TÜM ŞAİRLER KENDİ CİNSİYETİNE DÖNEBİLİRLER ARTIK

Her  üründe olduğu gibi şiirin de bir alt betiği vardır.. Kendi içinde öyküsünü kurar  ve anlatır. En ince ayrıntısıyla ve en yalın (öyküsel dil ise, fondadır ). Şiirle evlilik, onunla buluştuğun/uz, onu çalıştığın/ız noktada, onunla boyut değiştirmektir. Sizi sözcüklerle tanıştıran o enerji şiirin büyüsüyle ilgilidir.Ya da  ilgilendiğiniz sanatın büyüsü ile. Şiir, şairinin içsel serüvenin de yolunu buluyor ve nasıl şekil alacağına da kendisi karar veriyor. Şairin onunla oynaması kadar, şiirin şairi yönlendirmesi de doğal. Daha sorası” şairin şiirine yabancılaşması” bir okur olması sürecidir. Neyi nasıl düşünüyor ve hayata nasıl geçiriyorsak aynada kendimizi  öyle buluyoruz. Bu bakış, bakmak değil de görmekle ilgili ise, daha fazlasını gerçekleştirmek mümkün.

Öyleyse  yaşamda şirin bir karşılığı olmayabilir mi ? Şiirin bir iktidar alanı yarattığını ve kişinin kendini gerçekleştirdiği iç merkezi, içevi olduğunu düşünürsek, o zaman bir insanın kendi ihtilalini yaratan şiirin hayatta bir karşılığı olmayışından söz edilmemeli. Belki birebir karşılığı olmadığından ya da ekonomik anlamda var olmayan karşılığından söz etmek mümkün diye bir yanıt verilebilir.. Ayrıca yaşamda emek verilen hangi düşüncenin, yapılan işin ve beklentinin karşılığı var ki ! Yüzyıllarca şairin / şiirin örgütleyici yanından, kendini fark ettirme özelliğinden ve geleceğe ilişkin tespitleri yapabilme yetisinden korkulmuş, bu yüzden dışlanmaya çalışılmıştır. Eğer bir işlevi  ve karşılığı yoksa neden  zorlu bir serüven yaşadı şair ve şiir ?

Yaşamdaki karşılığını bulması ise ; var olan tekil ya da çoğul beklentilerle ne kadar örtüştüğüyle de ilgili. Ya da yaşamı nasıl içselleştirdiğinizle.  İşte bu yüzden; herkesçe bilinen muhalif yanıyla arkada kalmayı sevmeyen şiir, üstü örtüldükçe bunu lehine çeviren bir nergis kadar direngen oluyor.. Yaşanılan olumsuzluklar karşısında yapılabilecek bir şeyler var. Ve şiir kendi evrenini, kendi varoluş nedenini işaret etmekle kalmayıp gösteriyor. Başka iktidarları tanıması, onun bu kararlılığını  mücadeleden yana, ama hep bir güzellik için kullanmasını sağlıyor. Sırası gelmişken L. Aragon’dan “şiir sanatı, çirkini güzele dönüştürmenin simyasıdır ” cümlesini hatırlatmak isterim. Şiirin,  sağladıkları için de sarsıcı ve yıkıcı yanıyla önde durması bir gereklilik. .Öte yandan bu özellikleriyle şiirde kendi iktidar sahasını oluşturmuyor mu, bir kazanım için eşit şartlarda olmak gerekmez mi,  gibi  soruları  sormak da mümkün.

Şiirde  güzellik  ve yıkım ; duruş açısından ne kadar uzaksa, sonuç açısından da birbiriyle o kadar ilişkili. Ortaya çıkarılan her doğru üretim deneyimlerin ürünü olmaktan ileri giderek  somut olana varıyor. Bu varış öncesinde kötünün ve iyinin  karşıtlığı tartışılmış ve yanıt bulunmuş olsa da evren sürdükçe ikisinin tezatlığı devam edecektir, etmelidir de. Şiir, çelişkilerin, hesaplaşmaların söylendiği arenadır denilebilir, ancak çözüm anlamında bir görev yüklemek haksızlıktır.  İçsel bakışın sorgulanmasına ya da tavrın  açığa çıkmasına olanak verir.

Bunlarla birlikte şiir (ister bireysel , ister toplumcu – gerçekçi olsun) üreticisinin kaleminden çıktığı ve okuyucusuyla buluştuğu andan itibaren de toplumsal bir yapının içinde yerini alır. Bir anda okuyucu üzerinde olağanüstü değişiklikler yaratmayabilir ancak onun kendi serüvenini başlatmasını sağlar. Kişisel gelişim ve toplumsal dönüşüm de bir uyarıcıdır çünkü. Bunların da ( zamanla)  toplumsal bir  tepkiyi oluşturabileceğini düşünürsek şiirin işlevi hiç de yabana atılacak gibi değildir. Hem okuyucu, hem de şair için.

Bu farklılığı yaratan şair ve şiir,  kendi yaralarını da iyileştirebilir. Belirlediği yöntemlerle, yetkinliğiyle ve kendini bağışlayarak. Ki bu bağışlama birçok şairin kendi ekseninde kayıp oluşlarını  yeniden var edebilmesi anlamına gelecektir. Bu var oluşta sınırlarınızı zorlayansa ambarınızda sahip olduklarınız, değerleriniz ve bunların sanatsal bir ürün olarak şekil alması sürecidir. Kaldı ki şiirin ‘derdi’  heves olmadığı gibi,  evrende var olan tüm canlı ve cansız varlıklar için hayatta kalmaktır amacı. Şair  bu amacın gerçekleşmesi için bir aracıdır. Doğanın ona sunduğu güç ve sanat ruhuyla. ..

Şiirin hayat bulması, dingin ya da hiperaktif ruh halinizin tavana vurmasına, isimsiz bir çocuğun size gülümsemesine işarettir. Ne kadar süreceği belli olmayan bu bekleyiş sizi, yorgun, ama bir o kadarda mutlu edinceye kadar devam edecektir. Bu noktada bütün erkek şairler kadın, kadın şairlerde erildir. Şair ve şiir ilişkisindeki bu önemli birliktelik evrensel bir dil içindir. Kendini anlatan  şiir için susma zamanı .

Şimdi tüm şairler kendi cinsiyetine dönebilirler artık

 

Aydanur Saraç

nisan 2002 / Kırşehir

 

Reklamlar

SORUN ŞİİRDE Mİ, BİZDE Mİ?

Turgut Uyar’ın saptamasıyla “toplum değişiyor, insanın yeri değişiyor, insanın ilişkileri değişiyor ve sorunlar değişiyor” Nedir değişim, sözlükte birçok anlamı olmasına rağmen ilk aklıma gelen iki ayrı kısa tanımı yazmak istiyorum. Durduğunuz noktadan başlayarak algılarınızla hayatınıza, yeni çizgi/ çizgiler katmak ya da her hangi bir konu, durum veya düşüncede yeni bir bakış açısı yakalayabilmektir denilebilir.. Sözlüğe bağlı kalmak istemiyorum, nedenine gelince herkesin kendi yaşam pratiğinde değişimin kendisi tarafından tanımlanabileceği gerçeğinden yola çıkıyorum.. Bu da değişimi fark etmenin başka bir yolu. Benzemenin aynılığa, durağanlığa işaret ettiğini varsayarsak, bir gerileme sürecini başlattığını söyleyebilir miyiz, elbette söyleyebiliriz. Tek tip, dayatıcı, kırıcı, uzaklaştırıcı, asosyal yapıyı temellendirici bir anomali yaşanıyor, yaşatılıyor. Aynılığın toplamı bize neyi veriyor, sanırım kendisini. Sosyo-ekonomik olumsuzluklarla birlikte yaşamımızın her alanın da önemli yer eden bu konu, şair ve şiir ekseninde daraltılmış olsa bile yansımalardan nasıl etkilendiğimiz çok açık.

Şair salt şiirle mutlu olabilir mi? Şiirin bizlere kazandırdığı inceliklerle. Yaşamın neresinde yer aldığımız, pratikte ne kadar şiir/şair olduğumuz sorusuyla başlayan bu cümle çok mu sıradan sizce. Sahi bir ifade sorunumuz mu var? Şairin şairle, şairin kendisiyle, şairin ötekileriyle olan ilişkilerinde. Şiir kendi yalnızlığını sözcüklerle imgelerle…aşarken, öznesi ne yapıyor? Tıkandığını sandığımız noktada şiiri kurtarmaya çalışırken kendimize bir soralım; sorun şiirde mi, bizim de mi? Algılarımızın kendimizle sınırlı olmaması toplumsal bir varlık olduğumuzu gösteriyorsa da /önemli bir değeri de fark etmemizi sağlıyordur belki: Birbirimizi anlayabilmeyi ve saygı duymayı… asıl sorgulamak istediğim değişim sürecinin ilişkilere nasıl yansıdığı, yaşanılan kirliliğe nasıl etki sağladığı, olumsuz etki sağlanmasına rağmen hâlâ mutlu olunabilmesinin ilginçliği ve tezatlığıdır.

Yapılan iş, oluş, sonuç itibariyle yapan ve işleyen insanları bağlayacağına göre, elbette neden sonuç ilişkisiyle değerlendirmek ve nedenler arasına şair(ler) faktörünü de koymak gerekiyor. Bu ilişki bağlamında genç şairlerin bulunduğu çizgiyi görmek belki de. Dışardan bakıldığında görülen tabloyu netleştirelim öncelikle: ustalardan genç kuşağa varan- onların da kendi aralarında- yaşadığı bir kopuş ve bir güvensizlik ilk gözlemlenen. 1970’ lere, 1980 ‘lere ve 1990’lara baktığınızda veya ondan önceki sürece, örnekleri görebilirsiniz. Herkes kendi döneminin tanıklığını yapmış, kazanımlarını ya da kaybedişlerini yaşamıştır çünkü. Tam da bu noktada birlikteliklerin ortak paydalara dönüştüğünü fark etmişlerdir birçoğu. Biz böyle bir iletişim ağında şiirle olan zenginliğimizi çoğaltmaya çalışıyoruz. (maalesef  ki yeni yetişen -genç- okuyucu kitlesi de şiiri bir sanat dalı değil bir eğlence aracı olarak görüyor). Sanırım farklı şeyler beklenildiğine inandığım genç şairin dolaşıma bir öncekilerden farklı bir duyguyla ürün veremeyişi de bu yüzden. İstisnaları göz ardı etmediğimizi ve bu durumun kişiden kişiye farklılık gösterdiğinin bilincindeyiz. Yine de ustaların penceresinden gençleri *Yalnız, genç olmayı şair ve şiir açısından biyolojik bir değer olarak ele almak yanıltıcı olabilir. Ancak bir şeye yanıt arıyorum, önemli olan ne; ne söylediğimiz mi, nasıl söylediğimiz mi? İkisi de önemsenmelidir, söylenilen ve nasıl söylendiği birbirini tamamlamıyorsa oturmayan bir şeylerin varlığı rahatsız edici olacaktır kuşkusuz.  Ne ki, bu bilinç kişinin yaşadığı çevresiyle, kişisel sorumluluklarıyla, teknik ve teorik donanımıyla, kültürel aktarımları gibi birçok özellikleri ile gelişecektir. Diğer yandan bu etkileşimin muhatabı olarak yer edinmeye çalışanların, bizden bir öncekine ya da bir sonrakine ulaşabilmesinin yolu, ne acıdır ki erk’ini ilan etmiş dergilerde yer alınmasıyla, isim yapmış bir yayınevinden kitabının çıkmasıyla ya da alınan ödüllerle orantılı. Ve şairin /şiirin özelindeki çevre kirliliği de böyle başlıyor. Seçilmişler arasında olmak sizin için ne kadar önemli? Önemliyse, görmezlikten gelme/gelinme mantığına kendiniz bir açılım sağlamalısınız.

Duygu anatomisinde kendinize yer açmaya çalışırken, bu travma (canlı üzerinde beden ve ruh açısından etkili yaralanma) ile uğraşırken, bir boşluğa seslendiğinizi fark ediyorsunuzdur mutlaka. Sonra, yanlış yerde olduğunuz kuşkusunu yaşıyorsunuz ve hesaplaşmalar geliyor arkasından. Artık bütün mesele gitmek ya da kalmaktır. Gitmek ya da kalmakta varılmak istenen nokta; kendinizden çok başkalarının sizi nasıl anlayıp yanıtladıklarıdır. Konuya örnek oluşturması açısında (tanıtım yazılarının azlığından da söz edilebilir, kimlerin ön plana çıkarılıp, kimlerin çıkarılmadığından) eleştiri eksikliğinden bahsetmek doğru bir yaklaşım olabilir. Öncelikle sıkıntı edebi ve öğretici eleştiri de yaşanmaktadır. Mesaj sadece deneyimli şair ve yazarlara değil kuşkusuz, gençlere de. Çünkü eleştiri sahibini, sahiplerini arıyor. Cemal Süreya 1971 yılında kaleme aldığı ‘Eleştirmenler’ yazısında genel bir değerlendirme yaptıktan sonra (ki bu eleştirilerin ‘kuşak kaygısı’ güdülerek yapılması ve ‘bir kişinin eleştirmeni, daha doğrusu partizanı’ olunması… gibi ilgi çekici değerlendirmeleri var ) bunları nedenleriyle açıklar ve şu kanıya varır, özellikle 1960 kuşağı eleştirmeni**” Türk edebiyatını daha çok çıkmakta olan dergilerdeki verimleri temel alarak değerlendirme eğiliminde… Nesnellik araştırmayla kazanılabilir. İzlenimciliğin başarısı ise yalnız ona bağlıdır. Eleştirmenler arasındaki diyalog da ancak o zaman doğabilir. Bugün böyle bir diyalog yok. Çalışmalar tek tek kalıyor. Kimse öbürünün bir bulgusunu, bir katkısını temel almıyor. Bu yüzden varılan sonuçlar hemen her zaman çok başka olabiliyor. Bir değer karmaşası içindeyiz bugün. Kim değerli, kim değil, belli değil. Eleştiri, edebiyatı açımlayıcı, zenginleştirici bir işlevi küçümser gibi. Tersine yönetmek istiyor onu” diyor ve dönemin yeni yetişen genç eleştirmenlerinin geleceği hakkında da ciddi endişeleri olduğunu ekliyor. Dönemin genç eleştirmenleri bugünün iyi yerlerinde olanlardır. Ancak göz önünde olan ve reklamları çok yayınlanan yazarlarla ilgilenmektedirler. Sanırım bu ülkenin geriye kalan genç yazarları ya da şairleri bu işi bilmiyorlar. Cemal Süreya’dan yaptığım alıntıyla günümüz anlayışı arasında bir ilgi kuruyor olmam eleştiri geleneğimizde, edebiyat insanları arasındaki ilişkilerde ne az şeyin değiştiğini göstermiyor mu?  Konumuzu güncellediğimizde kitabı yeni çıkan bir şairin eleştiriden yana ya da var olabilme yarışında kaçta kaç şansı vardır. Bizim anladığımız, edebi anlamda varlık gösterebilmek için, her (genç) şairin arkasında bir gücü olması gerektiğidir. Bu düşünce biçimi etik bir çerçeveye oturtturulabilir mi? Sanırım hayır. Sanat adına yapılan bir çok harekette ahlaki kuralların hiçe sayıldığı gibi. Aksini düşünelim bir değer olduğunuzun hissettirilmesi hem (genç) şairlerin yolunun açılmasını, hem de “desteklemek” kelimesinin içinin boş kalmamasını sağlayacaktır kanımca.

Yazmayı düşündüğüm ve birçoğumuzun da bildiğini sandığım gerçekler bir olasılığı değil, daha fazlasını düşündürüyor bize. Kirlenmeye ve yalnızlaşmaya katkı sağladığımız diğer olmazsa olmazlara bakalım.

Dergilerdeki yayım politikaları, iktidar savaşları mesela: Editörlerin ya da yazı gruplarının yayın çizgisi önemli bir baraj öncelikle. Bir grup şairin ve yine bazı dergi editörlerinin yer edinmiş isimlerin ya da kendilerinin dışında şairleri takip etmedikleri gerçeği var ki saklamaya gerek yok. İllere göre dağılan edebiyat seviciliği, o il sınırları içerisinde kalan dergilerin baz alınışı kronikleşmiş bir mantığı ön plana çıkarıyor, görmezlikten gelme mantığını. Ve eğer kitaplı bir şairseniz, editörünüz sadece kitap çıkarmakla size karşı sorumlu olduğunu düşünüyorsa (oysa editör edebi olduğunu düşündüğü dosya için, şairi ya da yazarı için önemli bir yerdedir): tanıtımların söz verilen yerlerde, zamanında yapılmasını, yazarın etkinliklere katılımının sağlanmasını, kitapevlerinde kitapların yer almasını sağlayan koşulları oluşturması gibi… birbirini izleyen sorumlulukları yerine getirmiyorsa… Editör ve şairi arasındaki ilişkinin sadece meta ilişkisi olarak kalması kaçınılmaz bir sonucu doğuracaktır. Bu duruma ilaveten bir yayınevinin kendi yazarları arasında ayrım yapıyor olması ve maddi anlamda sürüm yapacak kitapların ön plana çıkarılması nasıl bir politikadır? İnanılmayan bir kitapsa neden basılıyor örneğin. Basımı yapıldı neden aynı olanaklardan yararlanamıyor? Bu şekilde yakındığımız sorunların yaşanmasına, yaşamasına ve devamına fazlasıyla ortam sağlanmış olunacak ki, bu hiç de etik durmayacaktır. Bu anlayıştan bağımsız hareket edebilen dergicilerimiz, yayım evlerimiz var mıdır? Kuşkusuz vardır… biliyoruz ki kazanan ve genç kalan şiir olacaktır.

