SARIYATI ŞİİRİ ÜZERİNE

 

                güz ve bir sabah ölüsü

                kadifekale’den bir kahır vuruyor saçlarıma

                gene işçiler yayan gidiyor,ellerinde   

                sefertasları

                umut diye sarıldıkları

                sinema afişleri,kuponlar

                ve zam konuşmaları,paraya değişilen

                körpe bedenler

                yağmur yağıyor

                yürüyorum hiç bizim olmayan sabahla

                sırtımda parka

                ona da gerek.!..

 

               “ Güzde bir sürgün” diyen Ender Sarıyatı, 1948 yılında Uşakta doğar. Yaşam serüveni 15 şubat 1976‘da İzmir’de sona erer. Yaşadığı 28 yıllık süre içerisinde şiirle geçirir zamanını, yaşamı gibi şairliği de kısa sürer. Yanılgılarını, kırılganlıklarını, mutsuzluklarını ve belki de hak etmediğini düşündüğümüz sevgisizlikleri, vefasızlıkları, anlaşılamamanın yılgınlığını yanına alıp gider .“Üstü kalan” bir yaşamı bize bırakarak.

Damar dergisinin Cumartesi toplantılarının birinde, Özgen Seçkin, Sarıyatı’nın kitabını masaya bıraktığında, arkadaşlarla keyifli bir günü bitiriyorduk. Kitabın kapağında ki esmer delikanlının 25 yıl önce hayata veda ettiğine inanmak çok zor. Siyah-beyaz bir fotoğrafta kalan o bakış, bakıştaki o netlik… Yüzüne yansıyanlar, geçmişinde hissettiğimiz iniş çıkışları olabilir mi? Onun yaşadığı bir dönem için, beni yazmaya gönüllü kılanda bunlar. Belki de onu geç tanımanın vermiş olduğu bir sorumluluk.

Şair Sarıyatı’dan ve onun kitabına adını veren “Ölüme direnen şiirler” inden bahsediyorum. Kitap 1967 yılından,1976 yılına kadar yazılmış; dönemin Dost, Soyut, Yordam, Varlık gibi dergilerinde yayımlanmış, ancak şairin yaşadığı süre içerisinde kitap haline getirilememiş şiirlerinden oluşuyor. Yani gün ışığıyla ilk kez aydınlanan ve bu yanıyla da şiir severlerle buluşacak olan eski bir dost. Kitab, 120 sayfadan ve üç bölümden oluşmakta; ilk bölümünde, “ölüme direnen şiirler” başlığı altında 45 şiir, ikinci bölümünde ise 7 sayfadan oluşan ”yarım kalan şiirler” var. Üçüncü bölüm ise, Sarıyatı ile paylaşılan ya da yarım kalan anılar, mektuplar, şiiri hakkında yazılan bir inceleme yazısı. Özelikle Hüseyin Peker’le olan mektuplaşmaları dikkat çekici. İnsanı etkileyen yanı ise, çocuğuna adını koyacak kadar büyütülen bir dostluğun hissediliyor olması.

Sarıyatı şiirini oluştururken merkezinde yer alan yaşamın kendisidir. Bu öğretiler ve hayatı gözlemleme yeteneği şiirine yansırken içselleştirmiş bir şiirle birlikte toplumcu–gerçekçi bir şiiri de ortaya çıkarmıştır.” Güzde bir Sürgün” (sf 65) şiiri buna örnek olarak verilebilir ya da birkaç şiiri daha “Sabah (sf11) “sıtma” (sf 14), “bir akın” (sf 38), “rakım bin üç yüz seksen” (sf 82 ), “umut” (sf 85) gibi.

İzlekteki sözcükler arasında; anneler, çocuklar, yalnızlıklar, hüzünler, savaşlar, terk edilişler, umutlar, umutsuzluklar, alkol ve günlük yaşamda ayakta kalmayı becerebilme gücü örnek verilebilir. Şiirindeki içselliği ve toplumcu bakışı ön plana çıkaran; özel yaşamının zorluğu, ülke gerçeğinin hayatına olumsuz etkileri… Sayılabilir. Biçim ve söylemde biraz Nazım biraz da Edip Cansever hayranlığı hissedebiliyorsunuz. Kendisinin de H. Peker’e yazdığı bir mektupta dediği gibi; Ben, şiiri daha yeni tanıyorum. Onunla arkadaşlığımız çok kısa bir maziye dayanır. Evvela kendimi giydirmeliyim sonra başkalarını, Ben hiçbir zaman toplum kargaşalıkları düzelmeden, şiirde gerçeküstücülük gibi dünyaya çığır açmanın gerekliliğini saçma buluyorum*der. Ali Rıza Ertan onun için  “sıyrılıveren ozanlardan gibi geliyor bana, yetkin bir açıdan bakıyor. Uzun söylemeye kalkışmasa! Bir yerde tükeniverecek gibi oluyor, kurtarıyor neyse” der. Genel anlamda Sarıyatı şiiri daha özgün bir şiir olabilirdi. Döneminin birçok şairi gibi o da şiirde payına düşeni mutlaka alabilirdi.

