HAYAT VE SANATTAN BİZE KALAN

Edebiyatseverler için Damar Dergisi, bir okuldur. Benim ve benim gibi düşünenlerin ortak kararı bu. Eğiten ve öğreten yanıyla bir misyon yükleniyor çünkü. Eylül / Ekim aylarından itibaren başlayarak, bir süre devam eden Cumartesi söyleşileri, katılımcılarla değişip gelişiyor. Her hafta sonu  orada olmak isteyişimiz bu yüzden.

1998 yılında düzenlenen “şiir çözümleme” günleri, benim de takip etmeye çalıştığım etkinliklerdendi. Şiiri ve şairi dikkate alanlar için tarihi bir dönem belki de. Katılımcıların göstermiş oldukları tepkiler de bu yoldaydı, hatırladığım kadarıyla. Bu söyleşileri dinleyici koltuğundan izlediyseniz susma hakkınızı kullanabildiniz demektir. Masanın diğer tarafında kullandıysanız, heyecanınızı ve yüklenmiş olduğunuz sorumluluğu varın siz düşünün. Zeynep Uzunbay’ın şiir kitabını sunarken emekli Edebiyat öğretmeninin yüzündeki ifadeyi silebilmek kolay olmamıştı,”iyi bir şiir söyleyemediğim” halde. Söyleşilerde farklı güzellikler yaşayan sevgili dostlar bilirler ki;  heyecan ve korku, iyi şeyleri yapmaya motive edebildiği  gibi yenik de düşürebiliyor  insanı insana.

Her yıl hazırlanıp, sunulmaya çalışılan etkinliklere ulaşmayanlar, bu yazıyı bir  hatırlatma  sayabilirler. Damar Dergisinin  2001 yılı cumartesi buluşmalarının konu başlığı “Hayat Kültür-Sanat  ve Ben “di. Söz ustalarındı. Onlar anlattılar , bizler dinledik.:

Katılabildiğim buluşmalardan ilki  sevgili Hüseyin Atabaş’a ait, kendine özgü üslubuyla, doğduğu ilden başlayarak hayatında ve şiirinde imzası olan insanları olayları paylaşıyor bizimle.  O yıllar da, İlk şiir kitabı,”Gelecek” Özün yayınlarından çıkıyor (1975). Damar  dergisinin Aralık 1991  sayısında Vechi Timuroğlu onun şiiri için şöyle diyor: ”Hüseyin Atabaş , saf, sıcak duyarlıklı bir sevdayı büyütür şiirinde. Özlemlerle anımsadığı içli sevdalara tutulduğu da olur. Ne ki, onun şiiri,büyüyen yalnızlığını ve toplumsal karanlığımızı çocuk sesinde boğabilen,duru,aydınlık,ipek hışırtısı gibi derinden etkileyen duyarlıklar taşıyan bir şiirdir “.Sanıyorum İnsanların söyleyecek sözü olduğu sürece şairin de şiirin de olmaması kaçınılmaz. Onun “ ilkyaz töreninden”  birkaç dizesi ;

bulutları salıverdim gök yüzünden

           yüzünün bir damlası içime düştüğünde

           dünyalar yunar , arınır

           ben sende hep o arınmışlığı öptüm .

Diğer buluşma  Ahmet  Uysal ile. Babasının makasçı olarak işe başladığı dönemi ve o dönemin ona getirdiği zorlukları anlatırken Anadolu’nun sunduğu sıcaklığı ve içtenliği hissetmemeniz mümkün değil. Ali Püsküllüoğlu’yla yazışmalarını bilen arkadaşlarının ona yaşattıkları  heyecanı bugün gibi hatırlıyor Ahmet Uysal, sitemle karışık bir duyguyla. Ve Cahit Külebi’yle ilk karşılaşmasını anıyor. En çok da, bir yangında uçup giden şiir serüvenine, sahip olduğu tüm kitaplarını kaybedişine hayıflanıyor. Şiirle  bitiriyor söyleşisini ve sevgiyle.