Yarışmalara değinmeden geçmek haksızlık olur; bilinen ahbap-çavuş ilişkisinin nasıl hayal kırıklığı yaratığını, nasıl güven kaybettirdiğini söylemeye gerek var mı, belki bir öneri, birinci seçmek yerine kitaplaştırılacak birden fazla dosyayı ön plana çıkarmak ‘hepsi iyiydi ancak birisi kazanmalıydı’ zorunluluğunu ortadan kaldırabilir. Yine birçok şairin ekonomik koşullarını iyileştiremediği için yarışmaların sunduğu kolaylıklardan yararlanmayı amaçlaması, inanmadıkları bir olaya katkı sağlamalarına neden oluyor ki o da başka bir yara.

Genel olarak bireysel ilişkiler, çizgi yakınlığı, poetik yapı… vs ‘i içeren değerlendirmeler tıkanmayı çözümlemeye yetmiyor, anlamlıda durmuyor zaten. Deneyimli şair ve genç şair arasındaki alaylı eğitim nesnel olmadığı sürece şairin ve şiirin tekrarını sağlayacaktır ki, bu belki de en tehlikeli olandır. Ve son olarak bu sıralamaya popüler bir anlayışın uzantısı olan isim – ürün çekişmesi, görsel anlamda ( klipler, reklam aracı olan dizeler, ürün ortada yokken aylar öncesinden pazarlanıyor olma mantığı ve bunların kaynağını oluşturan parasal dayatmalar) tekkeleşmeyi sağladığı gibi niteliksiz eserlerin ortaya çıkışını da engellemiyor.

Bunların hepsi bence aramızda ki kopuşa, ben merkeziyetçi anlayışa,  duygusuzluğumuza, meta ilişkisindeki benzeşmelere, ilişkileri kullanmada ki ustalığımıza, değişen ve güzelleşmeyen bir hayata çanak tutuyor. Yaratım gücümüzün, sürecimizin kullanımı ve yararlı olması kişilerin tasarruflarındadır, müdahale edebilme olanağını vermeyebilir bu güç, ancak bir ötekine varacak iletişimin yollarını açık tutmamızda önemli bir araç. T. Uyarın cümlesine bir vurgu yapmak istiyorum. Toplumsal değişim (icraatımıza yansımaları, bunların pratikte kullanabilirliği, güvenliği, kolaylaştırıcılığı) hayatımızı ne kadar kolaylaştırıyorsa o kadar zorlaştırıyor.  Elde edilen bir yapının kendi içinde ki çelişkisi de insanı yoruyor. Her mekanik üretim ya da teknolojik kolaylık bir araç olmaktan çok yaşam biçimi oluyor, yönlendiriyor. İletişim ağı zenginleşirken içimiz zayıflıyor sanırım.

Evet, doğamız gereği değişim vardır değişiyoruz da, ancak birbirimize, yarına olan sorumluluğumuzu unutarak. Kişiler bu değişimi yakalayamıyorsa, şiir bu değişimi kaldıramıyorsa, anlatımı rahatlatacak biçimi ve içeriği iyi kurgulayamıyorsa şair, örnekler görülmeye devam ediyor/edecektir. Hayatın içinde olduğunu zanneden ama dışında kalanlarda saptanan bir virüsten bahsediliyor. Tanımlanıp karşıt bir tavır geliştirilmediği sürece en güçlü olan o, kaybeden ise biziz. Sanırım sorunun kişilerle olduğu sonucuna varmış olmamız şaşırtmıyordur bizi. Olmamız diyorum çünkü tekil bir anlatımın arkasında çoğul bir güç var. Her dönem şiirin çıkmazına dair yapılan tartışmalarda (sadece tartışma noktasında kaldığı için midir nedir, yarım bırakılmış yanıtları, çözümsüzlüğünü de içinde saklıyor ve bu tartışmalar her dönem varlığını bir sonraki sürece aynı şekilde aktarıyor ) içsel sorgulamalar da yapılabilir mi? Çünkü sorun bizde mi, şiirde mi’ye, ne kadar anlıyorsak/algılıyorsak o kadar yanıt veriliyor.

Sonuç olarak kendimize dönüp, şair ve şiir içinde bulunduğu çıkmazı rahatlatabilirdi belki, öncelikle kendimizden arınmayı başarabilseydik demekle yetiniyorum.

 

*Oktay Taftalı ( Ahlak, Estetik ve Şiir)

**Cemal Süreya (Toplu Yazılar I)

                                                                                              Aydanur Saraç

Haziran 2003/kırşehir

İKİNCİ YENİ  YA DA ŞİİRİN DEĞİŞEN YÜZÜ

Osmanlı  sürecinde ve  Türk Edebiyatı’nda Edebi Hareketler

1839‘da, kültürel ve siyasi hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkan Tanzimat Fermanı  (Tanzimat-ı Hayriye veya Gülhane Hatt-ı Humayun) denilen yenileşme hareketinin uygulamaya konulmasıyla; siyasî, edebî ve toplumsal hayata ilişkin olarak batıya yönelim başlamış oldu. Siyasi hareketlerde gelişmelerle ilk defa anayasal düzen için adım atılmış, bu fermanla padişahın otoritesi sarsılırken, toplumsal düzen içerisinde de bunun yansımaları hissedilmiştir elbette. Örneğin, azınlık hakları netleştirilmiştir. Mal edinme ve miras bırakmaları konusunda düzenlemeler yapılmıştır. Vergiler adil bir şekilde yeniden düzenlenmiştir.

Edebiyata olan yansımaları ise, nesirde, anlatım biçiminde yenilik sağlayan ve şiirde Divan’ın “parça güzelliği” anlayışı yerine, “bütünün güzelliği” ve “ konu birliği” ne önem verilmiştir. Bu anlamada edebiyatta ki ilk hareket yenileşme etkisinde gelişmiş Servet-i Fünun’dur. Bir anlamda divan edebiyatının katı biçiminden kurtulmaya çalışan Tanzimat Edebiyatı’nın da devamı niteliğindedir. 1896 ile 1901 yılları arasında ki dönemi kapsayan Serveti Fünun (Edebiyatı Cedideciler) hareketi genel anlamda Batı Edebiyatı ile bir tanışma sürecidir. Batı edebiyatından etkilenmeleri estetik, edebiyat, edebî zevk, edebiyatta tenkit, edebiyat ve şiir, şiirde konu, vezin, kafiye, nazım şekilleri, hikâye, roman, edebiyat devreleri, eski-yeni tenkit düzeyinde kalmıştır. Hareketin uzantısı olan dergi uzun zaman yaşamaya devam etmiştir.

Servet-i Fünuncular kadar etkili olamayan, 1908 de kurulan ve 1912 de dağılan Fecri Aticiler belirli bir ilke çerçevesinde bir çıkış göstermemişler daha çok bir grup bilinci içerisinde üretimlerine devam etmişler. Şiir için önemli bir çalışma ortaya koyamayan Fecri Ati topluluğu daha sonraları amaçlarını “Sanat, şahsi ve muhteremdirolarak açıklarlar.

1911 yılı  ve sonrasında Osmanlı’nın her anlamda gücünü kaybedişi ile başlayan Türkçülük önemli önem kazanmış tam da bu noktada “Genç Kalem” dergisinde bir araya gelen bir grup, Milli Edebiyat’ın oluşmasını sağlamışlardır. (Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Ziya Gökalp) Amaçları: Dilde sadeleşmeye gitmektir; “yabancı kelimeler atılmalı, ancak Türkçeye yerleşmiş kelimeler Türkçe gibi kullanılmaya devam edilmelidir.” Şiirde hece ölçüsüne sadık kalınmalıdır. Edebiyat halka hizmet etmelidir ve halkın sıkıntıları konu edilmelidir.

Aruz’dan heceye geçiş de önemli rol oynayan ve Hece ölçüsünün genellikle 11’li (bugün benim/ efkarım var/ zarım var = 4+4+3) ve 14’lü kalıbını (söylenmemiş masal gibi Anadolu’muz = 7+7) kullanan Beş Hececiler Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı kalarak, halk şiirimizin geleneğinden yararlanmışlardır. Anadolu halkının yaşayışını şiirde coşkulu bir dille işlerken, günlük kullandıkları dil sanatsal söyleyişten uzak konuşma dilidir. Yine de yeni biçimsel arayışlar içinde şiir örnekleri vermişlerdir.

Görülüyor ki yukarıda bahsedilen akımlar ya da hareketler hep birbirinin devamı  niteliğinde olmuşlar ve yeni bir söylemi eskisini değiştirerek değil olumlayarak koymuşlardır. Asıl bu anlamda ilk kırılma ve -Milli Edebiyat şairlerine ve Beş hececilere karşı- tavır Yedi Meşaleciler de görülmektedir. Asıl çıkış noktaları hem doğu hem de batı edebiyatından sıyrılmak ve öze dönmektir. Çok ses getirmese de bu tavır, o dönem için hem ideolojik hem de edebi bir çıkış sağlamıştır. 1928 de  Servet-i Fünun dergisinde  çıkış nedenlerini “Yalın, kolay anlaşılır, düz anlatımlı, milli temalarla dolu bu şiir anlayışına” karşı olduklarını açıklamışlardır. (Sabri Esat Siyavuşgil,Yaşar Nabi Nayır, Vasfi Mahir Kocatürk, Ziya Osman Saba, Cevdet Kudret Solok, Kenan, Hulisi Koray, Muammer Lütfi). Yedi Meşalecilerden sonra ortaya çıkan tüm küçük ya da büyük hareketler de hep bir önceki sürecin eleştirisini yapmış ve çok uzun ömürlü olmasalar da yeni bir şey söyleme iddiasında bulunmuşlardır.

Cumhuriyet Dönemi şiirinde önemli kırılma noktası yaratan İkinci Yeni hareketi Modern Türk şiirinin temelini oluşturmakta ve etkilerini hala sürdürmektedir. Denilebilir ki dünya şiirin kapısını  aralamıştır bu çıkışı ile. Ancak yine de birbirinden farklı  gözükse de Garipçilerin (Birinci Yeni) bu anlamda bir ilk olduğunu düşünüyorum. Toplumcu Gerçekçi Kuşağın ise böyle bir iddiası  olmadığı gibi onlar farklı bir damardan geliyor ve şiirlerini toplumsal hareketler ve yaşam biçimleri etkiliyordu. İkinci Yeni;  Realizmin modern şiirdeki yansıması olan 1940’larda ortaya çıkan toplumcu kuşağa ve 1950‘li yıllarda ortaya çıkan Garipçiler‘e karşı geliştirilmiş bir tepki olsa da, her yeni hareket bir önceki anlayışı eleştirse de, onun temellendirdikleri üzerine kurulur elbette. İkinci Yeni de böyle bir harekettir.  Ortaya çıkış sürecinde karşı durduğu iki sanat anlayışını da kısaca bilmek İkinci Yeni ile ilgili nedenleri daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

Toplumcu Gerçekçilik ve Garip Hareketine Kısa Bakış:

Nazım’ın 1938’de tutuklanması sonrasında onun sürecini devam ettiren 1940 Toplumcu Gerçekçi anlayış; Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Suat Taşer, Ömer Faruk Toprak, Arif Damar, Mehmet Başaran, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Ahmed Arif’ten oluşmaktaydı. Sonradan Ceyhun Atuf Kansu toplumcu çizgide şiirlerini verirken, Attilâ İlhan hem bu  izleri takip etmiş hem romantik şiirleri ile hem de Garip Akımı hakkında ki eleştirel yazılarıyla yolunu belirlemiştir. Toplumcu şairler marksist anlayışla toplumun sorunlarını ön plâna çıkarmışlar, yoksulluk, kapitalist ve emperyalist sömürü, siyasi işkenceler, sosyal adaletsizlik, özgürlük temalarına yer vermişlerdi şiirlerinde. Savaş yılları olmasından dolayı toplumsal duyarlılığa çok ihtiyaç duyulan yıllardı. Elbette bu yıllar hem şiirini hem de şairini öne çıkarmıştır. Adı geçen şairlerin birçoğu sadece bu kuşağın bir parçası olarak değil bu sürecin temsilcileri olarak da anılmaktadır. Ve beslendikleri damar bugün bile özel bir anlam taşımaktadır.

Bu süreçte yaşanan sıkıntılar, şirin sadece bu kanalı beslediği düşüncesi, siyasi ve kültürel değişim, batı şiirinin şiirimize daha fazla girmesi, divan şirinin etkilerinin o süreçte hala devam ediyor olması Birinci Yeni (Garip Akımı)’nın çıkış manifestosunda ortaya koydukları şiir özelliklerini belirlemelerine sağlamıştır.
Şiirde her türlü kurala ve belirli kalıplara karşı çıkmışlardır, Şiirde ölçü, kafiye ve dörtlüğe karşı çıkmışlardır, Şiirde şairaneliği, mecazlı söyleyiş ve sanatları kabul etmediler, Süslü, sanatlı dile karşı çıkıp sade bir dil kullandılar, Şiirde o güne kadar işlenmedik konuları ele aldılar, Konuşma dili ile günlük sıradan konuları işlediler, işledikleri konular günlük hayattan sıradan insanların problemleri, yaşama sevinci ve hayattaki bazı garipliklerdir, Halk deyişlerinden yararlanmışlar, toplumsal yergiye yer vermişlerdir”

Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat Horozcu’dan oluşan akım, şiirde her türlü kurala ve önceden belirlenmiş kalıplara ve şiirdeki tüm sanatlara karşı çıkmış ve bunu bir daraltma olarak düşünmüşlerdir. Onlara göre bu durum yaratıcılığı  öldürmektedir. O nedenle şiir özgürce yazılabileceğini savundular ve şiirin konularını geniş bir alana yaydılar. Şiirin “seçkin” olma anlayışını bozdular. “Konuşma dilini şiire dahil ettiler, halk deyişlerini şiire aktardılar”. O dönemde öne çıkan bu özellikleriyle şiir gibi anlaşılmayan ve tepkiler toplayan Garip anlayışına, şimdi bakıldığında daha net ne istedikleri görülebilmekte. Garipçiler, manifestolarında, “Türk şiirini katı kurallara bağlı ve doğallıktan uzak bulduklarını belirtmişlerdir”. Onlar şiirde bu durumun temel nedenini hece, uyak, aruz gibi kalıplardan vazgeçilmez olunmasına bağladılar. Bu anlamda Geleneksel- Divan- şiirini, yeni şiirin dışında bırakarak bir anlamda ezber bozmuşlardır. (Parnasyenler de geleneksel şiire ve anlatıma karşılık doğmuştur. Çıkışları buraya dayandırılabilir. Çünkü onlar da katı söylemden ve kilisenin etkilerinden uzaklaşarak özgürleştirmek istemişlerdi şiiri) Garipçiler anlaşılır, anlamca açık, somut, halk dilini içine alan, biçimsel kaygısı olmayan şiiri savundular. Diğer taraftan şiirin çok anlaşılır olması noktasında bir risk te fark edilmektedir. Orhan Veli bu durumu şöyle yorumlamakta ve aslında bir tespitte varmaktadır.Genç okuryazarlar, hatta bu işle uğraşanlar sandılar ki, şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelâde bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu alelâdelik şiirin bir tarifi, bir şartı oldu (Orhan Veli, 1949).Bu elbette yaygın bir görüştür ve yeni bir şeyler yapılmalıdır.

Hisar Şairleri, Divan’ın etkileriyle kendinden önce gelen tüm geleneksel yapıyı ret eden Garip Hareketi’ne ve geleneksel yapı ile birlikte “ideolojik” şiire yönelen Nazım Hikmet’e karşı geliştirilmiştir. Nazıma karşı alınan tavır, sanatın ideolojinin baskısı altında olmaması ve de şiirin, ideolojiye araç olarak kullanılmaması görüşünden yola çıkılmıştır kuşkusuz. Diğer yaklaşımları ise (Fransız etkilerine karşı) daha çok ulusal yapıya dönük, taklitçi olmayan, eski sanatsal yapıyı koruyarak yeni bir şeyler üretmek gerektiğini savunmuşlardır. Bu anlamda Milli Edebiyat ve de -memleket şiirleri ve yazıları yazılan- Memleketçi (1923-1940)  şiirin devamı sayılabilir bu şiir ve şairler. (Talat Sait Hamlan, Mehmet Çınarlı, İlhan Geçer, Munis Faik Ozansoy, Yahya Benekay, Gültekin Samanoğlu,).

Garip Hareketi sanat anlayışına karşı tavır geliştiren Hisar’dan sonraki ikinci grup ise Maviciler Grubu’dur. Attila İlhan, Özdemir Nutku, Yılmaz Gruda, Ahmet Oktay, Demirtaş Ceyhun, Demir Özlü, Tahsin Yücel gibi şair ve yazarlar “MAVİ” adlı dergide 1952- 1956 yılları arasında devam ederler yazmaya. Atilla İlhan’ı ön plana çıkaran da Garip akımına karşı yazdığı eleştirel denemeleridir.

