Şapka

Çok zamandır düşünüyorum; nedir hayatı bu kadar sahici kılan, onca karmaşa, unutuş, kırılma arasında. Bir karara varıyorum sonunda. “Tutku olmalı” diyorum! İnsanı zamanın biraz daha ötesine taşıyan. Değilse delirir insan.

Kapıdan girdiğinde, fark edilmekten korkan bir hali vardı. Neler yapması gerektiğini biliyordu. “Merhaba, hoş geldiniz” diyorum. Gülümseyişime sıcak ama sessizce karşılık veriyor.

“Hoş bulduk”,  “Yenisiniz galiba, ben Aslı, Erkan için geldim” diyor.

“Evet,  iki hafta oldu” diyorum. Arkadaşım, “işte bu ”diyor sessizce.

Eline hasta kartını veriyorum, kaydı yaptırdıktan sonra bana teslim etmesi gerektiğini biliyor, yine de ilaçları hazırlayıncaya kadar isterse bankta oturabileceğini söylüyorum, o insanlardan uzakta diğer köşede yalnız beklemeyi tercih ediyor. Çekingen, sessiz ve öfkeli…! Erkan’ın kartına notları eklerken diğer taraftan da onu izliyorum, ince bedeni engelleyemediği bir boşluğu doldurur gibiydi, dokunsanız düşecekti; ilgilendiğim bir söyleşi fikriydi anacak bunun dışında, onun bu çelimsiz haline çeken kaçırmaya çalıştığı o ruh hali olabilir miydi, bilmiyorum. Belki de!

İşim bitinceye kadar, beklemesini rica ediyorum. “Tamam” diyor ancak huzursuz. İşleri hallederken bir yandan da, hangi numarayı vermeliyim diye düşünüyorum. İş mi, cep mi? Yanlış anlar mıydı? Kırar mıydım onu, bunlar geçiyor aklımdan.  Cebi vermek iyi bir fikir gibi geliyor. “Neden şimdi vermiyorsun” diyorum kendime… O tüm bunları anlamış gibi biraz da imalı bir şekilde “Sizinle konuşmak isterim ama acelem var, ilaçları götürmeliyim.” Diyor. Geç kaldığım için özür diliyorum kendisinden, bir ara onunla görüşmek istediğimi söylüyorum aniden, ilaçları teslim ederken de “numaram bu” diyorum. Garip bir duyguyla yüzüme bakıp, gidiyor.

Bir hafta sonra,  Aslı, cep yerine iş telefonundan ulaşıyor bana. Uygunmuş, görüşmek istiyormuş. İş yerinde ya da arzu ederse dışarıda da görüşebileceğimi söylüyorum. O da “ sorun değil iş yerinize de gelebilirim” diyor. Neden bilmiyorum, içim öyle rahatlıyor ki! Bunun ilginç ve de abartılı bir mutluluk olduğunu biliyorum.

Dinlenme arasındayım, yağmurun yağışını izliyorum; rüzgârın yaprakları savuruşunu, sonbaharın nazlı nazlı gidişini, insan hallerini! Öyle çok şey aynı anda karışıyor ki zamana. Onun kusursuzluğu şaşırtıyor beni. Yağmur hızlanıyor. Bir saat olmuş Aslı’yı arayalı. Erkan’ın cep numarasını alıp arıyorum “gelme, üşürsün” diyorum.  “Olsun, sıkıldım zaten” diyor.  Mesai başlıyor; araya hastalar giriyor, iki hasta dosyası açıyorum, ilaçlar hazırlıyorum, ardından ihbarlı birkaç hastayı arıyorum. Onu fark ediyorum, ne zamandır orada bilmiyorum. Yeşil şeffaf bir şemsiye ile yürümüş onca yolu, üzerinde kot montu ve eşofmanıyla. “Keşke daha kalın bir şeyler giyseydin” diyorum. Mutfağa geçiyoruz, bir fincan çay ikram ediyorum.  Dinlensin istiyorum. Kapıdan bir süre içeride olduğuma dair işaretleşiyoruz kızlarla, sonra yanına dönüyorum. Üşümüş. Hırka verebileceğimi söylüyorum.

“Yok, yok! Bir çay daha alırsam ısınırım” diyor. Sonra da “ Aslında bana Okan diyebilirsiniz. Adım bu, unuttuğum bir ismi de hatırlatmış olursunuz” diyor ardından.

