“EY, İKİ ADIMLIK YERKÜRE/SENİN BÜTÜN ARKA BAHÇELERİNİ GÖRDÜM BEN”

Hani, ‘Hayatın neresinden dönülse kardır’ dizesi var ya Nilgün’ün, canım benim, ben yaşamın neresinden döneceğimi çoktan belirlemiştim. Nilgün Marmara’nın 29 yaşında, S. Plath’in şubat ayında intihar etmesi, benim de 29. yaşımın 29 şubatında intihar etmemi gerektirmezdi. Ama madem ki yaşamda kalmaya kendimi ikna edemiyordum, o zaman bir tarih belirlemeliydim ve 29. yaşımın 29 şubatını seçtim. Bu yüzden ‘Şubatta Saklambaç’a bir yığın başka sırla birlikte intihar edeceğim tarihi de gizlemiştim. Ne var ki, kitabımı bir türlü bastıramadım (o kitabı görmeden ölmek bana nasıl acı veriyor bilemezsiniz). Ama şimdi yaşamımın bu ayrım noktasında hiçbir yerde huzur bulamadığıma göre bu tarihi bekleyecek gücüm de kalmadı. Hem Zebercet de belirlediği tarihten önce intihar etmemiş miydi? (Kim bilir belki kendimle barışabilseydim…)” Z. Ekin Karabay.          

 

Nilgün Marmara  hakkında bahsedilirken intihar olgusuna da değinmek gerekiyor kuşkusuz. Nedenleri ve detayları bu yazıda tam ele alınmasa da bilimsel yaklaşımlara değinmekte yarar var. Çünkü intihar eylemi bireysel olmakla birlikte sosyolojik ve toplumsal öneme de sahip.

Tüm dünyada,  intihar ve intihar girişimleri için, ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda olduğu yazılır. İntihar ya da intihar eylemi nedir? *”İnsanın kendi kendisini cezalandırma veya kendisini kasıtlı olarak dünyadan ayırmak için girişilen eylem” ya da diğer bir anlamıyla” insanın yaşamına son vermek amacı ile yaptığı ve başarı ile sonuçlandırdığı patolojik bir davranış” olarak tanımlanır. Başka kaynaklara göre de davranışın başarılı olamamasının önemi yoktur. O da eylem olarak kabul edilir.

 

Çeşitli yaş gruplarında böylesine yaygın olan ve gerçekleştirilememesi durumlarında tekrar edilen intihar davranışı ya da intihar eylemi için uzmanlar;** “yaş, cinsiyet, psikiatrik bozukluklar, umutsuzluk hisleri, zorlu yaşam olayları, çocukluk dönemi yaşantıları, fiziksel ya da cinsel istismar, ailesel ve genetik faktörler, fiziksel hastalık öyküsü, psikososyal ve çevresel etkenler gibi çok çeşitli faktörler”in öneminden bahseder ve intihar biçimlerinde bölgesel farklılıkların, ekonomik ve sosyal statünün bu faktörlerde destekleyici rol oynadığından. Oysa intiharda amaç kişinin kendisini öldürmesi değildir. Dayanılmaz görünen bir soruna verilen cevaptır.*** Başka bir açıklamada ise “yaşamdan uzaklaşmak değil, kendine acı veren gerçekliğinden uzaklaşmak, kendi gerçekliğini değiştirme konusundaki bir çaresizliğin anlatımıdır”denilir. Bu durum, Freud’a göre ise “yaşam ilkesi”nin “ölüm ilkesi tarafından iptal” edilmesidir. Neresinden bakarsanız bakın, bilinçli bir tecih olduğu ve düşünsel hazırlık süreci geçirdikleri söylense de; anlık bir karar olmalı. Anlık ve güçlü bir ruh hali…

 

Nilgün Marmara, Sylvıa Plath üzerine hazırladığı tezinde yer verir bu saptamaya, ilginç bir buluşmadır aslında onlarınkisi. Aklıma işaretlenmiş buluşma olacağı geliyor, ancak yine de tez sonrası ölüme daha mı yakın hissetti kendisini diyorum. Sanatçı açısından intihar düşüncesinin altında yatan nedeni, şöyle açıklayacaktır Marmara: “Bazı sanatçılar verdikleri tepkiyi aşırılaştırıp, ıstırap verici bir şekilde kendi benliklerinden yoksun oldukları hissine kapılarak dünyada eylemlerde bulunmakatan vazgeçerler” Bu yorum kendi intiharına da açıklama getirebilir belki. Getirebilir mi? Olsa bile ya da bilinçli tercih olduğunu kabullensek bile düşünüyorum. İntihar eyleminde neler düşünülür? Değer mi, tüm eylemelerden vaz geçilir olmaya? Son eylem tüm eylemelerin toplamı mıdır?