Her akım bir öncekinin arkasından kendi algılarıyla gelişmektedir. O halde Toplumcu Gerçekçilik Hareketi ve Garip Hareketine kadar olan farklı anlayışları bilen ama çıkış noktalarında karşılarına aldıklar iki önemli edebiyat değişimini de bilmek gerekir

İKİNCİ YENİ:

İkinci Yeni Akımı’nın oluşmasını sağlayan nedenler sadece bir grup tavrı değildir elbette. İkinci dünya savaşından sonra ülkenin içinde bulunduğu durumlar,1960 askeri darbesini açtığı yara ve 61 anayasasının sağladığı düşünsel zenginlik, edebiyatın kendi iç dinamizmindeki dalgalanmaları ve batının edebiyatımıza etkileri farklı olana yönlendirmiştir şairleri. Toplumcu olmadığı ve bireysel bir anlayışın ürünü olduğu söylenen İkinci Yeni Akımı toplumsal bir değişimin etkilerini de taşıyarak ironik bir dille ürünlerini verdi. Karşı durduğu Garip te mizah ne kadar şiirdeyse, yeni şiirde de ironi o kadar şiir  dilinin içindeydi. Elbette bu değişimler tek başına gerçekleşmiyor bir öncekinin eksikleri üzerine gelişiyordu. Kendi edebiyat sürecimizde karşı durduklarımıza temel oluşturan ve kaynak olan Batı Edebiyatında İkinci Yeni’yi etkilemiştir. Elbette hepsi değil bir kaçı, bu akımlardan bahsederek asıl konuya geçmek gereklidir. Amaç bir tablo içinde tüm değişimleri görmek ve de İkinci Yeni’yi yeniden irdelemek.

Bunlardan ilki, “Bireyi aklın tutsaklığından ve akla dayalı düzenden kurtarmak, sanatta her türlü geleneği yıkmak sözcükleri bilinen anlamları dışında kullanmak, yerleşik dil ve estetik kurallarını kaldırmak akıldışılığı, kuralsızlığı ve sürekli değişmeyi savunmak
gibi amaçları
“ olan Dadaizim’dir. Özelikle altı çizili olan bölümle anlıyoruz ki İkinci Yeni şirinde yaptığı geleneksel şiir anlayışında yarattığı değişimini bu akıma borçlu. Örtük kullanım ve şiirde sezgisel algıyı çok iyi kavratan Sembolizm’den de etkilenen Yeni, anlaşılmama durumunu ile başı epeyce belaya girmiş ve eleştirilerin dozu bu noktada çoğalmıştır. Sembolistler kısaca ne demişler peki: “Sembolistler, dış dünyanın görüntülerini somut nesnel gerçeklikleriyle değil de; bu görüntülerin sezgilerinden, izlenimlerinden yansıyan niteliklerini şiire aktardılar. Duyguların, dış dünyayı ancak olduğu gibi değil, onu değiştirerek ulaştırabileceğini düşündüler. Sembolistler, sembol ve mecazlarla dolu kapalı bir anlatımı seçtiler. Herkesçe farklı algılanabilecek yorumlanabilecek şiiri hedeflediler”

Dilde yaratılan eksiltmeler ve yok saymaların kaynağı olan Sürrealistle’rin anlayışı da önemlidir onlar için “Bilinçaltı ancak sarhoşluk, rüyalar, sayıklamalar…Gibi durumlarda aklın denetiminden kurtularak bilinç üstüne çıkacaktır” ve noktalama işaretlerine karşı çıkmışladır.

İkinci Yeni şairleri edebiyat akımların birçoğundan etkilendiği gibi batının resim sanat akımlarından da etkilendiler. Örneğin C.Sürreya Chagall’in Rose lovers tablosundan etkilenmiş ve şiirini yazmıştır.

İkinci Yeni Akımı’nın Garip Hareketine ve Toplumcu şiire karşı olduğu yazılmış olmasına rağmen Muzaffer İ.Erdost ve E.Cansever aynı fikirde değildir. Erdost’un bir anlamda itiraz sayılacak cümlesinde“İkinci Yeni,  ne kendisine göre daha önce var olan şiiri ne de kendi dönemi içinde  ama kendi dışında yer alan şiiri yadsıdı” ifadesi kullanmaktadır. Cansever ise benzer bir ifadeyle İkinci Yeni’nin tam bir tepki şiiri olmadığını belirterek, hatta biraz daha ileri gidererek “Garipçilerin getirdiği yeniliği verdikleri örnekleri bizim için gerçek bir şiir geleneği sayacağım” diyecektir. Kuşkusuz kendi süreci içerisinde fark edilen eksiklikler yeni bir şeyler yapmaya zorlar sanatçıları, sanatta as’lolan durağanlık değildir çünkü yeni yaratımlarla alanlar açmaktır. Sanatçının var olmadığı bir yerde sanat var olur mu? Olmaz. O nedenle itirazlar hep devam edecektir. Üstadın da üzerinde durduğu “karşı olma” durumu elbette kişilere değil, bir önceki görüşün yarattığı boşluğadır. Bugünden bakıldığında daha bağımsız bir alandan geçmiş, yeniden ve daha adil değerlendirilebilir elbette.

Diğer taraftan sanatçının kendi özgürlüğü için de gereklidir bu alan. Ve evet bu anlamda bireyseldir sanatsal yaratı. Ve de İkinci Yeni de, diğer akımlarda, bireysel bir düşünceden doğar, sonra toplumsallaşır, sanatçının ideolojik algısıyla toplumcu bir çizgiye varır. Bura da kastedilen ideolojik bir şiir değildir. Öyle bir şiir de çok dar bir alana sıkıştırılmış yine kurallarla yazılmış bir şiir olacaktır. Ki tamda bu noktada İkinci Yeni’nin yapısal olarak bir bir hareket miydi, akım mıydı ve bir önceki şiire itirazı  neydi ona bakmak gerekir. İkinci Yeni’nin adına en çok söz alan Muzaffer İlhan Erdost “Şiirin U Dönüşü” kitabında şunu der.

  • İkinci Yeni yapısal olarak hem akımdır hem değildir. Bu çelişki Meşaleciler, Hececiler ve Garipçiler gibi –kuralları ve ilkeleri olan- manifesto ile çıkış yapmamalarına bağlanır. “böyle dar anlamda” bir akım sayılmayabilir ama “belirli bir dönemde, belirli bir toplumsal ve kültürel aşamada yaygınlaşan bir eğilimi kucakladığı için akım sayılabilir” demektedir. Ve de İkinci Yeni “her şairin kendi şiirini yazması anlamında bir akımdır” da belirtecektir aynı zamanda. Öne sürülen neden biraz zorlama olsa da evet kendi şiirini yazmaktadır şairler. E.Cansever’se emindir aslında bir akım olmadığından, ”İkinci Yeni’ye bir akım niteliği kazandırmak ikinci bir yanılgıya düşmek olur, o değişik şairlerin, kişilikler kurduğu bir yenileşme alanıdır olsa olsa”
  • İkinci Yeni’ye dahil tüm şairlerin şiir anlayışında öne çıkan biçim ve içerikte yapılan yeniliklerdir. Garipçilerin şiir anlayışının aksine şiiri çok özel bir yere oturttular ve okuyucunun da bir algısı olduğunu, bu algıyla okuyucunun şiiri tamamlayacağını düşündüler. Cemal Süreya bunu şöyle belirtir: “Biz şiir salt biçimdir, demiyoruz, belki en çok biçimdir diyoruz. Bunu belirtebilmek için de soyut bir metotla diğer her şey aynı kaldığı takdirde biçimin beklenebilir değişmelerini arıyoruz. Biçimi önemsiyoruz. Bunu da gerekli buluyoruz.” (Pazar Postası, s. 41, 1958). Yukarıda bahsedilen yeniliklerdir aslında tepki olduğu yolunda ki savları güçlendiren. Cansever bu durumu M.İlhan Erdost’tan farklı olarak şöyle izah etmektedir. “Yeni şiir hem önceki şiire tepki; hem de onu genişleten, şiire yeni olanaklar kazandıran bir davranıştır.”

Yeni bir dil, biçim ve ses arayışına giren İkinci Yeni, geleneğin koyduğu kalıpları ret ederek ”Her yeni özün biçimini de beraberinde getireceği” ni savunmuşlardır. Ece Ayhan bu arayışı “Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi” olarak değerlendirir. Bu değerlendirme bile başlı başına yeni şiirin hangi kararlılıkla geldiğinin habercisidir. Muzaffer Erdost’ta göre ise ne  “Cahit Sıtkı’nın “35 Yaş” şiirinden, ne O.Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinden, ne de Atilla İlhan’ın “İkinci Şahsın “Şiirinden daha iyisi o süreçte yazılmamaktadır ve şiirler birbirini tekrar etmeye başlamışlardır. Genel anlamda bakıldığında dilde yaratılan bu kırılma ve bu kırılma içerisinde ki denen, zor anlaşılan imgeler ve birden ortaya çıkan kelimelerdeki farklı estetik yaklaşım şaşırtıcıydı. Diğer taraftan anlaşılmayan ve anlamsız bir şiiri doğurdu dilde açılan bu olanak. Konuya ilişkin eleştirilere biraz da yanıt olması içindir“anlamlı şiirden anlamsız şiire bir geçiş değil, kolay şiirden zor şiire geçiş” tir demektedir. Erdost düşüncesiyle; halkın anlayabileceği şiiri yaratırken, şiiri sırdan bir anlayışla “bunu ben de yazarım- algısına karşı farklı bir bakış da getirmiştir bu söylemiyle.

İKİNCİ YENİ* ŞİİRİ

Atilla İlhan Garip şiirinibatıyı taklit etmek, yerli bir sanat görüşüne dayanmamak ve dolayısıyla toplumun gerçeklerinden uzak olmakla” suçlamış ve sadece bir anlam şiiri olmayı hedefleyen Garip Hareketi’nin imajı yok ederek şiiri bir söz oyunu, bir şaka haline getirdiğini” ileri sürmüştür. Oysa edebiyat tarihinde bu tür örneklere çok rastlanır. Tanzimat döneminden tutunda modern şiire kadar deneysel çalışmalar hep yapılmıştır.Çok anılmasa ve de çok üzerinde konuşulmasa da önemlidir  Garip Hareketi. Diğer taraftan İkinci Yeni de Türk Şiirinde “değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyiş bulma amacında olan bir akımdı. Ortak özellikleri; dilin alışılmış kalıplarını yıkmak, sözdizimini zorlamak, değiştirmek ya da bozmak oldu. Şiirde hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler. Bireyin yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temaları sıklıkla işlediler. Söylemek istediklerini soyut bir dille anlatmaya çabaladılar, yer yer anlamın yittiği görülür şiirlerinde. Amaçları verilmek istenilen duyguyu anlatmaktan ziyade hissettirmektir.” anlayışını batı şiir akımlarından aldı. İmgesel yoğunluğu, şiirde anlamın görmezden gelinmesi ve soyutlamanın ön plana çıkarılışı noktasında Sembolizmden etkilenmiş görünüyorlar. “Sözcükler arasındaki anlamsal bağlantıları kopararak” yeni yeni imgeler yaratma anlayışı ile de, bilinçaltını harekete geçirme yöntemini kullanan gerçeküstücülerden yaralanmışlardır. Diğer taraftan düşünce ve duyguların aklın kontrolüne girmesine karşı çıkan ve düş gücünün alabildiğince özgür olmasını savunan ve bilinçaltına yönelen gerçeküstücülerden de ayrılırlar. Çünkü bilinç akış tekniği değildir yararlandıkları. Bundandır ki şiirde bahsedilen anlam kapalılığı tam olarak gerçekleşmemiştir. Edip Cansever’in ne “masa da masaymış ha” şirinde, ne de “Mendilim de Kan Sesleri”nde, ya da Turgut Uyar’ın “Akşam Üstü Rüyası’n da, Ne İlhan Berk’in “Ayrılığın Yüreğinde” bu ne C.Süreyya’nın “Balzamin” şiirinde bu anlamsızlık görülmez. Ve evet Ece Ayhan şiirleri diğerlerine göre daha kapalıdır ama anlamsız değildir. Kaldı ki şiirin bir miktar kapalı olması ve yoruma açık olması düşünsel yapıyı da zenginleştirmiştir. Ancak ifade edilen soyutlamadan kaynaklı ve farklı çağrışımlar kullanma şiiri anlamayı zorlaştırmıştır. Oysa işaret edilen anlamsızlık tematik bir örgü içerisinde sağlanan bir anlama dayanma değildir, İkinci yeni de ki anlama anlayışı şiirin kendi işçindeki rastlantısal gelişimidir. Bir şekilde şiir kendi içinde anlamını kuracaktır. Garipçilerin aksine anlaşılırlık yerine anlamca kapalılığı, somuta karşılık soyutlamayı, imgeci ve biçimci bir şiir anlayışını savundular.

İkinci Yenini varlığını göstermeye çalıştığı süreçte Türk Edebiyatında bu bir “spekülasyon” olarak değerlendirildiği gibi şiirde yeni bir iç ses arayışı olarak da düşünüldü. Ancak daha çok İkinci Yeni hakkındaki bu spekülasyonlar daha ciddi boyutlarda düşünüldü yapılan yeniliklerin dilde bir sapma olduğu kanısına varıldı.

Peki neydi bu sapmalar

Bu eğilimi dilbilimci Prof.Ünsal Özünlü, “Olağan dilbilgisi ve sözcükbilgisi dışında sözcüklerin şairler tarafından yeni biçimlerde oluşturulması bu tür sapmalara örnektir. Kök ve ekler, yeni kök ve eklerle birleştirilerek olağan dilde olmayan yepyeni sözcükler oluşturmada” kullanıldığından bahseder bu da yeni şiirde yeni sözcüklerle yeni imgeler kurulmasını amaçlar. Dilde ki sapmalar, alışılmamış sözdizimleri -Cemal Süreya’nın “Şiir geldi, kelimeye dayandı” sözü gibi- yeni alışılmamış sözcük seçimleri (alışılmamı bağdaştırmalar) ve Yazımla ilgili Sapmalardır bunlar.

Bir noktada haklıydılar elbette ikinci Yeni’yi eleştirenler, İkinci Yeni’nin ilk süreçlerinde sözcük bağdaştırmalarında mantıksal düşünüşü  zorlayan yapılar denendi. Örneğin. Doç. Dr. Hulisi GEÇGEL’den alıntıladığım aşağıda ki örnekler bu bağdaştırmaları  açıklayabilir.

“Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum”, “En akıllı tarafımdır balıkla deniz tutmak”, “Çocuğu çocukluyor bir düdüğün kırmızısı”, “Güneş bir pazartesi olarak mı duruyor burnunuzda”, “Bu kaç kapılı konyak”  (Edip Cansever)

“Ay sessiz sedasız bir çingenedir”, “Adam yıldızlara basa basa yürüdü”, “Dengesini uzun bıyıklarına borçlu yürürken”, “Başladı Afrikası  uzun bir gece”, “Güvercin kuşkusu cırlak güneş”   (Cemal Süreyya)

“Denizin pencereleri sürgülüydü”,”Atımı  istedim evin göğü gerindi”, “Yalnızlığın dükkânlarında hasır koltuklarda oturduk”, “Bu denizler ne güzel böyle değil mi f”, “Bir f’diniz Önasyalarda o şey evlerde”  (İlhan Berk)

“Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt emmeye”, “Ses kışı. Ateş yırtıldı. Çarpıldık”, “Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor”, “Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut” “Baharı  seller götürdü boğuldu yaz”  (Sezai Karakoç)

Üzünç yüklenmiş bir gemi”, “soğuk tirşe renkli salı günleri arkamızdan koşardı”, “En cumartesili bir İstanbul düşünerek bu kantoları düşünüyorsun”, “Yüzüklerinde altın parmaklar takılıymış”, “arsenik şişesine eylül doluyor”  (Ece Ayhan)

Ancak yine de bugün şiirimizin geldiği noktadan bakacak olursak verilen örnek dizelerde kullanılan imgler çok alışılmışın dışında durmuyor ve süreç için çok şaşırtıcı olduğunu kabül etmeliyiz.. Evet her dönem kendi içinde değerlendirilmelidir ama İkinci Yeni’nin dönemini aşan bir yazım dili olduğunu da yadsımamak gerekli. Bugünün şiirine bakıldığında çoğunlukla izler taşıdığı açıkça görülür. Sözdizimin de ki faklı kullanımlar, biçim/içerik ve açısından yapılan denemeler bunu gösteriyor. Ya da daha yalın bir söylemi tercih eden şairler aynı zamanda Garip hareketinin var oluşunun haklılığını da destekler tarzdadır. Elbette eleştirilebilinir ama her iki çıkışında bıraktığı izler sürdürülmektedir. (Bağdaştırma konusunda günümüz şiirinde ilk akla gelen isimler Ersin Cansever; “fısıltın bir mermi sürsün kalbime”, Cansu Fırıncı;madem gidiyorsun küçük bir gecenin pervazından / öl beni!” Perihan Baykal “hayatta ben en çok seni sustum”)

Örneğin Garip Hareketinin tam aksine İkinci Yeni’de hem fikir olunan “kelime deformasyonları” na bakmak gerekli:

Ece Ayhan, “konsertosu”, “cehennette “cinaedi”, “Dimdoğru.”, “aparthanlarda” melankolya”, ” ” ankabakışı …“ gibi kullanımlar konusunda, Sezai Karakoç 29 Haziran 1958 tarihli Pazar Postası’nda yayımladığı “Dişimizin Zarı” başlıklı yazısında bu hareketin ve de özel de Ece Ayhan’ın kelimeleri farklı kullanışı konusunda   “Yeni Şair, hep somutun somutunu plastike gider… Ece Ayhan –ki yeni şiirin Necatigil’idir- insanın, çarpık ve negatif realitesini olduğu gibi anlatır, kelimeyi bundan dolayı çarpıtır” Demektedir. Ama sadece Ece Ayhan değil, C.Süreyya da “gözistan,” “Üvercinka ” telcek-bulutcak”,”Ilım” “günlerimevsimölçerleri” Turgut Uyar; ” İstanbulistan”,” Vizansiyan” İlhan Berk; “Senleniyorsun “ gibi… değiştirmeleri şiirlerinde kullanmışlardır. Bunu kelimede deformasyon yaratma olarak değil yenilik ve yeni bir şey söyleme olarak düşünmüşlerdir. Bugün bile denenmeye devam edilen,  “Şiirin geleneksel özelliğinin dışına çıkılarak dize başının küçük harfle yazılması, özel isimlerin baş harfinin küçük yazılması, dize içinde cins bir ismin baş harfinin büyük yazılması gibi yazım kurallarını ilgilendiren sapmalardır” yazımda ki sapmalar.