Genç yaşta kaybettiğimiz ne çok insan var. Arkadaş Z. Özger, Ali Rıza Ertan gibi. Neyse ki onların ve birçoğunun adına,  yarışmalar düzenleniyor ve biz de yitirdiğimiz şairleri yılda bir kez de olsa anmış oluyoruz. Bu anlamda Sarıyatı’nın bazı dostları çeşitli dergilerde duygularını şöyle dile getiriyor.

Sevgi Özcan Güven,  Öküz dergisinin Ocak 2001 sayısında Ender Sarıyatı için “68 kuşağının şanlı süvarisi, yoksullukla savaşan, bir az gelişmiş ülke çocuğu, bir emekçi, evet içiyor, ülkesinin yoksulluğuna baş kaldırarak, o bir şair, o bir yüce yürek “ diyor. Yine aynı sayıda, Cavit Kürnek şöyle yazıyordu “Ender’i her şey yadırgıyordu. Ben de ona alışamamıştım. Yeri yokken gülüyor, uluorta ağlıyordu. Sendikaya içkili olarak gelmesini yasaklamıştım.”Beni anla” diye yalvarıyordum. Beni anlıyor ve bitirdiği ucuz şarap şişelerinin üzerine bir avuç karanfil çiğneyip geliyordu yanıma.” Bak ağzımı kokla “diye diretiyordu. “ Şarap kokuyor muyum? “Anlatılan olayda olduğu gibi; insanlar, kaybettiklerini yeniden kazanamaya çalışırken çaresiz kalabiliyorlar. Kendi gerçeğini, Çizgi adlı şiirinde şöyle dile getiriyordu.

ve ben büyüyen boy  fotoğrafları

                    yarına cesaretle koşan

                    ölgün yüzlü bir baba 

 

                    gelecek günler    

kuvvetli kollarıyla beni

intihara hazırlar çarmıhında. “(sf 35

 

Alkolik olan, Sarıyatı bunun bir intihar olduğunun farkındadır. Kalabalık içinde ki yalnızlığının. O nedenle yalnızlığına ortak iki dostunu alır yanına:  hüznünü ve sigarasını.

Sahi neden mutlu değildir şair? Sanıldığı gibi ülkenin yoksulluğuna mı, yoksa içsel bir yoksulluğa mı  içerler ? Sabahı ayık görememe, şair için bir kader midir? Sormadan edemiyor insan. Çünkü okuyabildiğimiz, başarılı bir çok şairin öyküsünde alkolün efendiliği hissediliyor. Sanırım bunların nedenleri sorgulanırken var olan ruhsal çözülmelerin yanında toplumsal boyutunu da  ele  almak gerekli . Eğitim ve Fırsat eşitsizliğinin var olduğu, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir olduğu ,ekonomik yıkımın halka fatura edildiği bir sistem de yaşıyor olmak yaralar açabiliyor. Sarıyatı’yı kaybedişimizin üzerinden 25 yıl geçmiş olmasına rağmen, toplumsal değişim ve gelişim sürecinde  yol  almadığımız gün gibi aşikar. Değişmeyen şeylerse; Edebiyat çevresinin vefasızlığı, sistemin insanına ve sanatçısına olan duyarsızlığı. Buna rağmen şiir.

Son olarak H. Peker’den bir  alıntı. Cumhuriyet Kitap eki ocak 553.sayısında,  Sarıyatı için kaleme aldığı bir yazısında, şair dostlarına seslenir. “1968 yılında yazmaya başlayanlar, yazmayı sürdürenler, 1970’liler ve 1980’liler bir önceki dönemde yaşayıp şiir uğruna çok şeyini kaybetmiş bir Ender Sarıyatı  bugün size ne ifade eder,  bir şeyler anlatır gider mi  ne dersiniz ?” Sanırım Peker’in  dönem şairlerine birazda sitemkâr  bir söylem içinde olması  doğal, kendi kuşağımızı geleceğe taşımakta ihmalkarlık göstermişsek  şapkamızı önümüze koymanın tam sırası. Genç kuşak olarak bizler için Sarıyatı bir şeyler ifade etti. Onun için bu yazı ortaya çıkmış oldu. Kendisiyle şiir akrabalığımızın olduğu yerde buluştuk. O bir şeyler anlattı,  biz zamanı paylaştık onunla. Kaybettiğimiz diğer dostlar gibi o da yerinden gülümsüyor şimdi. İstiyoruz ki Ender Sarıyatı’nın birkaç dizesiyle selamlayalım onları.

“bu son çağrışım

                          bu son gökyüzü devrin

                          alçaldıkça gökyüzü alçaldıkça soluğu çiçeklerin

                          yaramaz bir çocuk, koşuyor sesinde

                          ellerinde oyuncak silahları

                          ellerinde mahsus yazılmış ölüm kağıtları

                          bir çocuk koşuyor yalınayak

                          sevdaya hasret , aysız bir çocuk bahçesinde.     (yarım kalmış şiirler) ( sf 89)

KAYNAK—

Ölüme direnen şiirler “ kitabı

Etki  yayınları

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s