″Sartre, İntihar dünyada var olmanın başka bir yoludur”der. Kişinin “kendi varlığının farkına varması mıdır”, “varlığının tanımını hiçlikle” sınaması mıdır? Öyle düşünülüyorsa; bedeli ağır bir son olmalı. Daha çok kaçış olarak düşünsem de intiharı; yaşamda acıyı atıl duruma getirmenin başka bir yolu olarak algılamaya ve yaşananları anlamlandırmaya çalışıyorum. Ölüm biçimleri ne olursa olsun: Pavese, Kafka, Woolf, Nerval, Mayakovski, Vincent Van Gogh, Sergey Yesenin, Silvia Plath, Attila Jozsef, İlhami Çiçek, Kaan İnce, Z. Ekin Karabay… vb. –hepsinin- dokunamadığı, dokunduğunda ise yaşama kanayan bir acısı olduğunu anlayabiliyorum. Paylaşılmanın belki de yararsız olduğunu düşündükleri o anları. Uzlaşmanın gereksizliğinden, bıçak sırtındaki sonsuzluğa varan vedaları…Bir hayat kaç kez yinelenir ki?. Bu büyük bir cesaretin sonrası. Bahçemizin eksik gülleri onlar.

 

İntiharlar duygusal anlamda geriye kalanlar için yıkım olsa da; aileler tarafından reddedilse de ve bundan utanılsa da, toplumsal ve devlet yönetimleri açısından iki uçlu öneme sahip. Geçmiş yüzyıllardan (Sanayi Devrimi ve Yunan düşüncesi içinde olmak üzere) itibaren intihar cinayet  sayılır. Bunun nedeni; -davranış biçimlerinin- devlet otoretisinin cezalandırma yöntemlerine ve doğa kanunlarına isyan anlamına gelmesi olarak gösterilmiştir. Diğer boyut ise, toplum sağlığı açısından değerlendirilebileceği gibi  dini ve ahlaki değerler açısından da ele alınabilir elbette. “Allah’ın verdiği canı sadece Allah”ın alıyor olması, bireysel yaşam hakkının “günah”la ilşikisine bir örnek olarak verilebilir. Ancak bu eğilimi taşıyan kişilerin intihar anında –günah ya da sevap ayrımını- düşünme mantığından uzakta yaşadıklarını sanırım hepimiz tahmin edebiliriz. Uzakta ama tek bir düşünceye odaklanmış şekilde. Kaldı ki, ideolojik tepki olarak gerçekleştirilen eylemler psikolojik temelli olan intihatların dışında tutulmalıdır. İntiharlar genel olarak ele alındığında; devlet otoritesi, toplumsal baskı, tanrısal korku ya da bireysel otoriteler engelleyici bir unsur olmaktan çıkıyor ve tetikleyici bir olgu haline de gelebiliyor. Çünkü her iki düşünce biçiminde de ortak olan otoritedir. İntihar ise bir karşı çıkış ve redediş noktasıdır. Yukarıda da bahsedildiği gibi bir yanıttır.

 

Duygusal boyutun, yaşanılan gerçekliği nasıl anlamlandırdığı ve nasıl algılayacağı ve gelecekte neyin temelini oluşturacağı, kişi açısından önemlidir ve diğerleri tarafından da önemsenmelidir. İster sanatçı, ister sıradan insanlar için intihar -ortak noktaları- öncelikle kendilerinden vaz geçme halleridir. Marmara, “Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi” kitabında, yer alan -“var olan otorite (her ne ise) tarafından tutuklanıp…”- devam eden cümlelerin ortasında parantez içine alınan kişisel düşünce, her türlü otoriteye, dayatmışlığa, duygusuzluğa, sahtekarlığa karşı ne düşündüğünün ipuçlarını verir. Ve belki de bunlar onun için önemi anlaşılmayan -sıradanlığa indirgenmiş-büyük beklentilerdi. Sıradanlık ise başkalarının elbette tek başına dayattığı süreç değildi.  Marmara açısından düşünüldüğünde, gözün gördüğü, kalbin, aklın ve başkalarının değiştiremediği olumsuz yaşanmışlık onun kendini bir savaşın içinde bulmasına neden olmuştur. Savaş meydanında kaybediş de vardır, kazanmak da.