“Peki” diyorum. Nerelisin Okan?

Çankırılı olduğunu, müstakil bir evde; üç abla ve bir erkek kardeşle 12 yaşına kadar büyüdüğünü, babasının işçi, annesinin ev hanımı olduğunu, liseyi yarım bıraktığını, İstanbul’la başlayıp Ankara’ da devam ettiğini, ama ara ara annesinin yanına gittiğini bir solukta söyleyiveriyor. Ben çayı doldururken de o konuya giriyor. Acelesi var sanki!

“İstanbul Araf’ta kalanların kentidir bana göre. Zorla kendin olmayı öğretiyor. Kendini keşfetmeyi, var etmeyi, güçsüzsen gitmeyi, ölmeyi ya da. Kendimi bulmak mıydı yoksa itilmişliğimden usanmak mıydı bilmiyorum, her şey arabanın arka koltuğunda bir gece yarısı olup bitmişti. Sonra onun arkadaşları, sonra arkadaşlarının tanıdıkları. Ergenliğimde sürüp giden gerekli, gereksiz deneyimler, acılarım ve büyüme çelişkilerim. Sonra paranın çekiciliği, sonra hayatta kalma savaşı. Ve Ankara’ya dönüş, bu anlamda yeni bir çevre, yeni ev, ödenemeyen faturalar, ev kiraları, su paraları, mutfak masrafları derken daha koşullu yaşamaya başlıyor ve öfkenizi, iyiliğinizi, kötülüğünüzü de bir yerde kilit altına alıyorsunuz ilk zamanlar. Sonraları, pişiyorsunuz, acının olduğu yerden veriyorsunuz hayata, öğreniyorsunuz. Mesela bunu da böyle öğrendim. Hem, bir şeye başlamışsanız özellikle böyle bir yaşamı seçmişseniz bırakıp gitmeniz zor. Ya alıştığınız için ya da başka bir şansınız olmadığı için oradasınızdır. Ben başka bir hayatı bilmediğim için buradayım. İyi paralar kazandım sonra, sonra daha fazla cazip gelmeye başladı. Sonra Erkan!  Erkan Ankara hatırası gibidir. Hani vardır ya bırakıp gitmek istersiniz de gidemezsiniz. Bu çocuğu seviyor muyum, acıyor muyum bilmiyorum. Uzun yıllardır tanırım onu, benim için memleketini terk edip gelmişti yıllar önce. Bilse anne babası yaşatmazlar. Böyle töreleri var. Gizliden gizliye yaşayınca bir bok olmuyor da, açıktan yapınca ibne oluyorsun. O Ankara’yı benim için güzelleştiren tek kişi…”

Sözünü kesmeden onu dinlemek istiyorum ve birilerinin odaya girip bu konuşmayı bölmemesi için dua ediyorum. Susarsa belki bir daha konuşmayabilir. Olabilir miydi sahi? Bir şelale gibi kendi uğultusunda yaşamaktan bıkmış biri için bu mümkün müydü? Onunla hayalini kurduğum söyleşi için, kurguya gerek kalmadığını görünce rahatlıyorum.

O anlatırken “saçların” Diyorum. Gereksiz ve de patavatsız bir soru olduğunu fark ediyorum sonradan. Biraz yüzüm kızarıyor, o soruya değil de isme yoğunlaşıyor. “tamam ya sorun değil, Aslı da diyebilirsiniz” diyor. “Ah çok özür dilerim, Okan diyecektim değil mi” diye yineliyorum söylediğini. Kendi adını duyma konusunda ısrarcı. Orada bir şeyi fark ediyorum, eksilmeyen, iyileşmeyen bir yara kanıyor. Onu içselleştiriyorum. O makale konusu olmaktan fazlası artık. Neden peki? Peki ben neden onun fazlası olmak istiyorum.

