt arıyorum, önemli olan ne; ne söylediğimiz mi, nasıl söylediğimiz mi? İkisi de önemsenmelidir, söylenilen ve nasıl söylendiği birbirini tamamlamıyorsa oturmayan bir şeylerin varlığı rahatsız edici olacaktır kuşkusuz.  Ne ki, bu bilinç kişinin yaşadığı çevresiyle, kişisel sorumluluklarıyla, teknik ve teorik donanımıyla, kültürel aktarımları gibi birçok özellikleri ile gelişecektir. Diğer yandan bu etkileşimin muhatabı olarak yer edinmeye çalışanların, bizden bir öncekine ya da bir sonrakine ulaşabilmesinin yolu, ne acıdır ki erk’ini ilan etmiş dergilerde yer alınmasıyla, isim yapmış bir yayınevinden kitabının çıkmasıyla ya da alınan ödüllerle orantılı. Ve şairin /şiirin özelindeki çevre kirliliği de böyle başlıyor. Seçilmişler arasında olmak sizin için ne kadar önemli? Önemliyse, görmezlikten gelme/gelinme mantığına kendiniz bir açılım sağlamalısınız.

Duygu anatomisinde kendinize yer açmaya çalışırken, bu travma (canlı üzerinde beden ve ruh açısından etkili yaralanma) ile uğraşırken, bir boşluğa seslendiğinizi fark ediyorsunuzdur mutlaka. Sonra, yanlış yerde olduğunuz kuşkusunu yaşıyorsunuz ve hesaplaşmalar geliyor arkasından. Artık bütün mesele gitmek ya da kalmaktır. Gitmek ya da kalmakta varılmak istenen nokta; kendinizden çok başkalarının sizi nasıl anlayıp yanıtladıklarıdır. Konuya örnek oluşturması açısında (tanıtım yazılarının azlığından da söz edilebilir, kimlerin ön plana çıkarılıp, kimlerin çıkarılmadığından) eleştiri eksikliğinden bahsetmek doğru bir yaklaşım olabilir. Öncelikle sıkıntı edebi ve öğretici eleştiri de yaşanmaktadır. Mesaj sadece deneyimli şair ve yazarlara değil kuşkusuz, gençlere de. Çünkü eleştiri sahibini, sahiplerini arıyor. Cemal Süreya 1971 yılında kaleme aldığı ‘Eleştirmenler’ yazısında genel bir değerlendirme yaptıktan sonra (ki bu eleştirilerin ‘kuşak kaygısı’ güdülerek yapılması ve ‘bir kişinin eleştirmeni, daha doğrusu partizanı’ olunması… gibi ilgi çekici değerlendirmeleri var ) bunları nedenleriyle açıklar ve şu kanıya varır, özellikle 1960 kuşağı eleştirmeni**” Türk edebiyatını daha çok çıkmakta olan dergilerdeki verimleri temel alarak değerlendirme eğiliminde… Nesnellik araştırmayla kazanılabilir. İzlenimciliğin başarısı ise yalnız ona bağlıdır. Eleştirmenler arasındaki diyalog da ancak o zaman doğabilir. Bugün böyle bir diyalog yok. Çalışmalar tek tek kalıyor. Kimse öbürünün bir bulgusunu, bir katkısını temel almıyor. Bu yüzden varılan sonuçlar hemen her zaman çok başka olabiliyor. Bir değer karmaşası içindeyiz bugün. Kim değerli, kim değil, belli değil. Eleştiri, edebiyatı açımlayıcı, zenginleştirici bir işlevi küçümser gibi. Tersine yönetmek istiyor onu” diyor ve dönemin yeni yetişen genç eleştirmenlerinin geleceği hakkında da ciddi endişeleri olduğunu ekliyor. Dönemin genç eleştirmenleri bugünün iyi yerlerinde olanlardır. Ancak göz önünde olan ve reklamları çok yayınlanan yazarlarla ilgilenmektedirler. Sanırım bu ülkenin geriye kalan genç yazarları ya da şairleri bu işi bilmiyorlar. Cemal Süreya’dan yaptığım alıntıyla günümüz anlayışı arasında bir ilgi kuruyor olmam eleştiri geleneğimizde, edebiyat insanları arasındaki ilişkilerde ne az şeyin değiştiğini göstermiyor mu?  Konumuzu güncellediğimizde kitabı yeni çıkan bir şairin eleştiriden yana ya da var olabilme yarışında kaçta kaç şansı vardır. Bizim anladığımız, edebi anlamda varlık gösterebilmek için, her (genç) şairin arkasında bir gücü olması gerektiğidir. Bu düşünce biçimi etik bir çerçeveye oturtturulabilir mi? Sanırım hayır. Sanat adına yapılan bir çok harekette ahlaki kuralların hiçe sayıldığı gibi. Aksini düşünelim bir değer olduğunuzun hissettirilmesi hem (genç) şairlerin yolunun açılmasını, hem de “desteklemek” kelimesinin içinin boş kalmamasını sağlayacaktır kanımca.