 

Zaman Zaman bu tür kritik örneklerde ilişkilerin sağlamlığı kurtarıcı olabilir miydi? diye sorgulamaya çalışıyorum.Onun çok genç yaşta sevdiği yıldızlar gibi kaymasını ve pes etmesini kolaylaştıran  ya da ötekilerin vazgeçme özgürlüğünü kullanmasını engelleyen ne olabilirdi? Onun ve onların serüveninde en yakınları, arkadaşları, dostları gerçekten vardılar, ama nereye kadar vardılar okuyabildiklerimizle sınırlı. Ancak yavaş yavaş yaşamı yok saymaya başlayan şairi anlamak o kadar kolay olmamıştır. Fark edilmiyorsa insanları bir araya getiren araçlar ve amaçları düşünmek gerkiyor kuşkusuz. Benim aklıma gelen, dil olabilir, edebiyat olabilir, şiir olabilir ve bu ortaklık çıkar ilişkisi olabilir… Bu ilgilenmediğiniz bir yanı olabilir ya da çok ilgilendiğiniz bir yanı!… Ne yazık ki sadece amaçlar üzerinden kurgulanan ilişkiler yan anlamlar ve anlamsızlıklar yüklenerek “tüketiliyor”. Mutlak kendi içsel yolculukları zordu ve başa çıkabilecek kadar sağlam kişiliği yoktu, olabilir ancak bir insan ötekine/lerine kendi kapısını aralıyorsa  nefes almasını kolaylaştıracağı için yapıyordur bunu. Tarihte bu tür umursamazlıkların örnekleri görüldü ve günümüzde de görülmeye devam ediyor. Buna bağlı olarak  onun için dostları ne demişler, ona bakalım.

 

Cemal Süreya, 841. gün’de “Zelda”sını şöyle anlatıyor

Nilgün ölmüs. Besinci kattaki evinin penceresinden kendini asagi atarak canina kiymis. Ece Ayhan söyledi. Çok degisik bir insandi Zelda. Aksamları belli saatten sonra kisilik, hatta beden degistiriyor gibi gelirdi bana. Yüzü alarır, bakıslarina çok güzel, ama ürkütücü bir parıltı  eklenirdi. Çok da gençti. Sanırım ,otuzunada girmemişti dahaEce ile Gergedan için yaptııiıiz aylik söyleside ondan söyle söz ettim: Bu dünyayı baska bir hayatin bekleme salonu ya da vakit geçirme yeri olarak görüyordu.
Dönüp baktıgımda bir aıi da buluyorum Nilgün’ün yüzünde. O zamanlar görememisim. Bugün ortaya çııiyor.”

Nilgün’ün yüzünde kaçırılan başka neler vardı. Elbette çok şey.

“Nilgün Marmara’nın şiirinin dinamiğini oluşturan ruh durumu (ya da ruh durumları) ile yazı arasındaki ilişki sizce nedir? Nilgün Marmara’nın özel hayatına, şiirle olan ilişkisine dair anılar ya da birtakım diyaloglar hatırlıyor musunuz? “Ece Ayhan’a sorulur bu sorular, aslında 8 sorudan ikisini almak istedim, çünkü şair ve şair, şair ve dostlukları üzerinden kurduğum cümlelere denk gelen yanıtları bulmak istedim belki de. Ece Ayhan “128 Nilgün Marmara”sı için:

“Nilgün Marmara’nın şiirleri, yabancı etki aranıyorsa, en çok Dylan Thomas çizgisi vardır denebilir. Anglo-Sakson şiiri! (‘Milkwood’un Dylan Thomas’da ne anlama geldiğini bulursanız, bir ipucu yakalamış olursunuz. Nilgün Marmara’nın Kızıltoprak’ta, denize ters yönde, bir çığlık bile atmadan kendini 6. kattan aşağı bırakması üzerine ben ne söyleyebilirim ki. Kağan Önal, Perihan Marmara ve arkadaşları Gülseli inal, Mustafa Irgat, Emel Şahinkaya, Seyhan Erözçelik, Cezmi Ersöz, Ahmet Soysal., konuşabilirler bakın.Cihat Burak, pahasının sonucu için, kaç kez sormuştur bana “Ama niye?” Cemal Süreya hiçbir şey sormamıştı. Nejat Bayramoğlu ise “Bizim hiçbirimizin yapamadığı şeyi yaptı kız” demişti. İşte ancak bunları, bunları diyorum. Bu kadar. ” diyecektir. Neden Cemal Süreya “hiçbir şey” sormadı, bunun üzerinde durmalı mıyım bilmiyorum!..

“Büyük Nilgün”ünü, diğer adıyla Zelda’yı, 128 Nilgün Marmara’yı edebiyat camiasına ya da şiir çevresine tanıtan, İlhan Berk’tir. Ece Ayhan, Nilgün’ün ölümünden sonra kaleme aldığı yazısında öyle diyor. Ve arkasından çok şeyler yazılıp, çok şeyler söyleniyor. Ben ise sağlam ilişkilerin dostluklarda kurtarıcı rol oynayacağına inanıyorum.

Bütün bu psikoanaliz ve intihar nedenselliği içinde varılmaya çalışılan -ya da şairin varmaya çalıştığı- yer onu daraltan dünyayla savaşabileceğine inanmaması da olabilirdi belki. Bu gel-gitler, içsel çöküş, yeniden canlanma bilinci, bitişi,  günlüklere ve şiirlere yansıyor elbette.

          “Kırmızı Kahverengi Defter” günlüğünü okuyanlar; 1986 yılının Ağustos ayından sonra -ve öncesinde de var-  direncinin ciddi bir şekilde kırıldığını, ölüm imgesiyle çok fazla ilgilendiğini görür. 17 Eylül 1986 sonrası notlarında “Azımsanmayacak kadar ölmüşüm!/Azımsanmayacak denli ölüyüm!” der. Sayfa 51,53,55, ve 57’de Çöl, yalnızlığını, kaçışlarını, Ev, en yakınında onu güvensiz hissettireni; Dehliz,  kendi içselliğini, iç sesini; Tek sayı, netlik kazanmış korkularını; Çift sayı, alternatiflerini –denediği ama başaramadığı-; Elmas tanecikleri, umudu taşıdığını; Fal, yüzleşme anını anlatıyor bana. 14 Temmuz 1987 Çarşamba, sıkıldığı bir gündür. Beraber olduğu insanlardan uzaklaşmayı düşünürken neden onlarla, orada olduğunu anlamaya çalışacaktır ve İstanbul’a dönmek onu çok ürkütecektir. Binlerce düşü, dileği ve gerçekleştirmek istedikleri vardır.”Arzu yeterince varsa dönüştürme kolaylaşır” derken, “Megda Szaba, Yavru Ceylan’ı nasıl öldürüyor, onu özgürleştirmekle öldürmek arasında hiçbir fark yoktur belki de”diye yazacaktır. 9 Ağustos 1987’de ise notlarına şu cümleyi ekleyecektir.”…Dilsizliğimi, uzam ve insanın eksikliğinin genliğinde öğrendim. Çöl görmüş bir hali var! Ölürken kahkahamı ona bırakacağım…” Bunu sorgulamalarla ve hesaplaşmalarla yapıyor. Ve bekleme salonunda ona merhaba diyen birçok insanı bu hesaplaşmaya katarak bitiriyor notlarını.