Düşünsel olarak orada olmadığımı fark ediyor Aslı, uygun bir cümle ile beni kaldığımız yere bir şekilde geri getiriyor. “Evet saçlarım kötü, biliyorum, bu aralar Erkan’la uğraşmaktan kendime bakamadım” diyor. Özür diliyorum, onu böldüğümden ve de patavatsızlığımdan dolayı. Ancak o renge nasıl takıldığımı söyleyememek içimde kabarıp kabarıp duruyor. “Bir sonraki gelişim de böyle olmayacak” deyince içim biraz rahatlıyor sanki. Onu iyi bir yere yönlendirmek istiyorum. Bunu neden istiyorum? Bir sonraki buluşmamızda utanmaktan mı korkuyordum. Düşüncenin densizliğini fark edip, iç sesimi susturuyorum. “Nedir sorunun senin.” Diyorum kendime.

“Çay” diyorum, nefesleniyor, “çok olmadı mı “diyor. “Ne demek, iç lütfen” diyorum. Bir bardak sıcak çayı hemen önüne koyuyorum. Yine o temiz ama hüzünlü gülümsemesi beliriyor yüzünde. “Hüzün bir insana bu kadar mı yakışır “ diyorum. Sonra annesinin bu geliş gidişler konusunda ne düşündüğünü merak ediyorum.

Annesinin zor da olsa alıştığından, onu kaybetmeyi göz alamadığından ama kardeşinin görüşmek istemediğinden bahsediyor. Ablaları durumu kabullenmiş. Ona kıymet veriyorlarmış. Bunu konuşurken gözleri gülümsüyor. Annesi, yanına gittiğinde ‘oğlum çıkarmasan şapkanı, böyle dolaşsan’ dediğinde onu kırmadığını söylüyor Aslı. Hatırnaz biri o, ruhu naif. Babası erken ölüyor. “Kahırdan mı bilmiyorum” diyor.

Susuyor sonra, uzun bir susuş olmasına izin vermiyorum, Erkan’ın sağlığını soruyorum hemen. Onun inatçılığından söz ediyoruz, ilaçlarını zorla içirdiğinden, çok zayıfladığından, beslenmeye ve temizliğe çok dikkat edilmesi gerektiğinden. Arada, Erkan’ın hastalığından ailesinin haberi olmadığını söylüyor. Üzülüyor, gözleri doluyor. “Sen de çok zayıfsın” diyorum. Böyle bir yaşam yoruyor insanı; hırlısı var, hırsızı var, katili var sapığı… İşteyken kendini nasıl koruduğunu soruyorum, “Herkesle yapmam bu işi, tecrübe yıllar alıyor. Özel müşterilerim vardır. Bilirler, ben onları bilirim. Birbirimize rahatsızlık vermeyiz, nazik bir insanımdır genelde ama kuyruğuma bastılar mı it gibi dalarım” diyor. “İt gibi dalmak” bu cümle, olağan üstü bir şarkıya dalmışken, plağın güm diye çizilmesi gibi kalıyor ruhumda. Neden garipsediğimi bile bilmiyorum, Aslı böyle bir hayat yaşıyordu ve elbette bu dil ona dairdi.

Erkan’la ilişkisini yeniden irdelemeye çalışıyorum, tam anlatmak istemiyor ama gözlerindeki pırıltıdan görebiliyorum; ona âşık, gitmesine engel olacak kadar tutkun. O bağlılığını, acıma hissini, öfkesini, kıskançlığını, ama kendi olma bilincinde engel tanımaz o doğal cesaretini. Nasıl desem “ne işi yaparsan yap onurunu kaybetmeden yapacaksın” derler ya, aynen öyle yaşıyor Aslı. Erkan kendi dışında birileri ile görüştüğünü biliyor mu” diyorum. “Bunu Erkan’a söylemedim hiç ama hissediyordur. “Randevularıma, arkadaşımla buluşma bahanesiyle çıkarım evden” Diyor.

Erkan hastalığından dolayı çalışamıyordu. Bir yerden kapmış olmalıydı ya da birilerinden, klinik tarafından takip edildiğini okumuştum dosyasından. Aslı biliyor olmalıydı, hiç sormamıştı ben de ona bunu duyumsatacak bir şey söylememiştim. Hayat bu aslında bütün iyi- kötü çelişkilerin toplamı. Kuralların, ahlaki değerlerin ve törelerin orta yerinde yaşayıp, eş cinsel olacaksın, sevdiğin biri için evi terk edip geleceksin ve de… Büyük cesaretti doğrusu Erkan’ın yaptığı, gizliden gizliye bu hayatı sürdürenler varken o bir tercih yapmıştı. Aslı en çok da sanırım bunu unutamıyordu, “çok insan” dediği şey bu olsa gerekti. Yine susuyor.