Yazmayı düşündüğüm ve birçoğumuzun da bildiğini sandığım gerçekler bir olasılığı değil, daha fazlasını düşündürüyor bize. Kirlenmeye ve yalnızlaşmaya katkı sağladığımız diğer olmazsa olmazlara bakalım.

Dergilerdeki yayım politikaları, iktidar savaşları mesela: Editörlerin ya da yazı gruplarının yayın çizgisi önemli bir baraj öncelikle. Bir grup şairin ve yine bazı dergi editörlerinin yer edinmiş isimlerin ya da kendilerinin dışında şairleri takip etmedikleri gerçeği var ki saklamaya gerek yok. İllere göre dağılan edebiyat seviciliği, o il sınırları içerisinde kalan dergilerin baz alınışı kronikleşmiş bir mantığı ön plana çıkarıyor, görmezlikten gelme mantığını. Ve eğer kitaplı bir şairseniz, editörünüz sadece kitap çıkarmakla size karşı sorumlu olduğunu düşünüyorsa (oysa editör edebi olduğunu düşündüğü dosya için, şairi ya da yazarı için önemli bir yerdedir): tanıtımların söz verilen yerlerde, zamanında yapılmasını, yazarın etkinliklere katılımının sağlanmasını, kitapevlerinde kitapların yer almasını sağlayan koşulları oluşturması gibi… birbirini izleyen sorumlulukları yerine getirmiyorsa… Editör ve şairi arasındaki ilişkinin sadece meta ilişkisi olarak kalması kaçınılmaz bir sonucu doğuracaktır. Bu duruma ilaveten bir yayınevinin kendi yazarları arasında ayrım yapıyor olması ve maddi anlamda sürüm yapacak kitapların ön plana çıkarılması nasıl bir politikadır? İnanılmayan bir kitapsa neden basılıyor örneğin. Basımı yapıldı neden aynı olanaklardan yararlanamıyor? Bu şekilde yakındığımız sorunların yaşanmasına, yaşamasına ve devamına fazlasıyla ortam sağlanmış olunacak ki, bu hiç de etik durmayacaktır. Bu anlayıştan bağımsız hareket edebilen dergicilerimiz, yayım evlerimiz var mıdır? Kuşkusuz vardır… biliyoruz ki kazanan ve genç kalan şiir olacaktır.

Yarışmalara değinmeden geçmek haksızlık olur; bilinen ahbap-çavuş ilişkisinin nasıl hayal kırıklığı yaratığını, nasıl güven kaybettirdiğini söylemeye gerek var mı, belki bir öneri, birinci seçmek yerine kitaplaştırılacak birden fazla dosyayı ön plana çıkarmak ‘hepsi iyiydi ancak birisi kazanmalıydı’ zorunluluğunu ortadan kaldırabilir. Yine birçok şairin ekonomik koşullarını iyileştiremediği için yarışmaların sunduğu kolaylıklardan yararlanmayı amaçlaması, inanmadıkları bir olaya katkı sağlamalarına neden oluyor ki o da başka bir yara.