İkinci Yeni’de Kullanılan Dil ve Toplumcu Gerçekçilik İlişkisi

Arif Damar, Damar Dergisi (2006)’nın arka kapak yazısında Toplumcu Şiir konusuna değinmekte ve “O dönemde bu konu ile ilgili kuramsal bir kitap dilimize çevrilmemişti. Yalnızca bazı kitaplarda Marx’tan Engels’ten kısa örnek sözler vardı. Örneğin Engels şiirde toplumsal mesajın bir elmanın kokusu gibi olması gerektiğini söylemiştir. Marx, Sheakespeare’i ezbere bildiği gibi Latin şairlerini de çok iyi tanırdı. Marx biçime çok önem verirdi; bir şiir için günlerce uğraşırdı” demektedir. Sanırım altı çizili cümleyi yeniden okumak ve Muzaffer Erdost’un cümlelerine kulak vermek gerekiyor “şiirin alanının daraldığı bir süreçte doğmuştur İkinci Yeni. Alan ne ölçüde daraldıysa, iç yoğunluğu o denli arttı şiirin. Toplumsal alanda ki işlevi azaldı” der. Çünkü o süreçte bireysel ve toplumsal alanda tartışılan yapıtlar ideoljik, siyasi, bilimsel, felsefi ve ekonomik konularıdır. Yaranın daha çok kanadığı bir dönemdir (bana kalırsa o nedenledir ki toplumcu kanaldan daha fazla beslenebilirlerdi) ama buna rağmen kastedilen ideolojinin şairden arındırılması değildir elbette. As’lolan şairin şiirine yansıttıklarıdır. Tek bir şiirle bir genelleme yapılamayacağı gibi tamamen bireycidir demek de bir miktar ikinci yeni için haksızlık sayılır. Çünkü burada İkinci Yeni şiiri ve şairi toplumsal duyarlılıktan yoksun değildir sadece geleneksel yapıdan uzaklaşan şiir içsel bir değişim yaşarken ve özgürleşirken kendine yer arıyordur. Arif Damar’ın cümlelerine dönecek olursak neyin konuşulduğundan çok konuşulanın sanata nasıl yansıdığı önemlidir. Elma kokusuyla girmesidir amaçlanan. Aynı yazı içerisinde şunu da yazar Arif Damar; Toplumcu gerçekçilikte halk için yazmak diye bir şey var; halk için yazmak, halkın anlayacağı şekilde yazmak diye bir düşünce. Oysa halk için yazmak halkın anlayacağı biçimde yazmak değildir. Yanlış anımsamıyorsam Brecht: Halk için savaşan entelektüeller için de yazmak, halk için yazmaktır, demiştir. Bu şekilde yazılmayan şiirler için kapalı şiir diyorlar. Hâlbuki Ritsos, Neruda bizim ülkemizdeki toplumcular gibi mi yazıyor? Şimdi tekrar söylemem gerekirse; ben toplumcuyum, gerçekçiyim; ama toplumcu gerçekçi değilim?

1956 ‘larda Pazar Postası dergisinde bir araya gelen grup neden böyle bir hareketin ortaya çıktığına dair bir manifesto yayınlamamışlardır. Her biri birbirinden bağımsız kurmuşlardır şiirini. Bunun nedeni bahsedilen süreçte – kısa sürelide olsa ortaya çıkan ulusal edebiyat hareketlerine rağmen- Divan şiirinin devam eden etkisinden kurtulma çabası, batıda gelişen akımların etkisi, şiirin geleneksel kalıplardan kurtarılarak içerik ve biçimin şiirin içeriğiyle gelişebileceği ilkesi sayılabilir. Elbette yeni bir şey söylemek bir önceki yapıyı ya da bu anlamda var olan bir ezberi bozmakla ilişkilidir. İkinci yeni de aynen böyle bir yol izleyerek o çok konuşulan anlamın rastlantısal olarak kendini şiir içinde var edebileceği, sözcüklerin yeniden ve farklı kullanımı -ki bu sözcükte sapma olarak değerlendirilmiştir- yeniden sözcük üretme  “yani alışılmamış sözcük seçimleri”, dilbilgisi kurallarının kullanılmaması vb birçok farklı uygulama elbette çok şaşırtıcı ve yadırganan bir durumdu. İkinci Yeni şiiri için bu anlamda bireyci ve *“birşey söylemeyen şiir” olduğu yolunda ki ifadelerin süreç içerisinde eridiğini de görmekteyiz. Çünkü E.Cansever’in Mendilim de Kan Sesleri, Masa da Masaymış şiiri, E.Ayhan’ın Mor Külhani’si, Meçhul Öğrenci Anıtı, Melahat şiiri, C.Süreyya’nın Afrika Şiiri,”, Ortadoğu şiiri “ ve “Onlar İçin Minibüs Şarkısı” adlı uzun şiiri ironik olarak toplumcu bir çizgide verilmiş şiirlerdir. Elbette her şair kendi şiirini kurarken zaman içerisinde dönüştürebilmelidir de. Ancak şiir doğası gereği toplumsal hizmete sunulmuş bireysel bir çalışmadır diğer sanatlar gibi.

Toplumcu anlayışı  şiirlerinde tam olarak yansıtmasalar da, aslında bu ironik  bir dille veriliyordu. İkinci yeni için bir dışa vurum biçimidir çünkü ironi. İç ve dış dengenin aynı terazide harmanlanmasıdır. Ne keskin bir dil kullanmışlardır ne de doğrudan söylem. Tüm göndermeler ironinin estetiği içerisinde verilmiştir. Örneğin 1946- 59 yıllarının çalkantılı sürecinin eleştirisini örtük dizelerle ve çağrışımlı dizelerle vermişlerdir. Bu hem dilde bir metafor yaratarak anlamı gizlemeyi ortaya çıkarmıştır hem de psikolojik bir rahatlama sağlamıştır. Temel olarak bu yolun seçilmesi siyasi sürecin güvensizliğe doğru gidişi ve bu durumun değiştirilmemesi karşısında çok fazla seçeneğin olmamasıydı sanırım. Şaire düşen dilin olanaklarını kullanarak yeni alanlar açmaktı ki ironist yaklaşım grubun apolotik olduğunu düşündürdü. Bu akımın yer almış birçok şairden farklı olarak Muzaffer Erdost  bu grubun içinde politik anlayışı bakımdan ayrı tutulmalıdır.

KAYNAKÇA

* Orhan Duru’ya ait olan -İkinci  Yeni- cümlesi, M.Erdost’un Pazar Postası”nda  yayınlanan yazısının da başlığını oluşturmuştur.

Muzaffer İlhan ERDOST Şiirin U Dönüşü; Onur Yayınları  2009

Kemal  ÖZER; İkinci Yeniden Toplumcu Gerçekçiliğe Yordam Yayınları

Doç.Dr. Hulisi GEÇGEL;  Uluslararası IV. Dil, Yazın ve Deyişbilim Sempozyumu  2004 BirGörüntü (İmgeler) Sanatı Olarak Şiir

Edip Cansever Gül Dönüyor Avucumda Adam Yayınları , 2000

Prof.Ünsal Özünlü, Edebiyatta Dil Kullanımları 1997

Özlem Fedai; Garip Ve İkinci Yeni Şiirinde Bir Kaynak Olarak Humour Ve İroni

Edebiyat ve Türkçe Öğretmenlerinin Kaynak Sitesi ( Batı ve Türk Edebiyatında Akımlar)

 

 

HAYAT VE SANATTAN BİZE KALAN

Edebiyatseverler için Damar Dergisi, bir okuldur. Benim ve benim gibi düşünenlerin ortak kararı bu. Eğiten ve öğreten yanıyla bir misyon yükleniyor çünkü. Eylül / Ekim aylarından itibaren başlayarak, bir süre devam eden Cumartesi söyleşileri, katılımcılarla değişip gelişiyor. Her hafta sonu  orada olmak isteyişimiz bu yüzden.

1998 yılında düzenlenen “şiir çözümleme” günleri, benim de takip etmeye çalıştığım etkinliklerdendi. Şiiri ve şairi dikkate alanlar için tarihi bir dönem belki de. Katılımcıların göstermiş oldukları tepkiler de bu yoldaydı, hatırladığım kadarıyla. Bu söyleşileri dinleyici koltuğundan izlediyseniz susma hakkınızı kullanabildiniz demektir. Masanın diğer tarafında kullandıysanız, heyecanınızı ve yüklenmiş olduğunuz sorumluluğu varın siz düşünün. Zeynep Uzunbay’ın şiir kitabını sunarken emekli Edebiyat öğretmeninin yüzündeki ifadeyi silebilmek kolay olmamıştı,”iyi bir şiir söyleyemediğim” halde. Söyleşilerde farklı güzellikler yaşayan sevgili dostlar bilirler ki;  heyecan ve korku, iyi şeyleri yapmaya motive edebildiği  gibi yenik de düşürebiliyor  insanı insana.

Her yıl hazırlanıp, sunulmaya çalışılan etkinliklere ulaşmayanlar, bu yazıyı bir  hatırlatma  sayabilirler. Damar Dergisinin  2001 yılı cumartesi buluşmalarının konu başlığı “Hayat Kültür-Sanat  ve Ben “di. Söz ustalarındı. Onlar anlattılar , bizler dinledik.:

Katılabildiğim buluşmalardan ilki  sevgili Hüseyin Atabaş’a ait, kendine özgü üslubuyla, doğduğu ilden başlayarak hayatında ve şiirinde imzası olan insanları olayları paylaşıyor bizimle.  O yıllar da, İlk şiir kitabı,”Gelecek” Özün yayınlarından çıkıyor (1975). Damar  dergisinin Aralık 1991  sayısında Vechi Timuroğlu onun şiiri için şöyle diyor: ”Hüseyin Atabaş , saf, sıcak duyarlıklı bir sevdayı büyütür şiirinde. Özlemlerle anımsadığı içli sevdalara tutulduğu da olur. Ne ki, onun şiiri,büyüyen yalnızlığını ve toplumsal karanlığımızı çocuk sesinde boğabilen,duru,aydınlık,ipek hışırtısı gibi derinden etkileyen duyarlıklar taşıyan bir şiirdir “.Sanıyorum İnsanların söyleyecek sözü olduğu sürece şairin de şiirin de olmaması kaçınılmaz. Onun “ ilkyaz töreninden”  birkaç dizesi ;

bulutları salıverdim gök yüzünden

           yüzünün bir damlası içime düştüğünde

           dünyalar yunar , arınır

           ben sende hep o arınmışlığı öptüm .

Diğer buluşma  Ahmet  Uysal ile. Babasının makasçı olarak işe başladığı dönemi ve o dönemin ona getirdiği zorlukları anlatırken Anadolu’nun sunduğu sıcaklığı ve içtenliği hissetmemeniz mümkün değil. Ali Püsküllüoğlu’yla yazışmalarını bilen arkadaşlarının ona yaşattıkları  heyecanı bugün gibi hatırlıyor Ahmet Uysal, sitemle karışık bir duyguyla. Ve Cahit Külebi’yle ilk karşılaşmasını anıyor. En çok da, bir yangında uçup giden şiir serüvenine, sahip olduğu tüm kitaplarını kaybedişine hayıflanıyor. Şiirle  bitiriyor söyleşisini ve sevgiyle.

(Ahmet Uysalla bir yaz günü, Nihat Kayabaşı)

 

Çocukluğunu anlatmaya babasının dükkanında , çaycı olarak çalıştığı günleri anımsayarak başlıyor Lütfiye Aydın. Her defasında karşısına alıp derslerini soran dişçi Hayri beyi hiç unutmuyor, sonradan öğreniyor ki; o yaşlarda bir kızı var, ve onun yerine koyuyor kendisini. Görmediği o tarihten sonra da göremeyeceği. Babasını anlatırken: “benim babam güzel adamdı, bugün edebiyatçı kimliği kazanmamın tek kaynağı” diyor . Özgüveni gelişmiş bir insan , durduğu yeri bilen olması onun, eseri belki de. İnsanın insanı yaktığı yerde olma yürekliliğini göstermiş olması, bunu kanıtlıyor. “Madımak “bu ülkenin utancı,”madımak “gerçek. İnsanın insana öfkesi.

Eğitimci, yazar ve sendikacı kimliğiyle Feyzullah Ertuğrul bir sonraki konuktu. Kurucu üyesi olduğu ve bir dönem başkanlığını yaptığı T.Ö.S’ün  yönetimini, kendisi gibi eğitimci arkadaşı Fakir Baykurt’a devrediyor, çünkü sürgün ediliyor Elazığ’a. Sonra işsizlik dönemi başlıyor, çocuk kitapları yazıp, kendi eliyle satarak geçimini sağlamaya çalışıyor. Bir kaç yıl sonra Ankara’ya dönerek, Hacettepe üniversitesine girip, çalışmaya başlıyor.  Bir dönem CHP tarafından açılan, bugün hala tartışması yapılan enstitülerin eğitim sürecine tanık oluyor, aynı iktidar partisi tarafından  kapatıldığına, İsmet Paşanın kararı durdurma yetkisi varken engel olmadığına içerliyor. Bir de dönemin  Milli Eğitim bakanı   Hasan Ali Yücelin İstifaya varan kararına. Tüm yaşanılanların, çok partili döneme geçişin bir yansıma olduğunu söylüyor bize Feyzullah bey ve ekliyor “ İnsana üstünlük gücü veren bir daldır sanat, onun için sanatçı toplumdaki konumu açısından en iyiyi yapmakla yükümlüdür”.

Siyasal tarihimize renk katmış olan 68  kuşağı, kimilerine göre; bir çok insanın kişilik gelişiminde bir devrim gerçekleştirmiştir.” Suçum banka soymaktı” diyerek söze başlıyor Aydın Çubukçu. Malatya cezaevinde devam eden siyasi mücadelesin de kendini geliştiriyor. Söyleşide yöneltilen bir soruya karşılık  “değişim” için ;  nerede duracağını iyi tespit eden ve durduğu yerin arkasında olan yazar “ kendime nerede olmam gerektiğini sorduğum da  emeğin yanında olmam gerektiği cevabını alıyorum. Çünkü emeğin yanında olmak aynı zaman da sermayenin karşısında olmaktır ” diye ekliyor. Ve süreç içerisin de Alaattin Bilgi ile tanışıp,  dost olmasını bir şans olarak değerlendiriyor.

1946’ da Sivas’ta doğan ve öğretilerini babasından alarak büyüyen Çubukçu’ya, derslerde çok başarılı olmadığı için özel öğretmen tutuluyor. Kafasındaki farklılığı tespit eden hocası onu azat ediyor. Üniversitede de birçok bölüm değiştirmesine rağmen  en son basın yayın bölümüne karar veriyor, en iyi hocaları da orada tanıyor. Gazeteciliğinin yanında, yazın işçisi olarak çalışan  Çubukçu “ Edebiyatçı değilim, dünya ahvalinden bahseden adamım “ dese de, o tercihini edebiyattan ve  emekten yana kullanan “adam” dır

Söze bir şekilde başlanmalıdır  ve anlatılacak  ne ise anlatılmalıdır. Ama nasıl  onu, üç söyleşidir görüyorum. Bastonuna dayanarak  içeri giriyor ve ön sıralarda dinleyici koltuğunda yerini alıyor, sözünü ettiğim kişi Alaattin Bilgi. Öğrencilik yıllarında çok başarılı öğrenci olmadığından bahsederken   Fransızcayı  öğrenemediği için İngilizceye nasıl başladığını anlatıyor.Eğitimci olduğu yıllar da, bir dönem askeri okulda yaptığı öğretmenliğinden bahsederken “çok paşalar yetiştirdim, görüyorsunuz ya onlarda da emeğim geçmiş” esprisini yapıyor. Konuşmasına eklediği önemli bir anektodu var. Rusya’nın dağılma sürecinde  olduğu bir dönem sosyalist işçi partisi tarafından davet edilir. Davete iştirak eder ve oraya gider. Tanıştırıldığı kişiler arasında ermeni bir senatör de vardır. Ancak bu senatör bir Türk yazarla tanışmaktan bir hayli rahatsız olmuştur. Sonuç itibariyle Bilgi bu tanışma sonrası önemli bir tespit yapmıştır. Sosyalizmi kendi içinde oturtamayan bir zihniyetin çözülmesi kaçınılmazdır. Nitekim öyle olur.