(Ahmet Uysalla bir yaz günü, Nihat Kayabaşı)

 

Çocukluğunu anlatmaya babasının dükkanında , çaycı olarak çalıştığı günleri anımsayarak başlıyor Lütfiye Aydın. Her defasında karşısına alıp derslerini soran dişçi Hayri beyi hiç unutmuyor, sonradan öğreniyor ki; o yaşlarda bir kızı var, ve onun yerine koyuyor kendisini. Görmediği o tarihten sonra da göremeyeceği. Babasını anlatırken: “benim babam güzel adamdı, bugün edebiyatçı kimliği kazanmamın tek kaynağı” diyor . Özgüveni gelişmiş bir insan , durduğu yeri bilen olması onun, eseri belki de. İnsanın insanı yaktığı yerde olma yürekliliğini göstermiş olması, bunu kanıtlıyor. “Madımak “bu ülkenin utancı,”madımak “gerçek. İnsanın insana öfkesi.

Eğitimci, yazar ve sendikacı kimliğiyle Feyzullah Ertuğrul bir sonraki konuktu. Kurucu üyesi olduğu ve bir dönem başkanlığını yaptığı T.Ö.S’ün  yönetimini, kendisi gibi eğitimci arkadaşı Fakir Baykurt’a devrediyor, çünkü sürgün ediliyor Elazığ’a. Sonra işsizlik dönemi başlıyor, çocuk kitapları yazıp, kendi eliyle satarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Bir kaç yıl sonra Ankara’ya dönerek, Hacettepe üniversitesine girip, çalışmaya başlıyor.  Bir dönem CHP tarafından açılan, bugün hala tartışması yapılan enstitülerin eğitim sürecine tanık oluyor, aynı iktidar partisi tarafından  kapatıldığına, İsmet Paşanın kararı durdurma yetkisi varken engel olmadığına içerliyor. Bir de dönemin  Milli Eğitim bakanı   Hasan Ali Yücelin İstifaya varan kararına. Tüm yaşanılanların, çok partili döneme geçişin bir yansıma olduğunu söylüyor bize Feyzullah bey ve ekliyor “ İnsana üstünlük gücü veren bir daldır sanat, onun için sanatçı toplumdaki konumu açısından en iyiyi yapmakla yükümlüdür”.

Siyasal tarihimize renk katmış olan 68  kuşağı, kimilerine göre; bir çok insanın kişilik gelişiminde bir devrim gerçekleştirmiştir.” Suçum banka soymaktı” diyerek söze başlıyor Aydın Çubukçu. Malatya cezaevinde devam eden siyasi mücadelesin de kendini geliştiriyor. Söyleşide yöneltilen bir soruya karşılık  “değişim” için ;  nerede duracağını iyi tespit eden ve durduğu yerin arkasında olan yazar “ kendime nerede olmam gerektiğini sorduğum da  emeğin yanında olmam gerektiği cevabını alıyorum. Çünkü emeğin yanında olmak aynı zaman da sermayenin karşısında olmaktır ” diye ekliyor. Ve süreç içerisin de Alaattin Bilgi ile tanışıp,  dost olmasını bir şans olarak değerlendiriyor.

1946’ da Sivas’ta doğan ve öğretilerini babasından alarak büyüyen Çubukçu’ya, derslerde çok başarılı olmadığı için özel öğretmen tutuluyor. Kafasındaki farklılığı tespit eden hocası onu azat ediyor. Üniversitede de birçok bölüm değiştirmesine rağmen  en son basın yayın bölümüne karar veriyor, en iyi hocaları da orada tanıyor. Gazeteciliğinin yanında, yazın işçisi olarak çalışan  Çubukçu “ Edebiyatçı değilim, dünya ahvalinden bahseden adamım “ dese de, o tercihini edebiyattan ve  emekten yana kullanan “adam” dır

Söze bir şekilde başlanmalıdır  ve anlatılacak  ne ise anlatılmalıdır. Ama nasıl  onu, üç söyleşidir görüyorum. Bastonuna dayanarak  içeri giriyor ve ön sıralarda dinleyici koltuğunda yerini alıyor, sözünü ettiğim kişi Alaattin Bilgi. Öğrencilik yıllarında çok başarılı öğrenci olmadığından bahsederken   Fransızcayı  öğrenemediği için İngilizceye nasıl başladığını anlatıyor.Eğitimci olduğu yıllar da, bir dönem askeri okulda yaptığı öğretmenliğinden bahsederken “çok paşalar yetiştirdim, görüyorsunuz ya onlarda da emeğim geçmiş” esprisini yapıyor. Konuşmasına eklediği önemli bir anektodu var. Rusya’nın dağılma sürecinde  olduğu bir dönem sosyalist işçi partisi tarafından davet edilir. Davete iştirak eder ve oraya gider. Tanıştırıldığı kişiler arasında ermeni bir senatör de vardır. Ancak bu senatör bir Türk yazarla tanışmaktan bir hayli rahatsız olmuştur. Sonuç itibariyle Bilgi bu tanışma sonrası önemli bir tespit yapmıştır. Sosyalizmi kendi içinde oturtamayan bir zihniyetin çözülmesi kaçınılmazdır. Nitekim öyle olur.