“Bir çay daha” diyorum, “hayır” diyor, saati soruyor. Bir randevusu varmış, Erkan’a ilaç almalıymış. “Elbette, yine gel” diyorum. Gidiyor. İki hafta sonra dosyayı kapatmak için  uğradıklarında ayaküstü görüşüyoruz Aslıyla, “arayı uzatma uğra” diyorum ona, giderken dönüyor “bu sefer kahve içelim, benden” diyor. Gülümsüyorum. Ben yeni bir hastaya dalmışken onlar gözden kayboluyor. Aradan bir ay kadar geçiyor, uğramayınca merak ediyorum, Aslı boşluğumu dolduruyor sanki. Ondan ne istiyorum? Kendime sorduğum sorudur bu aynı zamanda, inanın bir yanıtım yok, sadece onun hayatımda olması huzur veriyor. Varlığından haberdar olmadığım bir insan çıkıp geliyor ve bir düğüme takılmamı sağlıyor ve fark ediyorum ki, orası çözülürse yanıtı da bulmuş olacağım. Çözmeli miyim, ama neden, ya giderse, gitmesi gerekecek bir gün ama. Neden böyleyim? Arıyorum, “İyi oldu aradığınız, hem bir kahve borcum var size, ne zaman, a iyi! Benim içinde uygun bir saat. Görüşürüz…” Sözünü hatırlaması beni ziyadesi ile memnun ediyor. Önümde biriken işleri bitirmek için hızlanıyorum. Araya çay, kahve, fal giriyor.

İş çıkışı, henüz vakit de varken, Kızılay’a yürümek istiyorum. Fakültenin önünden geçip, Sıhıye köprüsünün altından Abdi İpekçi Parkı’na varıyorum. Bakanlığın önünden geçen sokakta havuzu gören banka oturuyorum. Yanımda taşıdığım Emyli’nin seçme mektuplarından birinde geşen “bana sonsuzluğu göster ve sana belleği göstereyim, ikisi bir pakette dururlar ve yeniden geri kaldırılırlar” dizelerini okuyorum kendime ve zamana. “Sonsuzluk” ne güzel olurdu diye geçiriyorum aklımdan. İçimin durmayan yürüyüşü için bana sonsuzluk gerekiyordu evet. Rahatlamak gevşemek için arkaya yaslanıyorum ama ne mümkün! Yine de deniyorum. Sesler yükseliyor, kalın sesler, ince sesler, büyük büyük küfürler, belden aşağı ve elbette karşısındakinin zekâsını küçümseyen sözler. İnsanların kimisi olanca merakıyla koştururken kimisi de sadece uzaktan seyirci olmayı istiyor. Tüm bu karmaşaya rağmen ben de orada öylece kalmak istiyorum. Tedirgin miyim? Öyleyim. Kavgadan korkarım, o kavga içinde buyurgan ve her an saldırıya geçecek olan sesten. Ama bu sefer karşısına dikilip “hayır buradayım, size rağmen gitmiyorum” demek istiyorum. Bunu sadece düşüncelerimde yapabiliyorum. Bu bile iyi geliyor. Biran da alevlenip, sonra uzaklaşarak azalıyor çığlıklar. Kalkıp bulvar yerine Mithatpaşa caddesinden devam ediyorum yola. Müzeye uğrama fikri heyecanlandırıyor beni. Gümüş takılara, sanat eserlerine bakmak, güzel bir takı ile kendimi, Aslı’yı ödüllendirmek; güneşli bir akşamüstünde yapılabilecek en iyi şeydi kuşkusuz. Öyleydi evet.

Müzeden çıktıktan bir süre sonra Tuna sokağına dönerek barlar sokağından, buluşacağımız çaycıya gidiyorum. Kalfa “hocam açık bir çay olsun mu” diyor. Gülümseyerek onaylıyorum. Kitabı yeniden alıyorum elime, yarım saat daha okuyorum. Sakin ve de gergin bir sesleniş için kaldırıyorum başımı, Aslı.