Daha sonraki yıllarda hayatına kimler girmez, kimlerle el sıkışmaz ki. Sabahattin Eyüboğlu, Kadri Yörükoğlu, Saffet Nezihi Bölükbaşı gibi…

Birçok insan  okuduğu öykülerden dolayı yazarını sever. Birçoğu da  öykülerden sonra kendisinde kalana döner ve “evet bende yaşamıştım “ der. Mahmut  Makal  bu duyguları çok defalar hissettiren bir öykücüdür.

            “ Enstitüleri kapatanlar bir cinayet işlemiştir” diyerek söze başlıyor. Hakkı Tonguç için eğitimin Atatürk’üydü derken, Hasan AliYücel’den  bahsederken “ onlar olmasaydı eğitim enstitüleri olmazdı. Bu okulları kapatan bir zihniyet bugün edebiyatçılarını tanımayan bir nesil yetiştiriyor  “diyerek ortak bir fikri dile getiriyor.1950 ‘de ilk kitabı “Bizim Köy” yayınlanıyor. Bir dönem sonra da tutuklanıyor. Cezaevinden çıktıktan sonra da sürgünler başlıyor. Talip Apaydın onun için “yalın anlatımıyla köylünün derdini anlattı. Aydınlar sarsıldılar adeta , kitabın ortaya çıkışıyla “der.

Mahmut Makal “ bu ülkede  osmanlı’nın  özel günlerine bir  sürü bütçe ayrılıyor . Oysa Cumhuriyet rejmi osmanlıya alternatif olarak kurulmuştur… ” diyerek  konuşmasını “Edebiyatta benim önümü namuslu aydınlar açtı” sözleriyle bitiriyor. Kuşkusuz anlatılanlar  birilerinin biraz daha düşünmesini sağlayacaktır !

Söyleşiye son  olarak , sanatta otuzuncu yılını kutlayan  Edebiyatçılar Derneği başkanı Burhan Günel katılıyor. Geçmişinden söz ederken  anne ve babasının onda kalan etkilerini hissedebiliyorsunuz. İçselleştiriyorsunuz . Konya’da ve Çukurova’da geçen  zor yıllar  yazarın izleğinden sizinle başbaşa kalan. Her genç yazarda ( şair de ) olduğu gibi ihtiyacı olan  yardımı ilk Oktay Akbal’ dan alır. O bir başkasına gönderir ve böylece  hayatına katılan isimlerle öyküsü daha çok beslenip gelişir. İlk öyküsü “Düş gibi “ okuyucuyla buluşur. Aradan geçen yıllara 32 kitap sığdırır ( Öykü, Roman Şiir , Deneme-Eleştiri-İnceleme  ve çocuklar üzerine kitaplar ). Burhan  Günel söylediği şu cümleyle “bir arpa boyu yol”  gidebildiğimi ve yolumun hayli uzun olduğunu  biliyorum.  Sanatın ve güzelliğin  üst sınırı  olmadığının bilincindeyim” diyecek kadarda mütevazi olduğunu gösteriyor bize.

Hayatını tiyatral bir dille anlatan ve gülümseten yazarın yüzünde ki ifade gerilere gittikçe yerini, kırgın fakat kararlı çizgilere bırakıyor. O bu damardan beslenerek yazılarını kaleme almış. Hayata toplumcu  gerçekçi bir gözle bakmasının nedeni bu , günümüzde de geçerli olan nedenler. Bütün olumsuzluklara rağmen bir sanatçının yaşamı nasıl sorguladığı ve yaşamın neresinde durduğu önemlidir.

 

Aydanur Saraç

 

( GENÇ )  ŞAİRİN VAROLMA SORUNU

“Şiir yalnızdır,yalnız ve yoldadır .Şiir bir başka olanı ister

                                  onun bu başka olana,bir  karşı olana ihtiyacı vardır. Onu

                                    arar ve ona konuşur”.

                                   

Paul CELAN

 

Şiir kitaplarının okunup okunmadığını merak ediyorsanız kitapevlerini gezmeniz yeterli. Ülkemizin geneline  bakıldığında üretilen eserlerin, sadece okuyucular tarafından değil, üreticileri tarafından da tüketildiğini görmek mümkün. Bu genellemeden sonra, şiir kitaplarının    okunan kitaplar arasında alt sıralarda yer  alması gerçeği sizi  şaşırtır mı ? Bu soruya verdiğiniz yanıt göreceli olacaktır kuşkusuz. İstenilen şıkkı bulmanız için konuyla birebir ilgilenmelisiniz. Ya da çok iyi bir gözlemci ve araştırmacı yanınızın olması gerekli . Neden gerekli , biz yazıyoruz diye birileri tüketmeli mi? Siz eğer bir yazar veya şair değilseniz bunu önemsiz gibi görebilirsiniz. Bu konunun önemini şairler ve genç şairler açısından düşünmek gerekli.

Herkes şair olarak doğmuş olmayı ister mi, bilinmez. Var olan potansiyele yenilikler eklemeden her şeyi bilmeyi. Kaldı ki bu düşüncenin imkansız olduğunu yine  şairler ve yazarlar bilmektedir. Okumanın, yazmanın ve yazdıklarını birileriyle tartışmanın nedenli gerekli olduğunu. Olayın sadece yetenekle  bitmediğini, her işin inceliği olduğu gibi şiirinde bir yolu, yordamı ve işçiliği  olduğunu. Şiiri ortaya çıkarmak için, nasıl bir süreç yaşandığı  dizelere nasıl kıyıldığını… Evet dünyanın en zor işidir şiir. Gönüllü olmalı ve onu sevmelisiniz. ..

Şiir, ussal zorlamayla ,masa başında yazılan, çizilen bir uğraş değildir. Şair ben şu kurgularla,şu denklemlerle şiirimi oluşturuyorum demekle okura mekanik  bir düşünceyi dayatacaktır. Bu da  ifade ve sezgisel kavrayışı güçleştirecektir. Ürünün  duygusal ve tinsel yapısının içinize sinmesi için izlenilecek yollardan biri ; duygusal beslenmenizin  gözleminizin,  algınızın…… çevrenizle sınırlı kalmamasıyla ilgilidir. İkinci yol; okuma alışkanlığınızla ilgilidir. Kendinizi ve şiirinizi ifade  etmeniz konusunda yardımcı olacaktır. Şiirin dokusunu oluştururken bize rehber olan öğeler (sözcüklerdir, imgeselliktir tekniktir,yalınlıktır, izlektir, biçimdir ,biçemdir, estetiktir …..) tek başına şiirsel anlamda istenileni ifade etmeyebilirler. Ancak öğelerin tümü şiirin   yapısını oluşturan DNA ‘lardır . Şiirin zenginliği, öğelerin yerinde ve  doğru kullanılması ile ilgili özel bir çalışmayı gerektirir. Şairin aktarım gücü , dili kullanış ustalığı, şiirde yakalanan ses, evrensel bir bakış……iyi bir  şiirin okuyucusuyla buluşması anlamına gelir. Öte yandan Şair’in okuyucuyla olan organik bağını  koparma tehlikesi ise kendi şiirine olan uzaklaşmasıyla gerçekleşmiş olur. Ortaya çıkarılan yapıt, ister bireyci olsun , ister toplumcu, önemli olan duruşudur. Etik sorunlaı düşünülünce, Şair ve şiirinin örtüşmesi , onun arkasında olması , şiiri hakkındaki yetkinliğini ifade etmesi beklentinin ötesinde önemli bir tavırdır. Diğer taraftan okuyucudan, sanatçısını takip eden  ve talep eden yanıyla bir duruş sergilemesi beklenir. Karşılıklı yapılan bu düşünce alış verişi ile, ortak fikirler bulunabildiği gibi , farklılıklar da tartışılabilir. Diğer yanıyla donanımlı sanatçı, çağının önünde düşünen, gören ve bunun için üreten kişi olarak, sahip olduğu misyonunun farkındadır. Nerede durduğu bellidir.

Kavram ve Karmaşa’nın  20. Sayısında yer alan, “Şiir yer yüzünde mi kalmalı” yoksa kendi “gettosuna mı” çekilmeli tartışmalarına söyleyecek bir sözümüz olmalı. Medyanın sanatçıyı okuyucusuyla karşı karşıya getiriş şeklinden biraz uzaklaşarak, biraz kendi içimize dönerek bunu yapmak gerekli. İçinize döndüğünüzde karşınız da kendinizi bulmanız doğal .Çünkü irdelemeniz gereken biri varsa, o da sizsiniz. Eğer bu ülkede söz söylemek gibi önemli bir hakkı görüyorsanız kendinizde, bunu iyi değerlendirmek  gibi bir sorumluluğunuz vardır. Bu sözü söyleyecek, tartışacak  yorumlayacak yada bir sonuca bağlayacak kadar niteliğe sahip olmalısınız. Demek ki iğneyi öncelikle kendimize batırmalıyız. Canımızı yakmalı ve bu anlamda acıyı tanımak ve tanımlayabilme şansı vermeliyiz .Kendimizi kaf dağından indirmenin ve fil dişi kulelerin içine hapsetmekten  kurtarmanın zamanı. Yani revizyon zamanı. Bu konuda gelebilecek yardımlara ihtiyaç var mı ,  var.

Kültürel Açlığın Sınırı Yok,

 

Milli  Eğitim ve Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat için ne kadar katkı sağlıyorlar bilmiyoruz. Ya da , onlar  en iyisini yapıyorlar da biz basından takip edemiyoruz. Örneğin Bir Edebiyatçılar Derneğinin kirada olması bu bakanlıkları ne kadar ilgilendiriyor ? Bırakın genel Seçimleri (Şair ve yazarların  aidatlarıyla ayakta kalmaya çalışan) etkinliklerde buluşmak için yeri olmayan bir dernek nereye kadar yaşayacak. Yılda birkaç  bin kitabın kuruldan geçmesi sorumlulukların yerine getirilmiş olması gerektiğini mi düşündürmeli ? Milli hasılanın kaçta kaçı Sanata  ve Edebiyata ayrılıyor. Daha iyisi Sanatın bu ülke için gerekli olduğuna inanan kaç bilinçli bürokrat var,  buna yanıt bekleyelim. Sanat derken, ülkemiz medyasın da yer alan ve az gelişmiş ülkelerin eğlencesi haline gelen bu dayatmaları  kast etmediğimiz bir gerçek. Bilinen ancak, çok da bir şeyler yapıl(a)mayan  ülkemizde bu konularda ne yapılabilir ? Bir kez daha düşünelim.

Yayın organlarında kültür-sanat programları çoğaltılarak, şiire yer verilebilir, şairler ve yazarlar davet edilebilir. (Medyatik şairlerimizden,yazarlarımızdan bahsetmiyorum elbette) Hepsi yapılıyor diyebilirsiniz ancak, sizce yeterli mi ? Bu konuda Edebiyatçılar Derneğine, Yazarlar Sendikasına  vd.  derneklere önemli bir görev  düştüğünü yazmaya gerek var mı bilmiyorum ( çalışmalar olduğunu okumuştum). Birilerine ulaşabilmek adına dergilerlerde eser yayınlatan kitap sahibi olan ya da olmayan Şairleri ve Yazarları daha önemli sorumluluklar beklemektedir. İyi bir organizasyonla birebir kitlelerle görüşmek, şiir atölyelerini yaygınlaşmasına katkı sağlamak  ya da  üniversitelere gidip gençler için  ortam hazırlanması, Anadolu’ya  gidilerek genç şairler , genç yazarlar ve Edebiyat severlerle buluşması gibi. Ne denli önemli  olduğunu biliyorsunuz.

Yukarda anlatılmaya  çalışılanlar dikkate alındığında, baştaki sorulara yanıt bulmak daha kolay olabilir. Özelikle biz yazıyoruz diye birileri bunu tüketmeli mi  sorusuna. Tüketmeli çünkü ; şiirin üretimi içinde önemli bir katkı ve kazanım buna bağlıdır. Şairler ve okuru arasında ki bu özel bağın sürdürebilmesi  bu anlamda önemlidir.

Şiir ve şair ne kadar da anlaşılmaya çalışılırsa çalışılsın, şiir nasıl üretilirse üretilsin eksik kalan şeyler olacaktır. Bu arada  Paul CELEN söylediklerine kulak verelim “şiir hep yalnız kalandır, karşıtlık gerektiren, farklı olanı isteyendir ve önemlisi buna ihtiyaç duyandır “. Sonsuza kadar değişmeyecek tek şey belki de.

 

Ödül ,Ödüllendirme

 

Oktay Taftalı’nın, 1980  dönemi şair ve şiirini anlattığı “Ahlak, Estetik ve Şiir” adlı kitabına bakıldığında ele alınan sorunlar çok tanıdık geliyor. Geçen süre içerisinde değişen bir şeylerin olmaması, şaşırtıcı. Örneğin; ödüllerin tartışılıyor olması, şairlerin birbirleriyle çatışmaları, genç şairlerin,yine genç şairler tarafından görmezlikten gelinmesi, dedikodular vefasızlıklar vs… (1999 yılında gerçekleştirilen TÜYAP fuarı etkinliklerinde, şairlerin şiiri tartışmaları gerekirken kişisel çatışmalara girmeleri,kendilerini medyatik  bir malzeme olarak sergilemeleri, bu konudaki kaygıları desteklemiştir ). Değişmeyen pek çok şey arasından birine , genç şairler için ödül ne ifade eder? Ona bakalım.

Şiirin acısı,başlangıçta/ emeği ,üretim sürecinde/ ödülü bitirilişinde, paylaşımında tecelli eder” diyen Taftalı kitabında, şairin yapmış olduğu iş dolayısıyla  ödüllendirilmeye ihtiyacı olmayacağını ,bununla birlikte  bu ödüllendirmenin şiiri yozlaştıracağından söz ediyor. Herkes, ödül kime verilir, hangi ödüller şiiri yozlaştırır ? gibi benzeri soruları  çoğaltabilir: Ancak yine de  şiir kime göre şiirdir sorusuna yanıt bulabilirsek, ödüllere ilişkin yaklaşımlara biraz daha esneklik kazandırmış  oluruz.

Doğal olan şairin imgelere gebe kalabilmesi ve beslenmesidir. Gelişim sürecini tamamladıktan sonrada, şiirini doğurmasıdır, daha da önemlisi  o süreçte verilen emeğin karşılığını  bulabilmesidir. Bu karşılığın verilmesine neden, Şair’in tanınmış olması değildir (!) Ya da çok iyi bir insan olması da değil .Veya maddi anlamda destekleneceği içinde değil, şiiri kuşaktan kuşağa ses getirecek bir şiir olduğu içindir. Bu şekilde düşünmek içimizi rahatlattığı için  şimdilik böyle düşünelim, aşağıda bahsedilenleri de göz ardı etmeden.

Kriterlerin değişkenliği, şiirin farklı biçimde değerlendirilebileceği anlamına geliyor. Bu durum  şairlerin aynı noktada buluşmayabileceklerini de ifade eder. Oysa şiirde geçerli olan teknik ve yararlanılan öğelerdir. Birikim ve hayal gücü bu öğelerden nasıl yararlanacağınızı belirleyebilir. Ahbap çavuş ilişkisiyle ortaya konulan beğeniler, verilen bu ödüller, şiire mi yoksa şairine mi veriliyor tartışılmalıdır. Her şair,şiirinin kanatları suya değdiğinde kendi ödülünü kendisi  alır. Önemli olan başka beğenilerin adil desteğidir. Şiir sanatı hakkında yetkin olmayan insanların,bu konuya yaklaşımı şaire ve şiirine verilen değerin hafife alındığını gösterebileceği için, bu da genç şairi hayal kırıklığına uğratmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

Şiir doğası gereği para ve meta ilişkisinden uzak duran bir sanat  olduğu gibi, sonucu itibariyle de  parayla buluşabilir. Günümüzde milyarların ödül olarak şiire veriliyor olması medyatik yönü güçlendirirken, yozlaşmayı da beraberinde getirebilir. Geçmişte ve günümüzde hayatını şiirden kazanan şairlerin, on parmağın sayısını geçmediği düşünülürse, bu tür bir ödüllendirme sembolik olmaktan öteye gitmeyecektir. Bu abartılı rakamlar günümüz gerçeğini yansıtmadığından dolayı ,şiirin yozlaşmasından duyulan kaygılar da doğal karşılanmalıdır. Kaldı ki , verilen ve verilecek olan ödüller, şair açısından başarı ölçüsü sayılmayacağı içini , ödüllerin güzel bir anı olarak saklanılması fikrini destekleyecektir sadece. Öte yandan ,genç bir şair için ödül ,özendirmedir. Israrlı bir tavır sergilemesi açısından önemli bir etkidir. Ödül motivasyon için bir araçtır. Dergilerin takip ediliyor olması şairin tanınması ve okuyucu kitlesinin oluşması açısından, önem arz eder. Bu durum genç  şaire  gündeme  gelme fırsatı sağlayacaktır.

Sonuç olarak ; zamanda saklı kalan  ayrıntılarla şiir, gelecek yıllarda ederi para olan bir sanat dalı olacak mı ,olamayacak mı ? Bunu hep merak edeceğiz.