Daha sonraki yıllarda hayatına kimler girmez, kimlerle el sıkışmaz ki. Sabahattin Eyüboğlu, Kadri Yörükoğlu, Saffet Nezihi Bölükbaşı gibi…

Birçok insan  okuduğu öykülerden dolayı yazarını sever. Birçoğu da  öykülerden sonra kendisinde kalana döner ve “evet bende yaşamıştım “ der. Mahmut  Makal  bu duyguları çok defalar hissettiren bir öykücüdür.

            “ Enstitüleri kapatanlar bir cinayet işlemiştir” diyerek söze başlıyor. Hakkı Tonguç için eğitimin Atatürk’üydü derken, Hasan AliYücel’den  bahsederken “ onlar olmasaydı eğitim enstitüleri olmazdı. Bu okulları kapatan bir zihniyet bugün edebiyatçılarını tanımayan bir nesil yetiştiriyor  “diyerek ortak bir fikri dile getiriyor.1950 ‘de ilk kitabı “Bizim Köy” yayınlanıyor. Bir dönem sonra da tutuklanıyor. Cezaevinden çıktıktan sonra da sürgünler başlıyor. Talip Apaydın onun için “yalın anlatımıyla köylünün derdini anlattı. Aydınlar sarsıldılar adeta , kitabın ortaya çıkışıyla “der.

Mahmut Makal “ bu ülkede  osmanlı’nın  özel günlerine bir  sürü bütçe ayrılıyor . Oysa Cumhuriyet rejmi osmanlıya alternatif olarak kurulmuştur… ” diyerek  konuşmasını “Edebiyatta benim önümü namuslu aydınlar açtı” sözleriyle bitiriyor. Kuşkusuz anlatılanlar  birilerinin biraz daha düşünmesini sağlayacaktır !

Söyleşiye son  olarak , sanatta otuzuncu yılını kutlayan  Edebiyatçılar Derneği başkanı Burhan Günel katılıyor. Geçmişinden söz ederken  anne ve babasının onda kalan etkilerini hissedebiliyorsunuz. İçselleştiriyorsunuz . Konya’da ve Çukurova’da geçen  zor yıllar  yazarın izleğinden sizinle başbaşa kalan. Her genç yazarda ( şair de ) olduğu gibi ihtiyacı olan  yardımı ilk Oktay Akbal’ dan alır. O bir başkasına gönderir ve böylece  hayatına katılan isimlerle öyküsü daha çok beslenip gelişir. İlk öyküsü “Düş gibi “ okuyucuyla buluşur. Aradan geçen yıllara 32 kitap sığdırır ( Öykü, Roman Şiir , Deneme-Eleştiri-İnceleme  ve çocuklar üzerine kitaplar ). Burhan  Günel söylediği şu cümleyle “bir arpa boyu yol”  gidebildiğimi ve yolumun hayli uzun olduğunu  biliyorum.  Sanatın ve güzelliğin  üst sınırı  olmadığının bilincindeyim” diyecek kadarda mütevazi olduğunu gösteriyor bize.

Hayatını tiyatral bir dille anlatan ve gülümseten yazarın yüzünde ki ifade gerilere gittikçe yerini, kırgın fakat kararlı çizgilere bırakıyor. O bu damardan beslenerek yazılarını kaleme almış. Hayata toplumcu  gerçekçi bir gözle bakmasının nedeni bu , günümüzde de geçerli olan nedenler. Bütün olumsuzluklara rağmen bir sanatçının yaşamı nasıl sorguladığı ve yaşamın neresinde durduğu önemlidir.

 

Aydanur Saraç

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s