Önce uzatıyorum elimi, bir tereddüt yaşıyoruz, o eğilmek zorunda kalıyor, sarılıyoruz. “Size gelmek iyi hissettiriyor kendimi” diyor. Ben de aynı duygularla buradayım diyorum. Kuruma her gelişinde giydiği eşofmanlarını çıkarıp kot pantolon, üzerine siyah kısa kollu tişört ve spor ayakkabılarını giymişti. Saçları güzel bir sarıya boyanmıştı. O söylemese de bu buluşmaya gelmek için kendine özendiğini görebiliyordum. Kalfa yeniden uğruyor masaya, “hocam çayı tazeliyorum, yenisinden, ya size” diyor. O da “demli olsun lütfen” diyor. Geciktiği için özür diliyor, parkta tatsız bir olay yaşandığından bahsediyor, sorun olmadığını söylüyorum. İyi olup olmadığını soruyorum, iyi olduğunu, Erkan’dan sonra test yaptırmak için hastaneye gittiğini, sonuçların henüz çıkmadığını söylüyor. Saatler için de çok şey konuşuyoruz, bir ara tıkanıyor, gözleri doluyor. Ne olduğunu merak ediyorum. Tüm cümleleri ona varıyor “bütün bir hayat Erkan’mı yani” diyorum. Uzun uzun yere bakıyor sonra gözlerimin içine “hayatı armağana dönüştüren kişiyi bazıları kısa bir zaman bekler, bazılarımız ise bir ömür. Ben tam o ömrün ortasında ödüllendirildim” deyiveriyor. İçi boş parantezlerimi böylece dolduruyor farkında olmadan. Aslı’ya “bir mucizen olsa, uyuyup uyandığında neyin değişmiş olmasını dilerdin” diyorum. Hiç düşünmeden “arka koltuktaki anıların” diyor. “Erkan olmazdı o zaman” diyorum.  “Ama şimdi sonsuza kadar olmayacak” diyor. Susmak için nedenimiz oluyor. Anlıyorum hastalığı biliyor. Doluyoruz. Sessizlik iyileştirmiyor, bunu iyi biliyoruz. Son olarak kahve diyoruz, orta şekerli olsun istiyoruz. Kahveleri içerken “sizin öykünüz nedir, neden benimlesiniz” diyor. Bu soruyu beklemiyorum, şaşkınlıkla karışık yutkunmaya çalışırken kahveyi, düşünüyorum. Sahi neydi benim öyküm? Olmalı mıydı ya da, ama vardı; onunki kadar kanayan bir öykü değildi ve de önemsizdi ayrıca. Hesabı ödeyip kalkıyoruz. Tenha yolları seviyor o da benim gibi, sorusuna uygun bir yanıt bulmaya çalışırken yürüyoruz,  biraz çekinerek de olsa büyük bir yanıtım yok sana verebileceğim, sadece “bir makale yazıyorum ve senden yardım alabilirim diye düşünmüştüm” diyorum. Hangi konuda olduğunu bile sormuyor,  bu tekliften duyduğu memnuniyeti anlatıyor. Sözleşiyoruz, ben diğer araştırmalarımı da tamamladığımda yeniden görüşeceğiz. Rahatlıyorum. Sırtımdan bir yükü değil, dağı indiriyorum onu incitmeden. Ayrılmadan hediyesini veriyorum.

Uzun zaman geçiyor aradan, görüşemiyoruz. Ne kadar yoğun olursam olayım, bazen kafamın içinde aynı insana, aynı olaya, güne dair bilgiler dolaşıp durur. Gün içerisinde yaşadığım duygu da bu; aralıksız Aslı geçiyor aklımdan, aramak için yazının bitmesini bekliyorum. “Neden bekliyorsun” diyorum. “Tanrım sen neden böylesin” diyorum kendime. Çok kez çaldırıyorum numarayı, Aslı yanıt vermiyor. Olur ya görmemiştir, iştedir. Uyuyordur… Sürekli aynı ses “Aradığınız kişiye ulaşılamadı, lütfen…” sonra Erkan’ı arıyorum, o da geç açıyor telefonunu, kendinde değil, yorgun ve halsiz “Aslı”yı soruyorum,  susuyor.

“Üç ay oldu” diyor.

“Üç koca ay…”

“Nasıl olur, ama biz, biz” diyorum, “tahta evin merdivenlerinde oturup daha hayatı anlatacaktık birbirimize …”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s