 

           “ Genç şaire Öğütler “

 

Birçok insan şiir yazabilir  ya da yazdığını zanneden birçok insan şair olabilir. Ve hatta yoldan geçen her beş kişiden biri de söylenilen gruba dahildir belki. Ve bu her beş kişiden biri şiirsel anlatımı yakalamışsa, bu konuda ısrarlı ise , neden şair olmasın diye de düşünülebilir. Çoğaltılabilecek bu tür önermelerden sonra aklımıza gelen soru, genç şair kimdir? Basit bir anlatımla ;

Genç Şair’e ; İçindeki madeni fark eden ancak, işleyecek yöntemleri bilmeyen kişidir diyebilir miyiz. Ya da edebiyat çevresinde yüreği bilge, kalemi genç olan mıdır şair. Belki de denizde somon balığıdır akıntıya kürek çeken…. Elbette Genç Şair , şiirinin ne söylediğini, nasıl söylediğini öğrenen kişidir. Mayakovski  Genç Şaire şöyle öğütler veriyor.

Şiir için yenilik şart. Bu yenilikte sözcüklerin büyük payı var. Şair sözcük malzemesini, sözcük bileşimlerini yeniden işlemeli. Eğer dizelerde alışılmış sözcükler varsa ,bu eski sözcüklerin yeni sözcüklere oranı saptanmalı. Karışımdan iyi şiir doğup doğmadığını yeni sözcüklerin niceliği ve niteliği belirler. Şiir ancak eğilimin 0olduğu yerde vardır. Şiirsel bir çalışmaya başlarken şair şu verilere dikkat etmeli: toplumsal bir sipariş, toplumsal bir sorun bulunmalı, ve bir şiir bir sorunun çözümüne yardımcı olmalıdır. Şair sınıfın arzularını bilmelidir. İmge şiirde  araçtır, amaç değil. İmgeyi amaç edinenler şiirin teknik yanlarından yalnızca biri üstünde çalışıp şiiri de tek yanlı bir çalışmaya tutsak ederler. Her şiirsel yapıtın kullandığı malzeme  ve uyguladığı yöntem yeni olmalıdır. Yazın  yaşamındaki eyyamcılığı, bireyciliği, aşağılık ve kudurmuş çıkarcılığı yıkın ”

Joachim du Bellay  ise “Yazın dilini besleyip geliştirin .Dile erdemini , güzelliğini kazandıran insanların istek ve çabalarıdır. Dilin üstünde durmadığı , az tanıdığı mecazi anlamları araştırın” diyor.

Genç şair’in  şiirini geliştirebilmesi için dışardan gelecek yardımlara ihtiyaç duyması çok doğal. Çünkü şiirine yapılacak eleştirilerin biçimi onun için bir sorundur. Kitap okuma alışkanlığı gelişmiş bir şair, kendine yardım edebilen kişidir. Kişinin kendisini geliştirebilmesinde ki ilk koşulun kendisini tanımakla ilişkili olduğunu bilir.

Bu düşünceden yola çıkarak genç şair, niteliksel  özelliklerinin anlaşılmasını bekler ve gerçekte neyi istediği , sorunlara nasıl yanıt bulacağı onun için önemlidir. Burada  söz konusu olan da Şair ve Genç Şair ilişkisidir. Ya da genç şairlerin kendi içlerindeki ilişkilerdir.

Yönlendirmelerin ve eleştirilerin niteliği yeni şairlerin motivasyonu anlamın da önemi büyük. Genç arkadaşların , yapılan eleştirilerden korkup pes ettiğini görüyoruz. Ilımlı yaklaşarak ve kişinin kendisine inanmasını sağlayarak bu iş daha kolaylaştırmak mümkün. Ülkemizde,  yaygınlaştırılmış  şiir okulları olmadığı için genç şair alaylı yetişmek ve geliştirilmek zorunda ,bu sorumluluk doğal olarak ustalara düşüyor . Bunları yazarken, sesli düşünüyorum : Editörler, dergilere gönderilen şiirleri yayınlamıyorlarsa, nedene yönelik açıklama yapabilir mi veya dergileri takip ederek şairler hakkında fikir edinebilirler mi acaba.

Çünkü ; Bu iyi niyet ilişkisi genç arkadaşların önemsendiğini hissettireceğinden  daha iyisi için çaba harcayacaklardır. İletişimi ve bu konuda özgüveni yeterli olmayan birisi için bu tutum çok önemli olabilir .Bugün varlığını sürdüren dergilerin bazılarında ki kadrolaşmalar, (seçilen şair ve şiirler) sadece genç şairleri değil,aynı zamanda diğer şairleri etkileyecektir. Konuyla ilgili olarak  başka bir şey daha eklemek  gerekirse, şiir eleştirmenlerin az olması büyük şansızlık elbette. Ancak daha önemlisi, Ülkemizde okuma oranının düşük olması eğitim ve fırsat eşitsizliğiyle ne kadar paralelse  sistem- sanat ilişkisi de o kadar paraleldir. Güdümlü bir sanat anlayışı  hareket alanını kısıtlayacağından  var olma sürecini de zorlaştıracaktır diye düşünüyorum. Bu koşullarda genç şair ve usta şairlere  ne kadar iş düştüğünü varalım hepimiz düşünelim.

 

 

 

 

Aydanur Saraç

2001 Aralık

 

 

-Oktay Taftalı (Ahlak ,Estetik ve Şiir) Gendaş Yayınları

– S’imge  (Aylık Edebiyat Dergisi 1.sayı)

– Kavram – Karmaşa  ( Şiir – Eleştiri Dergisi –20.sayı)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DAVRANIŞLARIMIZIN KAYNAĞI, YARATICILIK VE SANAT

Yaşadıklarımız konusunda kendimizi sorgulamayışımız aynı zamanda başkalarını yargılama cesaretini veriyor. O nedenle de kaçtığımız sorumluluklar sorunlarımızı azaltmıyor. Üzerinde kafa yormadığımız davranış yapımız nasıl şekillenir, nasıl değişir merak edeniniz oldu mu? İnsanı şekillendiren sonradan kazanılan edinimler midir, yoksa doğumla gelen temel özellikler de var mıdır? Yapılan bilimsel araştırmalarda bu sorunun yanıtını bulmak mümkün.

 

Prof. Dr. Özcan Köknel bu konuda şunları yazıyor; “Kişilik yapısının oluşmasını ve gelişmesini anlamak tutum ve davranışları ortaya çıkaran etkenleri tanımak için insan yaşamında güdülenmenin yerini ve rolünü bilmek gerekir. Yeni doğan bebekte, bütün insanlarda ortak olan doğal ve evrensel içgüdüler, bedensel gereksinimlerden kaynaklanan dürtüler vardır. Gelişme süreci içinde, bunlara toplumdan gelen dürtüler eklenir.

 

“Kişiliğin oluşmasında, bilinçlenmesinde tutum ve davranışı başlatan, açığa çıkaran, sürdüren, yönlendiren bilinçli ya da bilinçsiz etkenlere güdü denir. Gerçekte, güdü kavramı içinde içgüdü, dürtü, içsel itilme, gereksinim, eğilim, istek, istem (irade ) tutku, umut, beklenti amaç kavramları da yer alır. Bunlar kişilik gelişmesin de rol oynadığı gibi bir tutum ve davranışı ortaya çıkaran temel etkenler arasında da bulunabilirler. Aralarında sıkı bağlantılar vardır. Her hangi birinde ortaya çıkan gelişme ve değişme tutum ve davranışı değiştirebileceği gibi, bu gelişim ve değişmenin süresi kişilik yapısını da etkileyebilir.”

 

Yukarıda bahsedilen içgüdüsel ve dürtüsel değişimlerin / gelişimlerin yanında, problemli ebeveynlerle birlikte dünyanın bir parçası olmaya çalışmanın zorluğu da önemli. Zira, çocukların örnek bir model belirlemesi 3 ila 7 yaş dönemlerine denk geliyor. Önemli olan bu süreçte anne ve babanın davranış biçimleri. Çünkü çocuklar hafızaya kaydettikleri her hareketi taklit edebiliyorlar. Diğer önemli bir konu bu gelişim dönemlerini ne kadar sağlıklı ya da sağlıksız geçirdikleri. İleriki yaşlarda bireyin toplumsallaşması bunlara da bağlı. Kısaca mutlu bir aile, mutlu bir çocuk veriyor dünyaya. Diğer bir anlamda, kontrol edilemeyen hayatlar insanların kendi seçimleriyle yolunu bulup gidiyor. Ve siz bunu dışarıdan izlemek zorunda kalıyorsunuz. Bu konuda psikiyatrlar ve psikologlar özellikle; çocuklara uygulanan ödüllendirmeler ve cezalandırmaların yerinde ve zamanında yapılamaması üzerinde duruyorlar. Çünkü gereksiz ve keyfi uygulanan cezalar çocukta aynı hareketlerin yenilenmesi konusunda alışkanlık kazanmalarını sağlayabiliyorlar. Abartılan ödüllendirmeler çocuğu doyumsuzluğa, bir zaman sonra elindeki ile yetinmemeye yönlendiriyor. Sağlıklı birey yetiştirmek bir yerde sizinle de sınırlı kalmıyor. Çağınızın sunduğu olumlu ya da olumsuz gelişmeleri siz ret etseniz de, başkaları zorla yaşamınıza sokamaya çalışıyor (medyanın sunumları, internetin sunduğu olanaklar, vitrinler vb). Sonrası siz, değerleriniz ve “modern” yaşamın dayattıkları diye, ikiye, üçe… Ayrılmaya başlıyorsunuz. “Modern” yaşama karşı mıyız? Hayır, ancak, mutsuzluğun nedenine yönelik doğru yanıtları alabilmek için,  yaşamın neresindeyiz, nasıl algılıyoruz, birileri sınırlarımızı ne kadar zorluyor… Gibi soruları sormaktan adeta çekiniyoruz. Yaşam kültürümüz ve bu kültürün kazandırdığı kapasite geleceğinizi bir şekilde belirleyen unsurlar. Gelecek insanlar için bilinçli ve anlamlı bir tercih olmalıdır oysa. Öte yandan sahip olunan gerçeklere yakın olmayan abartılı istekler hayal kırıklıkları getirecektir. Bundan dolayıdır ki yaşamın sizin pencerenizden nasıl göründüğü önemlidir.

 

Çevremize baktığımızda mutlu / mutsuz birçok insanı görmek mümkün. Hepsinin kendilerini ifade ediş biçimleri ve altında yatan öyküleri farklılık gösteriyor. Çocukluğumuzdan kalan duygusal defektler, genetik aktarımlar, fiziksel kusurlar, çevresel koşulların dayatmaları değişime temel oluşturan faktörlerden bazıları… Gelişim sürecinde var olan güvensizlik, sevgisizlik, ait olamama, saygı eksikliği… Kişide duygusal yetersizlikler oluşturabildiği gibi, içsel çatışmalara neden olabiliyor.

 

Davranışların kaynağından yola çıkarak, yüzyıllar öncesinde ve günümüzde, sanatçıların başarılı ve kalıcı olmalarının altında yatan nedeni, olumsuz yaşanmış bir çocukluğa ve gençlik dönemine bağlamak mümkün mü? Kişiye göre değişkenlik gösterse de bu yansımalar insanlara bir ayrıcalık olarak geri dönebiliyor. Sanat insanları da, sanatçı kimliğini kazanmadan önce çocuktular. Örneğin; evrensel bir şair olan Arthur Rimbaud’un hayatı irdelendiğinde, babasının ilgisizliği ya da onun sahnede olmayışı yaşamında çok bahsetmediği bir ayrıntı olarak göze çarpıyor. Genel olarak yaşadıklarından sorumlu tutuğu tek insan annesidir. Belki de onu şiire yönlendiren annesinin katı kuralları, sevgisizliği, şairin içsel yalnızlığını oluşturan nedenlerin başında gelmektedir. İkinci örnek Wirgina Woolf, kaygılarını, içsel çatışmalarını yazarak dönüştürmeye çalışan bir yazardır. Yaşamın ona sunduklarını kendi ifadesiyle ve yorumuyla dile getirmiş olması ona yetmemiştir. Genç bir yaşta ölümü seçmiştir. Bu seçimin nedenleri ne olursa olsun, nereye dayanırsa dayansın onun ünlü biri olmasına engel olmamıştır. Sadece psikolojik kaygılar değil kişilerin içindeki yeteneği ortaya çıkaran, fiziksel kusurlar da, insanlardaki azmi, hırsı ve başarıyı ortaya çıkarabiliyor: Bethowen’un sağır, Latin Amerikalı Edebiyatçı Jorge Luis Borges’in ve halk ozanlarımızdan Aşık Veysel’in âmâ oluşu… Gibi

 

Dünya da birçok şair, yazar, ressam, müzisyen genelde ortak bir nokta da buluşuyorlar. İçsel yalnızlıklarında. Geçmiş ya uyuyan bir canavar ya da uyumayan bir gerçek. Ancak bu gerçek her birinde farklı dönüşüyor yaşama. Dönüştüğü ve kabul gördüğü andan itibaren de en iyisi için daha çok çalışmak hayatlarının bir parçası oluyor. Bilim adamları; yaratıcılığın temelin de yatanın ilkel nitelikteki eğilimlerin ve isteklerin, doğal amaçlara dönüştürülmesinden ve yaratıcılığa yönlendirilmesinden  (yüceltme ) bahsediyor. İnsanın kendini gerçekleştirmesi ve ifade etmesi için sanat bir araç. Sanat için de yaratıcılık bir yol. Konunun girişinde de bahsedildiği üzere çocuklukta, gençlik dönemin de ve ilerlemiş yaşlarda görülen içsel çatışmalar ve bunun sonucun da oluşan kaygılar,  kişisel ve toplumsal edinimlerin dışa vurumu, yaratıcılığı ortaya çıkarıyor. Sanatı ve sanatçı kişiliği de. Prof. Dr Özcan Köknel kitabında “Yaratıcılıkta doğuştan gelen içgüdüsel kazanımlar ve çevresel kazanımlar da etkilidir. Öte yandan ruhbilim öğretilerin de; yaratıcılığın kaygıdan kurtulmada, kendini gerçekleştirme de en olumlu yol olduğu kabul edilmektedir “  diye söz ediyor.

 

Ruhbilim ve sanat arasın da kurulan ilişki açısından bakıldığında Dr. Köknel “ sanatçı, düşlemlerine, tasarımlarına, imgelerine sanat ölçümleri, içerisin de biçim verir. Onları zihnindeki soyutlamalardan kurtarıp gerçek ve somut bir nesneye dönüştürebilir “ diyor. Bu da sanatın kendi iç disiplinini ve dinamizmini ortaya koyuyor. Teknik açıdan önemli olsa da bu disiplin, sanatçının yaşam pratiğinde yeri olmayabiliyor. Zaman zaman görülen uzaklaşmalar, kayboluşlar ve dirilişler kişinin nevrotik yapısıyla ilişkilendirilmesi doğal. Bazıları bu yanını çok iyi bir esere yansıtabildiği gibi, bazıları da farklı alışkanlıkları ediniyor. Alkol, esrar, kokain… Gibi. Ya da özelin de cinsel tercihlerine, ilişkilerine yansıtıyor. Hepsinin bir ara da yaşandığı örnekleri görmek mümkün. Bu, geçmişe ve güncelliğe dayalı içsel sorunların çözümlenmeyişi, anlaşılamayan, fildişi kulelerinde yaşayan, öznel ve nesnel farklılıklar yaratan “Tanrının verdiği güç “ ya da “ yaratıcı tutkuları, zorlayıcı eğilimleri olan saplantılı kişiler “in daha çok yaratıcılığı ve sanatı öne çıkaracakları bir gerçek.

 

Çocukluğumuz ve yaratıcılığımızın yansıması olan sanat / sanatçı kişiliği, toplumsal gerçekçi yanımıza bir ivme kazandırıyor. Nedenine gelince; kimliksizleştirilmeye çalışan bir toplum da ayakta kalmak için direnen insanlara örnek oluşturuyorlar. Birçoğu toplumun değer yargılarıyla ters düşseler de,  bu insanlar hepimizin içinde, karanlıkta kalan bir yanımızı aydınlatıyor.

 

 

Aydanur Saraç

ocak 2002 Damar Dergisi

 

Kaynak

————–

-Arthur Rımbaud, “Dizeler.”

Çeviren; Erdoğan Alkan ( Dünya Klasikleri dizisinden)

-Prof.Dr.Özcan Köknel

“Kaygıdan Mutluluğa, Kişilik” (Altın Kitaplar Yayınevi)

-Celal Üster

Radial Kitap Eki ( yeryüzü kitaplığı 18.1.2002)

Ayla KUTLU ile Röportaj

A.Saraç

İlk iki sorum yakın bir zamanda yayımlanan “Asi Asi” Romanınız hakkında olacak. Öncelikle “Asi Asi” kitabının ortaya çıkış sürecinden ve bu kitabın sizin için öneminden bahseder misiniz?