Ve Marmara’nın, birey olarak yaşadığı yanlızlıklar, kırılmalar, düşle-gerçeğin girift hali en çok da şiirde hissediliyor. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” kitabında şiirlerinin izleği zor bir çizginin üstünde yol alıyor- bireysel ilişkilerinde ve bunun içsel yansımalarında etkili olan kırılmaları anlatıyor  ve tema olarak her şiir, şairin yanlızlığına dönüp geliyor. 1977’den 1980’e kadar olan şiirlerinde içsel durumlar ve psişik nedenler sorgulanıyor.“Çiçek Dürbünü Benzetisi İyimserce”,“Zorunlu Tünel” ve “Kopuş Beklentisi”inde yer alan sunular ve adı geçen şiirlerde bu olgular rahatlıkla görülebilir.”Ancak Yazgıdır Bu” şiirinde diğerlerinden farklı olarak çocukluğuna varan bir ayrıntı saklıdır. Ev ve  anne  imgesi ile -bu gerçeklikle- kendisi arasında ki özel alanı sorgular. Aynı ve daha yüksek sesle yapılan sorgulama “Dönüşsüz Yara”da net bir şekilde yer alıyor.

Sen ne getirdin çocukluğundan? Şen kahkahalar ulumalar dona kalmalar mı?

..…

Nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun anılarıma düz baktıran

Ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım, Dantelalı tafta yumuşaklıkla,

Savaşırdım kovmaya çifte yetkeyi, hiçlemeye annemi ve uykuyu

Öğle sonralarından ürkünç odaların!

Beni aşağılayan sarsan,

Aşan bizleri mor birliktelik” (“Ancak Yazgıdır Bu”)

1980 Mayıs’ından ve 1986’dan  sonra yazılan şiirlerde çok sık rastlanan sorgulamalar ve psişik kaygılara ölüm imgesi eklenmeye başlıyor. Haziran 1980 tarihli şiiri, “Öte Işıkların Arzusu” bu şiirlerden sadece bir tanesidir. Ancak 1980’lere kadar yazılan şiirler, çok uzun cümlelerle kurulmuş dizelerden oluşmakta, iç ritmi düşük ve düzyazıya daha yakın okuyucuyu yoran bir yapıya sahip. Aynı yılın ikinci yarısından sonra yazılan şiirleri, dil açısından rahat, yalın ve ritmi hissedilir bir değişiklik yaşıyor.Elbette duygusal değişmeleri de.1986 ve 1987 yılları şiir dilini tam anlamıyla yakaladığı yıllar olmuş ki, enteresan biçimde yaşamla ilişkilerini sorgulama sürecinde daha depresif olması beklenen şiir dili tam tersine dizeler arası ilişkilerde, şiir genelinde; tema ve anlatım niteliği bakımından başarılı bir şekilde yansımıştır.Anlaşılabilirlik, yalınlık ön plandadır.

Düşünüyorum, Nilgün Marmara denilince aklıma neler geliyor; yazdığı şiirlerin, günlüklerin ve Sylvia Plath üzerine hazırladığı tezinin kitaplaşmış halini göremediğini hatırlıyorum, günlüklerinde son tarihin Ağustos 1987, şiirlerinde ise  Nisan- Eylül 1987 tarihinin işaretlendiğini not ediyorum. 29 yaşında  ölüme  bu kadar erken yol almasaydı, Nilgün Marmara  bir az daha sabır gösterseydi bugün şiir anlanında konuşan biri olacaktı, aklımdan geçenler bunlar.

 

Kırmızı Kahverengi Defter’in kapağına geri dönüyor ve şu cümleleri kuruyorum. Pencerenin dışındasın. Güneş iki ağacın arasından parıldıyor. Oysa korkunç bir gece gibi duruyorsun. Sen kime ve nereye bakıyorsun? Baktığın oda “hangi gezegene” açılıyor.

 

                                                      

 

Kaynakça

 

*Dr.Levent Akduygu

İntihar nedir, Nedenleri?

akduygu.com

-**İnci Meltem Atay, Duru Gündoğar

İntihar Davranışında Risk Faktörleri: Bir gözden geçirme.

Kriz Dergisi (cilt 12, sayı 3, 2004)

-Nilgün Marmara

Kırmızı Kahve Rengi defter ( Telos yayıncılık, Haz: Günseli İnal, mayıs,1993)

Daktiloya Çekilmiş Şiirler  (Telos yayıncılık, Haz: Perihan Marmara, mart 2002)

Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi ( Everest yayınları, ingilizce’den çeviri, Dost Körpe, şubat 2005)

Ece Ayhan (şairin ölümünden sonra kaleme aldığı yazı)

tr.wikipedia.org/wiki/Nilgün_Marmara

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s