Genel olarak bireysel ilişkiler, çizgi yakınlığı, poetik yapı… vs ‘i içeren değerlendirmeler tıkanmayı çözümlemeye yetmiyor, anlamlıda durmuyor zaten. Deneyimli şair ve genç şair arasındaki alaylı eğitim nesnel olmadığı sürece şairin ve şiirin tekrarını sağlayacaktır ki, bu belki de en tehlikeli olandır. Ve son olarak bu sıralamaya popüler bir anlayışın uzantısı olan isim – ürün çekişmesi, görsel anlamda ( klipler, reklam aracı olan dizeler, ürün ortada yokken aylar öncesinden pazarlanıyor olma mantığı ve bunların kaynağını oluşturan parasal dayatmalar) tekkeleşmeyi sağladığı gibi niteliksiz eserlerin ortaya çıkışını da engellemiyor.

Bunların hepsi bence aramızda ki kopuşa, ben merkeziyetçi anlayışa,  duygusuzluğumuza, meta ilişkisindeki benzeşmelere, ilişkileri kullanmada ki ustalığımıza, değişen ve güzelleşmeyen bir hayata çanak tutuyor. Yaratım gücümüzün, sürecimizin kullanımı ve yararlı olması kişilerin tasarruflarındadır, müdahale edebilme olanağını vermeyebilir bu güç, ancak bir ötekine varacak iletişimin yollarını açık tutmamızda önemli bir araç. T. Uyarın cümlesine bir vurgu yapmak istiyorum. Toplumsal değişim (icraatımıza yansımaları, bunların pratikte kullanabilirliği, güvenliği, kolaylaştırıcılığı) hayatımızı ne kadar kolaylaştırıyorsa o kadar zorlaştırıyor.  Elde edilen bir yapının kendi içinde ki çelişkisi de insanı yoruyor. Her mekanik üretim ya da teknolojik kolaylık bir araç olmaktan çok yaşam biçimi oluyor, yönlendiriyor. İletişim ağı zenginleşirken içimiz zayıflıyor sanırım.

Evet, doğamız gereği değişim vardır değişiyoruz da, ancak birbirimize, yarına olan sorumluluğumuzu unutarak. Kişiler bu değişimi yakalayamıyorsa, şiir bu değişimi kaldıramıyorsa, anlatımı rahatlatacak biçimi ve içeriği iyi kurgulayamıyorsa şair, örnekler görülmeye devam ediyor/edecektir. Hayatın içinde olduğunu zanneden ama dışında kalanlarda saptanan bir virüsten bahsediliyor. Tanımlanıp karşıt bir tavır geliştirilmediği sürece en güçlü olan o, kaybeden ise biziz. Sanırım sorunun kişilerle olduğu sonucuna varmış olmamız şaşırtmıyordur bizi. Olmamız diyorum çünkü tekil bir anlatımın arkasında çoğul bir güç var. Her dönem şiirin çıkmazına dair yapılan tartışmalarda (sadece tartışma noktasında kaldığı için midir nedir, yarım bırakılmış yanıtları, çözümsüzlüğünü de içinde saklıyor ve bu tartışmalar her dönem varlığını bir sonraki sürece aynı şekilde aktarıyor ) içsel sorgulamalar da yapılabilir mi? Çünkü sorun bizde mi, şiirde mi’ye, ne kadar anlıyorsak/algılıyorsak o kadar yanıt veriliyor.

Sonuç olarak kendimize dönüp, şair ve şiir içinde bulunduğu çıkmazı rahatlatabilirdi belki, öncelikle kendimizden arınmayı başarabilseydik demekle yetiniyorum.

 

*Oktay Taftalı ( Ahlak, Estetik ve Şiir)

**Cemal Süreya (Toplu Yazılar I)

                                                                                              Aydanur Saraç

Haziran 2003/kırşehir

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s