A.Kutlu:

Asi… Asi’nin ilk önemi, son yazdığım   kitabım olması. Yeni çıkmış bir son kitap, okurlarım  yönünden henüz yerine oturmuş olmadığı için  geleceği  de tepkiler de, üstünde yapılan değerlendirmeler de ilgimi çekiyor. İkinci önemi de, doğduğum, küçük çocukluğumun geçtiği, daha sonra lise eğitimimin son bir buçuk yılını geçirdiğim şehir üstüne yazdığım romanın  çeşitli  mekânlarında,  keşfedilmemiş kuytularında benim de duygularımın, kimliğimin bulunması. O duygular, izlenimler, etkilenmeler, sanki görsel bir kültmüş gibi beni temsil ediyor.

Bu roman, benim en geniş  oylumlu kitabım olma  özelliğini taşıyor. Bunun yanında, yazarlığımın en başından beri geçen sürede elimden çıkan tüm kitaplardan farklı  olarak; Antakya şehrini  ve Asi ırmağını romanımın ana kahramanlarından  ikisi olarak işlemem. Bu  düşünce uzun zamandan beri kafamdaydı ama, onları romanın kahramanı ve bir anlamda insanlarının yaşamlarını düzenleyen  kimlikler olarak anlatabilip anlatamayacağımı doğrusu tam da bilmiyordum. Çünkü şehir de ırmak da, romanın kahramanlarından çok daha eski zamanları taşıyor. Mitolojik çağları, zor zamanları ve değişimleri…

Bu kitabım için  uğraştığım uzun süre,  özlediğimi başarabildiğim özgüvenini verdi. Tarihteki ayrıksı yaşanmışlıklar, coğrafyasındaki renklilik, bütün Hatay  ilini kapsayan düzeyde, insan dokusunun çok çeşitli, çok renkli olması önemliydi benim için.  Geçmişinin inanılmaz derecede  etkileyici olduğu bir mekân seçtiğimi tam anlatamazsam, bunları harcamış olacağımı düşünerek başta biraz çekingen davranıyordum. Zaman bana Antakya’nın ve Asi ırmağının yerlerinden doğrularak  romanı yaşatmaya başladıkları inancını verdikten sonra  yine yorularak ama bütün o beş yüz kırk bir sayfayı  zevk alarak  yazabildim. Asi’ye ve Antakya’ya  özgün kimliğini veremediğimi  söyleyebilecek kimsenin olduğuna inanmam.  Şehrime, ırmağıma ve diğer yazdıklarıma güvenim  tam.

A.Saraç:

Romanlarınızda ki karakterleri toplumsal ve tarihi gelişmelerle iç içe anlatıyorsunuz. Bu romanınızda da köklü bir aileyi anlatırken arka planda da “Antakiye”nin tarihsel dönemini zaman sıçramaları ile veriyorsunuz. Kullandığınız teknik aynı zamanda dikkatli bir okuma yapılmasını da zorunlu kılıyor. Diğer taraftan fantastik öğelerin yoğunlukta olduğu popüler ve kolay okunan romanlar tüketilmekte, bu okuyucu yaklaşımı edebi romanların tercih edilmesi noktasında niceliksel ve niteliksel açıdan önemli bir risk oluşturur mu?

A.Kutlu:

Burada  kolaymış gibi görünen  sorulan şeyin cevabı, gerçekte, günümüz edebiyatı  üstünde geniş bir değerlendirmeyi  içeriyor. Olabildiği kadar dar tutmaya çalışarak   düşündüklerimi aktarayım:

Edebiyat sanatı, adına roman, hikâye, şiir, anı, deneme dediğimiz türden oldukları söylenen metinlerin toplamı demek değildir.  Roman diye sunulan her şey roman, hikâye diye yazıldığı savlanan şey de hikâye olmayabilir. Bunların hayli benzeri olan  olay aktarımlarına da bu sıfatlar konur. Konuyor. Konsun. Bunlara edebi  metin diyemiyorum ben. Bunlar zaman geçirmek için okunan, oyalayıcı, çaba  göstermeyi gereksinmeyen, bir şey üretmeyen, merak unsuru anlatılan kişilerle sınırlı metinler. Şimdi bir moda daha var:  Edebiyat  türlerinin zorlu  üretiminde başarısız olan – özellikle kadınlar –  popüler ve yüzeysel metinlerle hem çok satarak zengin ve ünlü oluyorlar. Hem de başarıyı yalnız satışla ölçtükleri için burunları kalktıkça kalkıyor.  Bir de uzun dilleri, kendilerini beğenmişlikleri var ki… O ucuz köşk- aşk- yanlış anlama romanları bir zamanlar çok yazıldı, çok okundu. Kadın edebiyatı diye edebiyatın  dışında tutulan, – haklıydılar – bir konu seçimi ve yazım stiliydi bu . Ayrıştıkça ayrışan, cep telefonlarının elli- yüz sözcüklük dil kaynaklarıyla görüşüp danışan  zekâ özürlü orta sınıf gençlerinin  sorusuz, cevapsız metinlere düşmeleri çok kısa sürede yeniden gerçekleşti.  Edebiyatın birincil gücü, insanlara geniş bir hayal gücü, anlama yeteneği,  kültür ve her okuyuşta insanı çoğaltan zevkli bir zenginlik atmosferi vermesidir. Anlatmak değildir aslolan. Kitabı kapattığında okurun kendisinin de değişmiş olduğu  bilincini duyuran yepyeni bir atmosfere çekilmiş olmasıdır. İyi bir roman, hikâye, şiir, deneme, anı, zaman geçirme aracı sayılamaz. Yazarın çabasını anlayabildiği gibi, anlatılanların kendisine geniş ufuklar açacağını da bilir.

Böyle okurlarım var. O yüzden  gizemli ve zor anlatım, zaman sıçramaları, kurgu sırasında bazı  oyunlar, yaşanmışlıkların irdelenmesi, Tarih, coğrafya sosyoloji, psikoloji, mitoloji, çok farklı veya marjinal karakterler o yüzden bana çekici geliyor. Böyle yazmak, zor. Okumak da… Zengin bir içsel dünyayı taşımak ve paylaşmaksa  mutluluk benim için.

A.Saraç

Sovyet edebiyat kuramcısı Mihail Bahten roman sanatı üzerine “gelişmeye devam eden ve henüz tanımlanmamış tek tür romandır”demiş. Katılıyor musunuz bu düşünceye?

A.Kutlu

Bu kuramcının  neyi düşünerek  romanın daha olgunlaşmamış, henüz gelişen bir tür olduğunu söylediğini bilemem. Ben sanatın her dalında gelişmenin biçimsel değil, estetik anlamda olduğuna inanan biriyim. Biçimsel kurallar, hatta tek başına kurallar, mutlaka uyulması gereken içerikler taşımaz. Belki  yalnızca aşırı ve ilgisiz taşmaları, yahut eksik kalan, böylece metinleri de bitmemiş gösteren  durumları olabildiğince ortadan kaldırma amacını güderler. Bana göre sanatta konulmuş her kural, onları    yok saymak için vardır. Ben sanatta kuramlara da inanmıyorum. Her yaygın şey gibi  yeni moda çıkarmaktır  farklı şeylere dikkat çekmek. Modalar geçer, öz kalır. O da bir anlamda ebediyet kadar uzun yaşar.
A.Saraç:

Ülkemizde önemli bir yazarsınız ve Ankara da yaşıyorsunuz. Ankara romancılığına nasıl bakıyorsunuz?

A.Kutlu:

Sevgili Aydanur, ben   değişik  mekânla sanatın farklılaşacağına inananlardan değilim. İnsan  olarak barındığımız mekâna  yönelik olarak bir yazarlar gurubunun  ruhlarının orayla özel bir bağı olduğuna inanamam. Bunun merakla, bilgiyle, algılama özellikleriyle, öğrenimle, cinsiyetle, kültürle,  etkilenimlerle ilgisi var ama şehirler gibi dar mekânlarla değil, çok daha büyük mekânlarla  bütünleştirilebileceğine inanıyorum. Şunları diyebiliriz: Türk edebiyatı, Arap edebiyatı, Amerikan edebiyatı… Ya da daha geniş olarak:  Eski dünya edebiyatı, Adalar edebiyatı, Avrupa edebiyatı… Tarihsel dönemler vardır, sınıflandırılabilecek. Uygarlıklar vardır, yüzyılları içeren. Savaş edebiyatı vardır: İnsan ruhunu en çok  acıtan… Ama bir Ankara şairi,  Ankara hikâyecisi,  Ankara romancısı vardır denirse, buna beni kimse inandıramaz.

Teşekkür ediyorum.

A.Saraç

Zaman ayırdığınız için ben teşekkür ederim.

Ayşe Kaygusuz “mesafeler” kitabı söyleşisi

 

Sevgili Aydanur  uzun zamandan sonra ikinci şiir kitabın “mesafaler” çıktı. Şiir emekçisi ve şiiri yaşam biçimi olarak benimseyen biri için on yıl çok uzun değil mi ?

Oldukça uzundu, ama imkânsız değildi. Bunun nedenleri vardı elbette, birincisi yayınlatma fobisi olan biriyim, ancak bu sürede konuya ilişkin daha rahat düşünmeyi öğrenirim diye umuyordum  ancak eşim ve Sevgili Cennet zorlamasaydı bu kitap çıkar mıydı bilmiyorum, demek ki bu anlamda on yıl çok işe yaramamış (gülüyor),  ikincisi şiirlerimin değişmesi ve de gelişmesi gerekiyordu, sanırım bu uzunca süre aksayan yan için yeterli geldi ancak daha iyisi/iyileri olduğunu biliyorum ve bundan da büyük keyif alıyorum ama bu da şu anlama geliyor aynı zamanda; çalışmadan yeni bir ses yaratmak mümkün değil. Yoksa kendini tekrar etmeden öteye gidilemiyor.

Sanırım Cennet Bilek’le aynı yayınevinden çıktı kitaplarınız, sınırsız’dan…

Evet, güzel arkadaşımla aynı yerden çıkarma fikri çok heyecan yarattı, ikna olma nedenlerimden biri de bu.

“mesafeler” kitabı biçimiyle, zarif albenili bir kitap olmuş bunu belirteyim. Şiirler iç ses ağırlıklı, yani çekici bir ruhu var…

Böyle bir duygu bırakmış olması güzel elbette, kapak çalışması Sevgili arkadaşım Leyla Kılıç ‘a ve diğer teknik çalışmalar da Sevgili Serkan Akkuş ve Sevgili Esen Rüzgar’a ait. Başarılı bir iş çıkardılar sağ olsunlar.

Evet iç sesi olan ama okunması zor şiirler,  genelde kendiyle konuşan şiirlerdir. Öyle gürüldeyen, yüksek sesle bağıran şiirler olmadı hiç. Alt perdeden konuşurlar. O nedenle sevgili okuyucumun/okuyucularımın sesli okumasını zorlaştırmış olabilir bu durum. Ama etkinlikte, sevgili şair/im Emel Güz’ün muhteşem söyleyişine sen de tanıklık ettin.

Şiirlerini çok beğenen iyi bir okurun “Şiirdeki metaforlar mükemmel kullanılmış. Tek kelimeyle harika ama metaforu metafora katması, okuyucunun şiiri anlamasını zorlaştırmış”  demekte bu görüşe katılıyor musun?

“metaforu metafora katmak” derken acaba çok yaygın bir kullanım mıdır kast edilen, yoksa “mükemmel” bir kullanım okuma kolaylığı da sağlamalı. Bu görüşün kendi içinde bir çelişkisi olduğunu belirtmek isterim. Ama yine de şiirime bir eleştiri olarak alıyorum bu cümleyi ve not düşüyorum elbette. Öte yandan şiirlerimde imgeyi ve anlam aktarımlarının öğesi olan metaforu, eğretilemeyi ve benzetmeyi kullanan biriyim. Ve bu bahsedilen bilinçli kullanım kitabın bütününde vardır ve bana göre şiirin kendisi çok metaforik bir sanat dalıdır. Ve de Platon ve Aristo’dan günümüze şiir de özellikle metafor kullanılır, tartışılır ve de ilgi çeker. Bunu bir kat daha abartmış olabilir miyim şiirlerim de bana abartılmış gibi gelmiyor, belki de – kitap yeni olduğu için-şiirime uzaktan bakmayı henüz beceremiyorumdur.

Tiyatro ve fotoğrafla ilgilendiğini biliyoruz. Şiirle tiyatro arasındaki bağlantı nedir? Şiirdeki iç sesi fotoğraf ve tiyatro için söyleyebilir misin? Ya da fotoğraf ve tiyatro için iç ses nedir?

Tiyatro bir zamanlar çok isteyerek ve de heyecanla içinde yer aldığım bir uğraştı. Tamamen üniversite öğrencileriyle çalıştığımız için okul bitince grup da dağılınca aktif olarak bitti bu iş. Ama tiyatroyla olan ilgim izleyici koltuğunda devam ediyor, laf aramız da böyle daha iyi. Tiyatro ve şiir, çok eski geçmişi olan iki ayrı sanat dalı. Her ikisinin de ortak yanı yazılı sanatlar olması elbette, ünlü filozof Sokrates izleyicilerini hem tiyatral hem de şiirsel sunumuyla büyülemiştir mesela. Bu da sözün ve sesin, vurgunun yarattığı güce götürüyor bizi.

Tiyatro eserlerinin bazılarında mesela;  Shakspeare’in Romeo ve Juliet’in de, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nın örneğin şu sözlerin de “Biz gölgeler, kusur işlediysek eğer, Şöyle düşünün ve bizi hoşgörün: Bu hayaller görünürken sahnemizde, Siz de biraz kestirdiniz yerinizde.” böyledir. Aklıma gelen diğer bir oyun da Cyrano de Bergerac’dır. 3 saatlik muhteşem performans da müzikal olmasının dışında şiirdir. Daha fazla anlatmaya gerek var mı bilmiyorum.

Ah evet! fotoğraf ve tiyatro da iç ses, şiirin bıraktığı sesle aynı mıdır demiştin sanırım.

Evet hemen hemen böyle Aydanur’cuğum.

Ama ben son iki sorunun cevabını birlikte vermek istiyorum, çünkü grift bir ilişki, bir ortaklık görüyorum her iki soruda. Üç sanat dalı da o duyguyu, heyecanı hissetme anlamında birbirinden çok da uzağa düşmüyorlar bence. Asl’olan bireyin yaratma güdüsünde, durumu nasıl anlamlandırdığı ve bu anlamlandırmadan aldığı hazdır. Tüm sanat dalları varoluşsal bir inancın parçasıdır. Kendin olma ve de kendini gerçekleştirme için bir araçtır. En fazla ilk yaratı “kendin olma” sürecinde biriciktir, sonrakiler bu sürecin devamında hava kadar gereklidir, bireyin kendi hayatına hizmet eder çünkü. Her farklı oyun, her farklı fotoğraf bireyin kendini gerçekleştirme ritüelinde bir rütini de kırar.

Her üç sanat dalı için –kendi hayatıma ilişkin- şunu söyleyebilirim  kişisel yolculuğuma büyük katkısı oldu. Görme, hissetme ve bunu söze dönüştürme ilişkisini daha iyi kavramamı sağladı. Örneğin insan ilişkilerinde dönüştürme becerimi fazlasıyla zenginleştirdi. Bu bile tek başına şiirin kendisidir, fotoğrafın ve oyunun.

Sevgili Aydanur toplumsal duyarlılığı olan, insani değerlere sahip bir insansın. Buna karşın şiirlerinde toplumsal olaylar işlenmemiş. Bu konuda ne söylersin?

Kendimi mutlu etmenin bir yolu bu, iyi insan olurken hayata izler bırakma gayretini değer olarak algılıyorum ve geçmişten bana aktarılan,  kalan bir miras gibi görüyorum. Bu anlamda kırmadan dökmeden yaşanılabilir bir dünya yaratma uğraşım olmazsa olmazlarım arasındadır. Bunun dışında sağır ve kör değilim, benim de bir duruşum var ve bu şiirlerime girmiştir.

Toplumsal olayların şiirlere yansıması şairin kendi söylem dili ile ilintilidir bana kalırsa, kendi şiir algısıyla. Her şair kendi diliyle inancını, inançsızlığını yazar aslında, “Cezayir menekşesi” şiiri bir Halepçe şiiridir,  ölüm getiren o güzelim elma kokusunu anlatır.

Bu ülkenin en temel sorunlarından biri kadının ötekileştirilmesidir, katledilmesidir. Bu mesele topluma dair değildir diyebilir miyiz? İnkâr şiiri bir kendini ret etme şiiridir, ayıp şiiri bir tecavüz şiiridir, inanç şiiri insanın inanarak da öldürebileceğinin şiiridir…

Cemal Süreyya bir aşk şairi olarak bilinmesine rağmen “Kan Var Bütün Kelimelerin Altında” ve “Afrika Hariç değil” şiirlerini nereye koyacağız. Ya da “Hukümet” hiciv şiiridir, “Kısa Türkiye Tarihi “ mesela… Ve yine aynı şair şöyle düşünmektedir ”Şiir dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle «yeri ve formülü» bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ilerde bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır. Var mıdır böyle bir hayat? Vardır böyle bir hayat. Olacaktır. Nerval’in çıldırmadığı, Mayakovski’nin kendine kıymadığı, Lorca’nın kurşuna dizilmediği bir hayat.

Şimdi, hepimiz hala yukarıda şairin söyledikleriyle aynı duyguları hissediyoruz, ama benden bir nazım şiiri çıkar mı çıkmaz, çıkarsa da zorlama olur zaten.

Dergiler yazılı arşivler olduğu için sormak istiyorum;  Aydanur Saraç kimdir?

O halde klasik bir özgeçmiş vereyim.

Artvin’in-Ardanuç’da 1968 yılında doğdum. İlk ve orta öğrenimini çeşitli illerde tamamladım. Atatürk Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümünü bitirdim.

 

Damar, Papirüs, Kavram Karmaşa, Kıyı, Bahçe, Agora, Kum, Akköy, Ağır ol bay düzyazı, Beşparmak, Çıkın, Kül, Paspatur, Güzel Yazılar, Şiir Ülkesi, Öteki-siz, Çalı, Değirmen, (online dergiler; Yaprak, Anafilya, Mavi Ada, Cafrande, Gerçek Edebiyat) Tay, İle, Nikbinlik, Deliler Teknesi, Sincan İstasyonu, Zalifre, Ay Dili, Thmolos Edebiyat  ve Şair Dağın Doruğunda Seçkisi’nde  şiiri, bir çoğunda yazılarım ve denemelerimle yer aldım, Damar ve Deliler Teknesi Dergileri’ne omuz verdim, halen Akköy Dergisi’nin temsilciliğini sürdürmekteyim.

Sonra Güller Kırmızı, (2003) Kum,  mesafeler (2013) Sınırsız yayınlarından çıkan iki şiir kitabım var.

 

Ve hayat ve hayata yansıyan yüzler beni çok ilgilendirmektedir.

 

Sana ve dergi emekçilerine çok teşekkür ederim sevgili Ayşe.

MESAFELER Ahmet Günbaş

Mesafeler Aydanur Saraç, Sınırsız-Şiir, 1.basım, Mayıs 2013,

İlk kez Sonra Güller Kırmızı’yla (2003) görünmüştü şiir âleminde Aydanur Saraç. On yıl sonrasında Mesafeler kitabı geldi. Her iki yapıt arasındaki şiirsel mesafeyi ölçmeye kalkıştığımda, şiirin daha incelikli bir hale geldiğini söyleyebilirim. Şiirin içine girmek boşluğun içine girmek gibi bir şey!.. Şiir de boşluk da gizemini koruyor sürekli.

Biraz da tehlikeli bir yolculuk boşlukla oynamak!.. Uçurum kıyısı bir yolculuk!.. Kendi boşluğunu ölçmekse daha zor, daha keskin dönemeçlerle dolu…  Kolay değil, ayıplar yasaklar dünyasında kadınlık acılarının nerede başlayıp nerede bittiği?.. Aşağı yukarı bir yaşam yarası bu! Ölçüye de vurulamaz pek:

“yitiriyor eğrisini akşam,                                                                                                        aşkın gölgesinde kayıyor yakamoz                                                                                         söyle hangi dilbaz iyileştirir,                                                                                                               hayatın kendisiyse yara” (s:11)

Demek ki yaşamı yara haline getirmişiz tümüyle! Böyle bir ortamda yaşar gibi yapmanın ne önemi var? İki de bir yara anımsatmaz mı kendini? Sonra uzun bir tarihtir bu yara bere içinde… Evet, kadınların tarihini ayrıca yazmalı. Yazmalı ki kimi ayrıntılar daha iyi gelsin dile. Şair de onu mu işaret ediyor, ne?..  Asırlar öncesinden seslendiğine göre:

“anne bildim kendimi kırılan ellerimi                                                                                     öptüm, asırlar öncesinden baktım                                                                                             kendime, o taşın ağırlığında                                                                                                            bir yüktüm dünyaya,                                                                                                                             o taşın altında yara” (s:15)

‘Taş’ sözcüğü çok geçiyor şiirlerde nedense!..  Örneğin, “bugün ağır bir taş gibiyim” (s:20) deniyor bir başka şiirde. Duyguların kıstırılmışlığı böyle olsa gerek…

Sonra Ayna’daki o büyük kırılmaya geliyoruz. Onun da ilk dizesi ‘taş’ sözcüğünü barındırıyor. Aşkla eşdeğer ‘çok yüzlü bir ayna’ dır bu, bir avuç cam kırığı gibi kırılıveren:

“çok yüzlü ayna öldü ve yağmur koca bir                                                                                gürültüdür ayrılık için” (s:18)

Asıl boşluk bundan sonra başlıyor. İlk deneyimden sonraki mutsuzluk ölçümünde kendiyle başkaları arasındaki mesafeleri de duyumsuyor kadın. Yaşayıp görmek ve sonunda yine büyük yalnızlığına çekilmek!..  “Bir tümörün ölümü yatmasıdır / ki rengim artık siyah” (s:21) itirafı ölüm halini andırıyor sanki! O mesafe ki insanlardan, karşı cinslerden geçilerek yaşamla arasına bir duvar çekmiştir. Çok yüzlü aynanın kırılması, renkleri, sesleri de alıp götürmüştür. Toplamında çok yüzlü bir ölümden söz edilebilir. Kişilik yarasında sonrasında süregiden oyunun artık gerçek ilişkiyle ilgisi yoktur. Şair bunu, “aynı replikleri olan benzer oyunlar / oynuyor kadınlar, önce kırılgan bebek / oluyorlar az sonra çocuk, sonrası / hizmete giren incelikler” (s:22) şeklinde ifade ediyor. Aşk oyunuyla edilgenliği yan yana koyarak… Farkındalıksa bambaşka bir şeydir. Kadının varlığı, insani tanımı orada başlar. “boyu uzun, boynu uzun bir kadın” (s:25) olmanın bilinen güzellik ölçütleri daha içseldir. Cinselliğin keşfi kadar her konuda yaşama yabancılaşmanın kırılmasıyla ortaya çıkar kadının özgürlüğü. Çıkar çıkmasına da, erkeğin bunu nasıl gördüğü ve karşıladığı önemlidir. Bu noktadan hareketle İçsel Konuşmalar’da yer alan ıslak duygular, tek yönlü bir sevişme çağrısı değildir. Şu işe bakınız ki kadın, hep içsel konuşmalarla açıklar duygularını. Sesli düşünmek ya da yüksek perdeden konuşmak alışkanlıkları arasında yer almaz. Ayıplı/yasaklı geleneksellik kapıları baştan kapamıştır kadının kendini açıklamasına. Issızlığında çabaladığı oranda var ya da yoktur. Taş Toplayan Kadın’ndaki ketumluk aynı şeydir hemen hemen! Kum falına, mehtaplı gecelere yüklemiştir tüm özlemini.

Ancak şair, böylesine durgunluğun izdüşümüyle pek oyalanmaz. Çağdaş bilinç ağrısıyla bireysele taşır kadının yalnızlığını. Boşluğu da gösterdiği yalnızlığın ipuçlarından okumaya çalışırız. Örneğin, “içi çürüyen Frida’yım şimdi” (s:39) dizesinin derinliği hayli fazladır. Özgür kadın eyleminin sembollerinden biri olan Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo, çocukluğunda felç geçirmiş, aynı zamanda ressam eşi tarafından aldatılmış, uğradığı bir kaza sonucu yatalak kalmış, son yıllarında ise  bacağının birisini yitirmiştir.. ‘Acının Ressamı’ adıyla da anılan Frida, Picasso’nun da büyük hayranlık duyduğu bir ‘oto portre’ ressamıdır. Her türlü acıyı resimle onarmaya çalıştığı söylenir. Gelin görün ki bozulan sağlığı ile birlikte düştüğü çıkmazlar onu erken bir ölüme sürüklemiştir denebilir. Firida’nın çırpınışları, bir yerde modern kadının çırpınışları sayılır.  Fridaca çürümek ise bu açıdan oldukça anlamlıdır! Zaten Yarım İçin başlıklı şiiri incelediğimizde, ‘derinliğe ulaşmak’ gibi bir sorunla karşı karşıya kalırız ki, yol da yolculuk da değişik boyutlar kazanır:

“ay yanığı masallara gebe olsa ne çıkar,                                                                                 narlı bir yara değil midir dilimi yoklayan                                                                                    hatırımda kalan izbe bir yüz                                                                                              geç kıblesinden sözlerin, derdime                                                                                           dermansın, derinliğime inmez bu yol” (s:36)

Bastırılmışlığın acısını her alanda duyumsayan kadının, “bir ölü dili” edinmesi gayet normaldir. Çünkü Öp İçin’deki çağrısı bile solgundur. Doğrusu “kaç yolu vardır gel demenin” (s:49) sorusu bile zül gelir ona. Yanıtı bilinsin ister. Böyle bir solgunlukta aşkın siyahî kırıklığı pek şaşırtmaz kimseyi:

“kör bir saate eğdim başımı,                                                                                                    evlerim ışıkları kadar solgundum                                                                                               durup eşik başında saydım,                                                                                                                        aşk kırık bir siyahtır çünkü                                                                                                            kendim gibi sevdim” (s:48)

Bu öyle bir çıkmazdır ki, kadın kendini onarmayı yine kendine kalmakta bulur. “kapatın üstümü usulca iyileşeyim” (s:50) isteği, yeterli işarettir yöntem belirlemede. Ancak kendine kalmanın da riskleri vardır. O bir türlü alışamadığı her aşk oyunu bir intihar denemesi sanki.  Vurulduğunu belli etmeden aynı yerden vurmaya çalışır kırılgan hevesini:

ne kadar vurabilir insan aynı                                                                                                yerinden kendini                                                                                                                elimi bırakmış aşk, tek kişilik                                                                                                            bir oyuna vedayım artık” (s:43)

Sonra bir söylenceye karışır gibi varlığına uçuk harflerle yer açar. Solgundur her şey ve kırık döküktür. Mesafesi de solgundur bu adı yok zamanın. “hızla geçiyor zaman / birikmiş suya / benziyorum / tortulaşmış taşa / çerçöp hepsi buramda / uyuyup uyandığım / sarıldığım yara / buramda / bir eli bende diğeri / rüzgârdadır aşkın/ anlatmaz kendini” (s:55) derken, yine bir ‘taş’   sözcüğü, eski bir gezegeni anımsatırcasına ıslaklığından süzülerek yerleşir can evine.

Mesafeler neyi özetler, derseniz; sonsöze benzer uyarıcı küçük bir şiire dönelim yüzümüzü:

“bırak /  inceliğimi / bölmesin / hançerin /  aşkı öldürme” (s:62)

 

Yazan: AHMET GÜNBAŞ

Kıvrılarak İçine Dönen Söz ve Anlam: Aydanur Saraç’ın “Mesafeler”i

1997 yılından itibaren farklı edebiyat dergilerinde şiirleri yayımlanan Aydanur Saraç’ın 2003 yılında “sonra güller kırmızı” ile başlayan şiir serüveni şairin ikinci kitabı: “Mesafeler” ile devam ediyor.

Bir dönem tiyatroyla ilgilenen şair, aynı zamanda tutkuya dönüşen ilgiyle eski kapıları ve damlaları ölümsüz kılmak için fotoğraflamış.
Hayattan daha fazla yansımaları ile ilgili.
Boşluğu tasarımın ana ögelerinden sayanlardan. Kitabın epigrafı da bunun kanıtı: “en büyük yanılgıdır bir boşluğa inanmak / yine de inanır insan”.

Kitabın temel izleklerinden olan hüzün, ayrılık ve yalnızlık erotizm ile taçlanır. Mecazlara boğmadan eşyayı adıyla çağıranlardan Aydanur. Ayıp adlı şiirlerinde “arınsın günahtan dudakların diye, tüm yalanlarını bağışlayacak geceye / geceye bak çıkarmış dantelasını / mahrem yerimden öpüyor beni” (s.9) derken de sakınmaz sözlerini.
Hayat “göğüslerinden çekiştiren çocuğa” benzer. Unutabilmenin erdemine dikkat çeker aynı şiirinde:
“bu yara iyileşmez / sen unutmazsan eğer”.

Ayrılığın sesine rengine dikkat çeker.
Sabah yeli ile dalda eriyen çiğe, düşen damla ile yenilenen aşka dikkat çeker. (Satır, s.12)

“Akan kordur, sardunya
kokulu aşk” (İç, s.13)

“bir sırrı taşır gibi
geçerken ayak izlerinden” (İç, s.14)

sisli odalardan bakar hayata

“…geçer gibi yangının, bu acı
ellerinden kalan mühürse
varsın kanasın içim” (İç, s.14)

içimizdeki nar için yeni masallar anlatanlardan…

Ayın eşiğinden geçip arsız rüzgârlarla boğuşarak kuruyor şiirini…

Düş evrenindeki her ev ancak hüzünlü bahçesiyle anılmaya değerdir onun için.

Şiirleri, çok yüzlü bir ayna tutar hayata, kayıtsız kalamayacağımız duyarlılıklara…

“…uzun bir yola bakar gibi… ustalık işidir yaşamak” (İnanç, s.20)

“…ki pas demeniz incelikler ânı,
varım deseydi eliniz bu kumar
hiç bitmeyecekti…” (mesafeler, s. 21)

“…en çok gündüzleri bakmalı suya,
mesafeler dar sokak gibi uzamamalı…” (mesafeler, s. 21)

“… dilimin öpüşteki hissizliği bu yüzden…” (inkâr, s. 22)

Kadınlığın hizmete koşulan inceliklere indirgenmesine karşı çıkanlardan…

“…bilin ve sırrımı ilkel yanıma verin” diyor Bulutlu gece’de…
“içi çürüyen çınarın tözü”ne dikkat çekerek

Umudu her ne pahasına olursa olsun yitirmeyenlerden…
“bu yüzden içim bulutun yağmura
durmasıdır, bir taşın diğerine
durmasıdır,
bir böceğin diğerine,”

Hep bir yalnızlık izleğiyle anılacak olan “sahradan” (s.24) adlı şiirinde, gecenin gergefine takılmış kara bir elmas gibi yanan ateşe yüzünü dönenlerin şiirini yazıyor
Ona göre aslında başka baharlar ve yorgun sulara yapılan uzun bir yolculuktur şiir. Sözcüklerin günebakan gibi size dönen boyutunu, dizelerin iç dünyanıza yapılan kesintisiz yolculuğunun şiirini yazar.

“başka baharlara çıkmalısın
venüs tepesine çıkartmalısın
indirmelisin ıslak mevsimlere
kendini, usul usul
bu sular yorulmalıdır artık” (içsel konuşmalar, s. 25)

Karanlığın kendimize yaptığımız en yalın ve çıplak yolculuğa yol açtığını, sıcağı ve soğuğu da bu yüzden sevmemiz gerektiğini dile getiren bilge bir deyişle karşı karşıya kalırsınız:

“… parmak uçlarında oynaşan
serçeyi sevdi,
sıcağı soğuğu sevdi
ve dervişten öğrendi
karanlığı” (kış uykusu, s.28)

zaman hızla geçiyorken biriken suyun sadeliği kadar yalın bir hayatın izini sürenlerden:

“hızla geçiyor zaman,
biriken suya benziyorum,
savrulan kuma,” (giderken, s. 29)

“bitirilmiş bir çağ”ın sözcüsüdür, akıp giden hayatın… “…öznelerin önemi yok, yoruldum dindirmekten ağrımı bırak, içimde ne varsa taşsın bir yaprağın en olmadık kıvrımından sürmesi gibi…” “eski esriklik, s. 32)

Çalınmış harflerle yazılan öykülerin takipçisi.

“Frida için” adlı şiirinin şu dizeleri de kanıtlıyor ki en temel izleklerden biri olan çocukluk Aydanur için de onsuz olunamayan kaynaklardandır:

“… çocuk olmalıydım, döndüğümde
bulmalıydım kendimi,”

Bütün anlatma çabalarına karşın gizemi yine de korur. “kendini saklayan içdeniz”dir, farkında olunmadan “içinden geçilen ayna”(nar için, s.40).

“İçinde bitmez bir kokunun”, yanlış zamanda açılan aldanmış, savunmasız erik çiçeklerinin sözcüsü. (anlam için, s. 41).

Sözcüğün bütün anlamlarıyla şiddeti öteki’ne değil de kendine yönelten insanların derin sabrına ve direnme gücüne dikkat çekiyor:
“… ne kadar vurabilir insan aynı
yerinden kendini…” (lâl ve şarap için, s.43)

Şiirlerinde yer yer aşk döner kırık bir siyaha… Dışa değil, içe dönük, içsel olanın derinliğine ve gizemine…

“…ancak bir orman
gömer uğultusunu içine…” (öp için, s. 49)

Gürültünün değil sessizliğin yanında, sessizliğe bakmanın öğrenilebileceğine inananlardan… Zaman zaman içinden bir çölün tüm sertliği geçenlerden… kalp ağrısının sisi anımsattığı zamanlardan haberdar. Yüzünü yağmur sonrası avluların serinliğine dönenlerden… (aşk için, s. 52).

Doğanın onsuz olunamayan bir parçası gibi:
“… birikmiş suya
benziyorum
tortulaşmış taşa…” (zaman için, s. 55)

“kilitlenmiş göğüs kafesi”yle hayata katılanlardan, “göğüs uçlarında kim bilir kaç parmak izi” (sen izi, s. 57) hatta “göz izi” (incinme için, s. 58).

Bazı yolculuklar bitsin istemezsiniz, bazı filmler sizi koltuğa yapıştırır, bazı tatlar damakta kalsın diye uzun sürer fasıl, adından itibaren öyküsüne birinci elden tanıklık ettiğim “mesafeler”i okuyup okutunuz…

Yitireceğiniz zamana değecek.

Yazan: Celal İnal